Bir Dostu Daha Hakk’a Yolladık

47

Bayram sevincinin yaşandığı ve okuyucularımın sadece Bayramını kutlamayı düşündüğüm bir günde çok sevdiğim değerli bir kardeşim için böylesi bir yazı yazacağım doğrusu aklıma hiç gelmezdi. Kim bilir  belki de o güzel insanın ruhu böyle bir arzuyu izhar etmişti de bizler sadece ona uymak durumundaydık!

Ömer Lütfi Mete’nin vefatından söz ediyorum. Onu daha çok genç yaşlarında tanımıştım. 1970 yılında Aydınlar Ocağını kurmuştuk. O sıralarda değerli hocamız Ahmet Kabaklı’nın gönlünde tutuşan Edebiyat Derneği, Vakfı ve de Dergisi konusunda da adımlar atılmaktaydı. Kabaklı hoca, kurulacak çatı altında genç kalemlerin gelişeceğini düşündüğü Türk Edebiyatı Dergisine büyük ve ayrı bir önem atfediyordu. Edebiyat dünyasına hizmet vermekte olanlar yanında, özellikle gençlerin yazılarının gün yüzüne çıkartılması konusu Kabaklı hoca için vazgeçilmez bir tutku idi. İşte Ömer Lütfi Mete’yi gıyaben Dergide önce şiirleri ve sonra da hikâyeleriyle tanımıştım. Benim için farklı bir sesti… Hem bu dünyanın geleceğinin kokularına aşina, hem muhafazakâr ve millî değerlerine sahip genç, ama belli bir ölçünün cenderesinden geçerek olgunlaşmış bir sesin yankılanmasıydı onda var olan.

O dönem fikri hareketin çok yönlü olarak şekillendiği yıllardı. Türk Edebiyatı Dergisi edebiyat dünyamız için, tıpkı geçmiş yıllardan itibaren millî soluk aldığımız Hisar Dergisi gibi, sahasında önemli bir görev üstlenmişti. Ayrıca A.O.’nın kuruluşu sonrasında hemen hemen Ocağın kurucularının büyük kısmının küçük küçük katkı paylarıyla, yayın hayatında hizmet vermek üzere Boğaziçi Yayınevi’nin kuruluşuna karar verilmişti. A.O.’dan bir yıl sonra, 1971’de, kurulan Yayınevi önemli yayınlar yaparken Tahsin Banguoğlu’nun önderliğinde Boğaziçi Sohbetleri adıyla çeşitli konudaki fikirlerin dile getirildiği, kısaca Sohbet dünyasından feyz alınan toplantıları da başlatmıştı. Bu cümle içersinde sohbetlerin uzandığı nokta, bir eksiği gündeme getirecekti. Evet, edebiyat dünyamız sahasında önemli süreli yayınlar vardı, ama aynı şey fikir dünyamız için söylenebilir miydi? Bu düşünceler bizi 1982 yılında, yayınevi adına imtiyaz sahipliğini üstleneceğim “Boğaziçi Kültür ve Sanat Dergisinin” neşrine karar verdirecekti.

Münderecat olarak fikir ve sosyo-kültürel yazıların ağırlık taşımasını plânladığımız dergide, ağırlıklı olmamak kaydıyla tabiatıyla edebi türdeki yazılardan da kaçınılmayacaktı. İşte değerli kardeşim Ömer Lütfi ile vicahî yakınlığımızın başlangıcı bu Boğaziçi dergili yıllar olacaktı. Gazete muhabiri, gazeteci, şair ve hikâyeci olarak gıyaben tanıdığım Ömer Lütfi’nin büyüklerine karşı saygılı ve güzel insan vasıflarına sahip kimliği ile tanışıklığım böylece 1980’li yıllardı.

Gözlediğim ilk nazarda madde ve mânâ dünyasındaki o Karadenizlilere has sert görüntüsüne rağmen, ince bir ruh hâlini iç dünyasının temel vasfı olarak özümsediğiydi. Hâlis bir Anadolu çocuğuydu. Sözlerinin arkasında bir başka düşünce yoktu. Açıktı ve doğruyu dosdoğru ifade etmekten katiyetle kaçınmıyordu. Öyle ki ben, o günlere kadar tanıdığım muhabir-gazeteci hüviyeti ile Ömer Lütfi’nin çelişen bu yapısının nasıl gazeteciliğe intibak edebildiğine hep şaşıracaktım.

Gerçek şuydu. Hayat gailesiyle başka alanlardaki çalışmalar onu tatmin etmemiş, araştırıcılık tutkusu onu gazete muhabirliğine sürüklemişti. Muhabirlikten yetişmişti ve fakat gazeteciler için çokça anlatılan “adamın ısırdığı köpek” mantığından kaynaklanmayan bir başka çeşmeden, mânâ çeşmesinden su içmişti. Kısaca İslâmî kültür temelinden, yani doğruluğun vazgeçilmezliğinden feyz almıştı. Aldığı dinî eğitim onu saplantılara değil, ehl-i tarik yoluna baş koyarak dinî değerleri çağına söyletecek olgunluk güzergâhına ulaştırmıştı.

Ülkesinin demokrasi rejimi ile tanıştığı ve fazilet vasfı taşıması halinde insanlarını mutlu kılan demokratik bir zaman dilimi yıllarında dünyaya gelmiş, çocukluğunu bu zaman diliminde geçirmişti. Gençliğe ayak bastığı yıllarsa onu, demokrasi inançsızlarının darbelerle nasıl iktidara taşındıklarının gözlendiği bir zaman dilimiyle karşılamıştı. Bu ondaki araştırıcılık ruhunun şekillenmesine yol açacaktı. Ortam iç dünyasındaki sarsıntılarla birçok suali birbiri peşi sıra gün yüzüne çıkaracaktı. Bu millete neden ters düşülür? Çağı yakalamak doğru bir hedeftir ama Değer Hükümlerimiz neden inkâr edilerek bir yerlere varılmağa çalışılır? Ve yıllardır rejim tarafından ısrarla itilen-kakılan halk çoğunluğu ile halkının temel değerlerine bağlı münevverlerimiz neden bazı sosyo-kültürel olayların, özellikle çağdaş sanat dallarının içinde olamamış, dışında kalmışlardır? Gönül bağıyla bağlı olduğu münevverler sinema, tiyatro yani drama dünyasında neden ağırlıklı olarak bulunmuyorlar? İşte yetişkinlik yıllarında bu sorular Ömer Lütfi’nin kafasında dolanıp durmuştu… O önce şairdi ve hikâyeciydi. Ama sosyo-kültürel hayatımızdaki boşlukları görerek araştıran bir ufka da sahipti. Bu yüzden incelemeler yapıyor, araştırıyor hatta toplumun vazgeçilmesi haline gelmiş olan spor dalın bile yazılar yazarak çok yönlüleşiyordu.

Ömer Lütfi’nin bence en önemli atılımlarından biri, onu drama sahasına çeken içgüdüydü. Böylece, çok şükür, bizim neslin saplantılarını aşarak drama dünyasında kendilerine yer edinecek bir neslin varlığına uzanan yola baş koyanlardan biri olacaktı. İşte drama dünyamızın önemli ismi Ömer Lütfi Mete’nin Deli Yürek’lerle, Kurtlar Vadisi ile gündeme gelişindeki sır, neden bizler yokuz diyerek bilgisini ve görgüsünü gönül dünyasıyla bütünleştirdiği bu arayışçılığındadır. Onun düşünce dünyasında her zaman var olansa,  birilerinin millî değerlere direnişine rağmen ufkunun genişliği ile “millî değerlerin varlığının” sır olmaktan öte bir vakıa olduğunun tevsikidir.

Doksanlı yıllarda çok fazla bir araya gelemediğim değerli kardeşim Ömer Lütfi ile son birkaç yıldır yine sıkça görüşür olmuştuk. Olgunluğu daha bir iç dünya zenginliğine varmış, daha az konuşan ve tefekkürü tercih ederek bunu yazıya aktarmayı tercih eden bir hüviyet iktisap etmişti. Bir yıl kadar önce geçirdiği rahatsızlıktan sonra son defa evine yaptığım ziyarette konuşmalarımız, hâlâ yazı dünyasının kendisinden istifade edileceği düşüncesini uyandırmıştı bende. Hatta bir iki projeden dahi söz etmiştik. Fakat sonraları müşterek dostlarımız duyduğum bunun pek mümkün olmayacağı yönündeydi. Ama anlatıldığına göre, konuşmalar bir noktaya geldiğinde dostlarımıza bana ziyarete gelmek isteğini izhar edermiş. Bu beni çok sevindiriyordu. Doğrusu onu evin dışına çıkaracak böyle bir ziyareti bekler olmuştum. Ama nasip değilmiş!

Şimdi yıllar öncesine giderek sevgili Ömer Lütfi’nin 1982 yılında Boğaziçi Dergisine verdiği ve rahmetli Erol Güngör için yazdığı ilk yazısından alıntı yapmak istiyorum. Garip bir şekilde görülecektir ki isme yer değiştirdiğimizde bu yazı kendisi için yazılmış gibidir: “Füc’eten gelen bir acı. Güngör’e “Ömer Lütfi’ye” gönül akrabalığıyla bağlı olanlarda yavaş yavaş hayatın sevimsiz ve kaçınılmaz işgal ve telâfileri altında hatıralaşmaya başlarken, sanırız tefekkürüne ve eserlerine inananları, ilk günlerin kahırlı karanlığından sıyrılıp onun fikrî mirası üzerinde kafa yormaya başlayacak faaliyetlerin ardı arkası gelmeyecektir.”

Evet sevgili Ö. Lütfi, her ne kadar vefasızlık zamanımız gerçeklerinden biriyse de, senin geride bıraktığın eserlerden pek çok kimse, istese de istemese de, kaçınamayacağından, fikrî mirasın üzerinde kafa yormağa devam edeceklerdir. Rahat uyu. Cenab-ı Hakk’ın rahmeti üzerinde olsun ve bu Bayramın feyzinden, rahmetinden başta senin ince ruhun ve bütün inananlar istifade etsin…