Bir Gün Öyle Bir Gün Böyle!…

29

Bunlar nasıl bir karaktere sahipler? Yahut soruyu başka tarzda da sorabiliriz. Karakterlerini, inançlarını ve davalarını bu kadar mı güdülmeye terk etmişler? Sorum eski DTP milletvekillerine… Doğrusu bir taraftan bir caninin ve suçu tescil edilerek mahkûm edilmiş birinin güdümüne girerek, diğer taraftan silahlı terörün arkasına sığınarak güttükleri davranış biçimiyle ciddi anlamda Kürt meselesine çözüm aradıklarını söyleyebilmek mümkün değildir. Aradıkları gerçek anlamda bir uzlaşma olsaydı çözüm için kavga ortamını ve gerginliği değil, uzlaşma ortamını tercih ederlerdi. Fakat affedersiniz, bunların da bizim eğitim sistemimizin ürünü olduklarını bir an için göz ardı ediverdim! Yani istisna olabilecek tarzda kendi varlıklarıyla, karakterleriyle, düşünceleriyle değil de bu eğitim sisteminin ürünü olarak güdülerek hareket edenler cümlesine dâhil olmuşlardır… Sanırım bunu da tabii bulmak gerekir!

Bu yüzden önce “sine-i millet” kavramının peşine takılarak sözümüzün arkasındayız diyecek ve istifa edeceklerini kesin ifadelerle dile getirecekler, sonra da “bize talimat verenin emirleri yönünde parlamentoda kalmaya karar verdik” demekten hiçte hicap duymayacaklardır! Sahi bu yapı içersinde yüzyılların gerisinden son yıllara kadar uzanan ve fakat emperyalist devletler ile onların iç uşaklarının birbirine düşman etmek için ellerinden gelenin ötesinde gayret gösterdikleri kamplaşmayı, iki taraf için de söylüyorum, bugünkü kadroların düzeltebileceklerine veya yeniden kurabileceklerine inanmak mümkün olabilir mi? Aralarında şüphesiz iyi niyetliler de var. Ama onlar da, ne yazık ki sele kapılmış gidiyorlar!.. Her zaman dile getirmeğe gayret gösteriyorum.

Geçmişte hatalar olmuştur ve olmağa da devam edecektir. Çünkü insan varlığıyla karşı karşıyayız. Hatta kasıtlı yapılmış kötülüklerden de söz edilebilir! Ancak bütün olanların iç dünyasını zenginleştirememiş, manevi yokluk içersinde iktidar gücüne ulaşarak sivil veya askeri bürokraside söz sahibi olmuş kişilerin, evet özellikle söylüyorum kişilerin, komplekslerinden kaynaklanmadığını iddia etmek mümkün mü? Üstelik yapılan kötü uygulamaların halkın belli bir etnik kesimine değil, genel olarak bütün bir halk üzerinde gerçekleştirilmiş olduğunu görmemek için acaba mutlaka “at gözlüklü siyasiler” hüviyeti mi taşımak gerekmekte!..

Hafızaları şöyle bir yoklamak veya tarihin sayfalarını biraz karıştırmak aslında yeter. Böylece Güney Doğu Anadolu’muzdaki herhangi bir olumsuzlukla Batı Anadolu’nun Menemen’inde veya Senirkent’inde yaşananların çok farklı olmadığı açıkça görülecektir. Bütün bunları Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye Türkiye’nin her tarafında yaşanan olumsuzluklarla veya kötü uygulamalarla karşılaştırmak yeterlidir. İşte o zaman tek partili CHP iktidarının genel olarak insanımıza neye mal olduğunu anlamak kolaylaşacaktır.

Yaşananlara bir de başka açıdan bakmakta fayda bulunmaktadır. Bu bilimsel olarak olayları, içinde bulunulan zaman diliminin sosyo-kültürel görüş zaviyesi ve dünyadaki siyasi uygulamalarla bütünleştirerek ele almak anlayışıdır. Fakat maalesef çoğunluğumuz geçmişteki olayları bugünün hükümlerinden yola çıkarak değerlendirmeğe kalkmayı tercih etmekteyiz! Bu davranış biçimiyse bir başka yanlışa sebep olmaktadır. Değerlendirmeler yapıldığında bu olayların gelişmelerinden ders çıkarmamak anlamını taşımaz.

Ancak şurası da bir gerçektir ki evrensel siyasi zemin genel olarak bütün ülkeler üzerinde, şu veya bu şekliyle, tesir icra etmektedir.. Yani 19’cu ve 20’nci Yüzyıl ivmeli Kapitalizm, Komünizm ve de Faşizmin dünya çapındaki hükümran olma mücadelelerinin ülkemiz kamu oyundaki yansımalarını göz ardı etmemek mümkün değildir!.. Kısaca Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğunda, 19’cu Yüzyıldan itibaren yaşananların, kaybedilen savaşların, İstiklâl Harbi ve sonrasında bir avuç nüfusla kurulan devlet bürokrasisin ve bu kişilerin psikolojik, sosyo-kültürel varlıklarının içinde bulunduğu durum göz ardı edilmeden, bugünden düne hükümler verilmemelidir. Tıpkı Güney Doğu Anadolu’da hatta ve hâlâ varlığı devam ettiğine dair işaretlerinin bulunduğu feodal yapının tesir sahasının varlığını unutmadan…

İşte çok yönlü bakış çerçevesinden hareketle eski DTP’lilerin önceki kararlarından vazgeçerek yeniden parlamentoya dönmelerini bir karakter zaafı olarak değerlendirsek de olumlu bir adım olarak ele almanın doğru olacağını düşünmekteyim ama T.B.M.M. başkanı sn. M. Ali. Yılmaz’ın “geçmişten ders almış olmaları” temennisinin uygulamalarına esas olacağını umarak.. Bu mümkün mü? O kadronun içinde bulunan bazı isimler dolayısıyla zor görünse de sağ duyunun galip gelmesini ve de kör inattan vazgeçmelerini dilemekten başkaca şimdilik bize düşen bir şey yok, diye düşünüyorum..

Olaylar öylesine hızlı bir şekilde birbirini takip ediyor ki, bazen hangisine öncelik vermem gerektiği hususunda tereddüde düşüyorum. Bu yüzden aynı yazıda birkaç konuya birden temas etmek ihtiyacını duyuyorum. İşte bunlardan biri de Gene Kurmay Bşk. sn Başbuğ’un yapmış oldukları konuşma. İşin doğrucası askerin siyasetin içinde görüntüsünü arttıran bu konuşmanın bence tek doğrusu “Türk halkının askerini can-ı gönülden sevdiği ve onu bağrına bastığı” idi. Konuşmanın başta seçilen mekân itibariyle ve sonrasında kendileri dışındaki başka kurumlara talimat veren, biraz ültimatom, biraz tehdit havası taşıyan tarzını tasvip etmek pek mümkün değildi. Üstelik bu tavır benim yaştakileri 14 Mayıs 1950 sonrasında bir partiye bağımlı görüntü veren, sivil-asker ikileminin varlığının odak noktası 27 Mayıs 1960’a götürür ki bu ülkemiz ve demokrasimiz açısından yeniden üzüntüye, ümitsizliğe vesile olur…

Bir de zaten asker düşmanlığı yapmayı alışkanlık haline getirenlerin, kin ve tabasbus güzergâhı yapanların ekmeğine yağ sürer!. Nitekim konuda hemen at oynatmaya başlayalar gündemi işgal etmişlerdir bile..  Birbirimize talimat vermeyi bıraksak da kurumlarımız siyasetten arî olarak kendi görevleriyle meşgul olsalar! Hiç değilse böylece demokratik olgunluklarına kendi çabalarıyla ulaşma imkânını elde ederler… Tıpkı siyasileşmiş YARSAV’ın karşısında kurulan yeni teşekkül gibi…

Olaylar denince bay Patrik Bartholomeos’ı ihmal etmek mümkün olmuyor ne yazık ki! Bir de onun avukatı cazgır bir hanımefendiyi!.. Sözümüz avukat hanımefendiden dışarı ama bu bay Patrik, Lozan’da kendilerine verilmiş özel bir statü olmamasını unutarak doğrudan doğruya T.C. Devletinin kendilerine tanıyacakları atıfetlere uygun olarak hareket etmektense, başta ABD ve başkaca güçlere dayanmayı tercih etmekten bir türlü vazgeçmiyor!  Başka ülkelerde verdiği beyanatla “kendisini çarmıha gerilmiş gördüğünü ve ikinci sınıf vatandaş gibi hissettiğini” dile getiriyor! Anlamak kolay. Bir güce dayanarak Moskova Patrikliği karşısında kendine siyasi bir güç sağlamağa çalışmak yeni bir oyun değil!.. Tabiatıyla bunda Türkiye’nin yıllar önce yapmış olduğu dış politika hatası da önemli rol oynuyor.

Hatırlanmalıdır. İstanbul Patrikliğinin T.C. vatandaşı olma vasfının istisna haline getirilmiş olmasının verdiği güçle tafra savurmak kolaylaşmıştır. Neyse bunlar bilinenler. Ama kendilerine sormak istediğim bir başka husus var. Bay Patriğin ifadesini desteklemekte gecikmeyen, şu bazılarımıza göre kardeş Yunanistan’ın Başbakanına da acaba “Yunanistan’da yaşayan Türk azınlıklar açısından da aynı şekilde çarmıha gerildiğini ve orada Türk isminin bile kullanmasının imkânsızlaştırılması” karşısında aynen hissediyor mu? Tabiatıyla aynı sorumun sn avukat hanımefendi için de “aynı ızdırabı duyuyorlar mı” tarzına dönüştürülerek geçerli olduğunu söylemeliyim!..

Son satırlarım ise Kıbrıslı soydaşlarımızla ilgili… 21 Aralık 1963 de yaşanan Noel katliamının acısını unutmadan sürdürdükleri “Mücadele ve Şehitler Haftası” dolayısıyla acılarına dualarımla yürekten katılır; dıştaki ve içteki dostu ve düşmanı ayırt etmeye devam etmelerini dilerim..