Beyaz Atlara Binip Gidiyorlar

32

Bazı insanlar vardır bulundukları muhitler onları küçük yaşlarından itibaren dileseler de dilemeseler de belli bir özel yaşayış tarzına sürükler. Bu özeller içersinde kendilerine ve genele göre farklı olan veya bir farklılığa sürükleyen ortamlar çoğu kez sanat muhitleridir.

Hele geleneksel olmayan sanat dallarında kendine mahsus bir yaşayış tarzı âdeta tabiî ve kaçınılmaz gibidir. Bu özel yaşayış tarzına insanları sürükleyen sanat dalları arasında gece eğlenceleri başta gelenlerdir. Tabiatıyla tiyatro ve sinema da bunlar arasında yerini alır. Tiyatro ve özellikle de sinema sanatkârları nev-i şahsına münhasır bir yaşayış içinde, bir anlamda magazinleşerek şöhret basamaklarını çıkmayı âdeta vazgeçilmezleri haline dönüştürmüşler veya dönüşmesinden fayda ummuşlardır.

Geçtiğimiz ve içinde bulunduğumuz yüzyılın gerçeği, ne yazık ki budur. Ama eğer toplum içersinde yaşıyor ve ona hitap etmek istiyorsanız bu sanat dallarını görmezliğe gelmeniz de mümkün değildir. Ayrıca düşüncelerinizi ve ideallerinizi yoğunlaştırarak kamuoyun duyurabilmenin, göze de hitap edici olması bakımından, en kestirme yollarından biri ve hatta başta geleni bu sanat dallarıdır. Aksi takdirde toplumda, hele bir de belli bir ideale sahipseniz, şikâyetçilerden biri olmaktan ileri gidemezsiniz.

İşte aziz dost Yücel Çakmaklı, muhafazakâr bir yapıdan gelmesine rağmen bir ufuk adam olarak zamanın gereklerini atlamanın mümkün olmadığının idrakine sahipti. Bu yüzden yüzyılın toplumlara temel hitap unsurlarından biri olan, fakat kendi iç dünyasına uymayan bir yaşayış tarzının şekillendiği sanat dalında “sinemada” inançlarını yansıtma kavgası vermeye talipti. İfademle, bu yüzdendi ki iki defa güzel insandı.

Yücel Çakmaklı ile tanışmamız onun gazetelerde sinema eleştirileri yaptığı yıllara kadar uzanır. Sonra bir genç adamın, bizim dünyamızdan birinin, sinema dünyasında yönetmen olarak kendine yer edinme savaşı verişinin şahadetini yaşarız yıllar içersinde.

Türk sinemasının o günleri için fazla bir şey söylemeye gerek var mıdır, bilemiyorum? Fakat şurası bir gerçek ki henüz fakirlikten kurtulamamış bir ülkenin sineması için o kadar olabilmiştir de diyemiyorum! Çünkü o yıllardaki imkânlar içersinde mükemmeliyet taşıyan görsellik ve teknik içindeki Amerikan sinema endüstrisinin dünya genelinde yaygınlaştığı ve kültürel emperyalizmin kapısını araladığı gerçeği gözlenendir. Amma İtalyan ve Fransız sinema endüstrilerinin de, Amerika kadar olmasa da sinema sanatında belli bir seviyeyi zorladığı bir başka gerçektir. Hadi bunlar belli kaynakları değerlendirenlerdir diyelim, ya o yıllarımıza filmleriyle damgasını vurmağa çalışan Hint sinemasına ne demeliydik! İşte bu yıllarda, bence, bizim “Yeşilçam’ımız” kötülerden kötü filmleri birbiri peşi sıra gösterime sokmaktan başka bir şey yapmamakla meşguldü.

Türk sineması bazı istisnalar dışında, zengin kız fakir oğlan aşkı çerçevesinde bocalarken teknik olarak da kötü örneklerle ayakta durmağa çalışıyordu. Ayrıca ve üstelik, hadi çalıntı demeyelim, yabancı senaryoların yerelleştirilmiş adaptasyonlarıyla da vaziyeti idare etmekte beis görmüyordu!. Kısaca Türk sinemasının 1960’lı yılların ortalarına kadar, istisna bir iki örnek dışında hâl-i pür melâli böyleydi. Az daha unutuyordum, işin bir başka boyutu da 27 Mayıs Darbesi sonrası ortamın verdiği desteklerle devrimbazlık da ideolojik olarak sinemanın yapısında girizgâh bulmuştu.

Böylesi bir ortamda sinema eleştirmenliğinden yola çıkan ve burada da inanç ve kültür dünyasının yansımalarını dile getiren Yücel Çakmaklı, yönetici olarak Millî Sinema arayışına baş koymağa karar verecekti. Bunun için önce Yeşilçam sinemacılığının mutfağına girmek gerekiyordu. Öyle de yaptı. Meselenin tekniğini kavramak için en doğru yol çıraklıktan geçiyordu. Sonra şahsiyetini, kimliğini, inançlarını gündeme getirecek olan senaryolar arayışlarından hareketle belgesellere yöneldi.

Bu arada gönüldaş genç arkadaşlarıyla, atılacak yeni adımları daha başarılı kılmak üzere Elif Film’in kuruluşuna öncülük etti. Bu günler yakınlığımızın dostluğa doğru yelken açtığı günlerdir. Çeşitli toplantılarımıza çoğu genç sinemacılarla katılır, çaresizliklerinin çaresini konuşurduk!.. Fakat şurası muhakkak ki Elif Filmle birlikte Yücel Çakmaklı’nın önder olacağı gençlerden müteşekkil bir sinemacılar kuşağı gün yüzüne çıkıyordu.

Kendisi ise gönlünü ateşleyecek senaryolar aramaya devam ediyordu. Bulmakta ise çok zorlanması mümkün değildi. Ama işin asıl zorluğu bundan sonra başlıyordu. Mesele dönüp dolaşıp kaynağa geliyordu. Tabiatıyla bir başka soru, hangi sanatkârlar kadrosuyla bu filmleri çekebilecekti!.. Devletten başlayarak maddi kaynakları ellerinde bulunduranların sanata ve de hele millî sanata, üstelik bu bir de sinema sanatı ise nasıl baktıkları bilinendi. Ama Yücel Çakmaklı bütün bu teferruatla teker teker uğraşsa da yılmıyordu. Zaman zaman şikâyetleri vardı tabiatıyla, ama bütün bu zorluklar onun mücadele gücünü kırmıyordu. Halbuki mûnis ve muâfiyetkâr bir yapıya sahipti. Fakat iş davasına geldiğinde cehdle beraber dirayeti, dikkati ve ısrarlı tazyiki tabiatıyla bütünleşiveriyordu.

Sanırım onun en zevkle ve rahatlıkla çalıştığı yıllar TRT’de geçirdiği yıllardır. Orada yaptığı “Bir Adam Yaratmak”, “Denizin Kanı”, “IV’ncü Murat”, “Hacı Arif Bey”, “Küçük Ağa” ve “Kurtuluş” filmleri gönül çağıltısının gümrah yansımalarıdır. Bu filmler arasında benimse en sevdiklerim, söylememde bir sakınca yok çünkü rahmetli dostuma da hayattayken söylemiştim, “Hacı Arif Bey ile Küçük Ağa” dır.

Yücel Çakmaklı gönül adamıdır ve millî olan iç dünya zenginliğini evrensel bir sanat dünyasına aktarmak için tam bir cehd içinde olmuştur. Hem de, millî kültür anlayışını sadece kendi geleneksellerinde görenlerin çoğunlukta olanların arasından çıkarak ve biraz da onlara rağmen! Ve tabiatıyla, ne iç dünyası, ne yaşayışı, ne de mistik tercihlerinin aynılık taşıyamayacağı bir grup içinde mücadele etmek mecburiyetiyle!.. Yani iki taraftan da sıkıştırıldığınız, sizi anlamayan veya anlamak istemeyenlerin çoğunlukta olduğu bir zeminde!.

İşte Yücel Çakmaklı ideallerini, inançlarını modern sanat dallarının birinde, kendini kabul ettirmek ne kelime, davasını ve inançlarını kabul ettirmeye soyunmuştu!.. Ve bütün çelişkilerle dolu çekişmeler, çatışmalara rağmen de sonunda sanat seviyesi ile bir önder kimliğe ulaşmıştır. Hem de inançlarıyla davasına öylesi bir sanat halkası takacaktı ki, yeni gençler ilerde onu vicahen tanımasalar da, ondan ve onun çizgisinden feyz aldıklarını öğreneceklerdir.

İşte Yücel Çakmaklı’nın güzelliğinden ve gücünden bahsederken “iki defa güzel ve güçlü” deyişimin sırrı buradadır. O hem kendinden olanların bir bölümüne rağmen, hem de farklı ideal ve zeminde olanlara karşı başarı kazanmıştır. Bu arada bir şeyi “vefa” duygusunu da hiçbir zaman ihmal etmeyerek!.

Bu yıl içersinde iki defa yüz yüze görüşebilmiş, defalarca telefonla konuşmuştuk. Yeni projeler için gönlünü açarken bazı densizliklere rağmen gelecekten ümidini hiç kesmeyerek mücadeleye devam etme kararlığını dile getirmeğe devam etmiştir. Ayrıca benzer bir zeminde olmakla beraber ideal hedef açısından benim bazı hususlarda tavizkâr olmamamı tavsiye ediyordu. Telefonla görüşüyorduk ki son görüşmemiz kalb ameliyatı sonrasında her şeyin nekâhet içersinde iyiye gittiğini söylüyor ve buluşmayı dile getiriyordu. Sonra mı!.

Dostlar bir bir beyaz atlara binerek Hakk yoluna revan oluyorlar. Bize düşense güzel insanlara rahmet dilemek ve dualarımızda tutmaktan ileri gitmiyor…