Aydın ve Vasıfları Üzerine

34

Bazı dostlarım ve okurlarım yazılarımda, hatta konuşmalarımda aydın kelimesinden kaçınarak okumuş-yazmış ifadesini kullanmama takılıyorlar. Israrla da sebebini soruyorlar. Verdiğim veya vermeğe çalıştığım cevapta çoğu defa, insanoğlunun genelde giderek daha sıradanlaştığı, aydının veya dünün tabiriyle münevverinin seviye kaybına uğradığı ve bundan da en fazla zarara uğrayan ülkelerin, günün şartları içersinde teknolojik geriliklerini başkaca ülkeler hayranlığına bağlayan gelişmektekiler olduğunu söylüyorum.

Sanırım düne nazaran bugün aydın fıkdanı bütün dünyada gözlenen bir gerçektir. Beni ilgilendirenin öncelikle ülkem olduğuna göre, eğer varsa, Türk aydınındaki gerilemenin kaynaklarına inilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunun içinse aydınımızdan söz edildiğinde öncelikle ne kast edildiğinin belirginleştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Önce, sıkça dile getirdiğim üzere temel sebebin eğitim sistemimizde olduğunun altını çizmek istiyorum. Ne yazık eğitim sistemimiz kemiyetle keyfiyet arasındaki dengeyi kuramadığı gibi, uygulamayı çoğunluğun sadece ve sadece okur-yazar olması hedefine kilitlediğinden bugünkü sonuca âdeta çanak tutmuştur!. Üstelik kalite ve elit için gerekli tedbirleri alır göründüğünde bile, bunu şeklen ortaya koyduktan kısa bir süre sonra yine sıradanlaşmaya yol açacak davranışlar sergilemekten kaçınmamıştır.

Hafızalarımızı yoklayalım! Kalite uygulamasına hedefleyen eğitim kurumlarının belli bir süre sonra sıradanlaşmasına yönelik adımlar ülkemizde ne yazık ki vakıa-i âdliyedendir. Konuda pek çok örnek verilebilir. Meselâ akademisyenleri, hatta öğretim üyeleri bulunmayan ve fakat mütemadiyen sayıları arttırılan üniversitelerimiz bunların başında yer alır. Açılan pek çok üniversiteye bakınız! Bırakınız dünya seviyesini, ülkemiz içersinde de tartışılan varoluşlarıyla acı birer vakıadırlar. Kısaca bilinen ve söylenilen üniversitelerimizin pek çoğunun liseleşmekte olduklarıdır!

Konuda son yıllarda şahit olduğum bir olayı anlatmak isterim. Ülkemizde biri İzmir’de, diğeri Gebze’de iki Yüksek Teknoloji Enstitüsü bulunmaktadır. Bunların kuruluşundaki amaç AR/GE’ye dönük lisansüstü eğitim yaparak dünyada ülkemizin araştırma ve geliştirmede kendine önemli yer edindirecek üst seviyeli kişilere sahiplenmektir. İlk yıllarda, doğrusu önemli adımlar atılma temayülü de sezinlenir. Fakat her şeyde olduğu gibi seviyeye pek talip olmayan ülke siyasetçilerimiz bunu da bozmanın bir yolunu bulurlar!..

Konuyu beni arayarak dertlerini ve başarılı olamayan direncini dile getiren rahmetli rektör dostumdan öğrenmiştim. Uzun yıllar GYTE rektörü olan Ahmet Ayhan hocaya baskı yaparak elit yetişmek amacıyla kurulmuş enstitüde lisans öğretimi yapılması da isteniyordu! Çünkü bu İzmir’de gerçekleştirilmişti! Ahmet Ayhan hoca baskıdan yılgın GYTE’nin üniversiteleşmesini önlemek için çare arıyor ve bu arada dertleşme ihtiyacını duyarak beni aramıştı!..  Ama kazanan karşı taraf olacaktı!..

Üniversiteleşmek!. Bu ifadeyle pek çok ortamda artık konuşulur olan çoğu üniversitelerimizin liseleşmiş olmasından söz ettiğim anlaşılmalıdır. Ne yazık ki artık liselerimizin ortaokullaşmış ve de ortaokulların ilkokullaşmış oldukları dile getirilendir.

Her halde, ama özellikle böylesi okumuş-yazmışların çoğaldığı bir zeminde “aydın” denildiğinde nasıl bir kimlikten söz edildiğinin belirlenmesi gerekecektir. Bu düşünceden yola çıkarak izninizle yıllar öncesi çeşitli toplantılarda aldığım notlarımdan aydın kimliği ve onun ne gibi vasıflara sahip olması gerektiği hususunu belirlemeye çalışalım…

Bilindiği üzere aydın kelimesi ülkemizde münevver yerine kullanılmaktadır. Münevver’in kelime mânâsı ziya, ışık veren, ruşen olarak sözlüklerde yer alır. Gündelik dilde kültürlü, okumuş, görgülü, ileri görüşlü, düşünceli kimse anlamında kullanılır. Batı dillerindeki elit, entelektüel karşılığındaki kelimenin nasıl bir kimliği ifade ettiği hususunda henüz tam bir fikir birliğinin olduğunu söylemek zordur. Zira açıkça belirtmek gerekir ki mücerret bir kavramdan söz edilmektedir ve herkes kendine uygun, hatta işine geldiği tariflere sığınmağa çalışmaktadır!. Bu durumda aydında olması gereken vasıfları belirlemeğe çalışmak daha doğru olacaktır.

Notlarıma bakıyorum… Aydın için belirtilen vasıflar arasında önce “bilgili” olmak bulunmaktadır. İkinci vasıf olarak “eğitilmişlik” gelmektedir. Üçüncü sıradaki “kültürlü” olmaktır. Aydının için belirlenen bir başka vasıf “fikrî cesaret sahibi” olmaktır. Bağlı olarak “örnek bir kimlik içersinde şahsiyet sahibi olmak”, “adâb-ı muaşerete uygun nitelikleri taşımak”, “mukaddes değerlere karşı saygılı ve de estetik değerler hakkında bilgili olmak” sayılan diğer vasıflardır. Nihayet “ana diline tam anlamıyla sahip olmak yanında, başkaca diller hususunda da bilgilenmek” sıralananlardır. Bir aydında olması gereken vasıfları böyle sıralamışım dostlarımın ve hocaların yaptıkları tespitlerden yola çıkarak.

 Bu arada rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar’ın çok beğendiğim bir tarifi dikkatimi çekti. Şöyle kayda almışım: “maddenin, enerjinin tekâsül etmiş hâli olduğunu bilen ve böylece maddeye esir değil, mânânın idrakinde bulunan, müşahhastan mücerrede yükselmiş kişi aydındır.” Bir başka tarif ise rahmetli hocam Prof. Dr. Sabahattin Zaim’in: “aydın o kişidir ki âlimdir, ariftir, hâkimdir ve fazıldır.”

Notlarım arasında en çok dikkatimi çeken husus, aydın sıfatına sahip olanın önce kendi kültürel değerlerini iyi bilmesi, tanıması, uygulaması ve bunlar yanında dış dünyayı da takip ederek değerlendirebilme imkânına ulaşması gerekliliğinin vurgulanmakta olduğudur. Bu noktadan hareketle Prof. Dr. Ercüment Kuran’ın ifadelerinden şöyle bir not düşmüşüm: “Aydın kendi kültürünü, yani dilini, dinini, edebiyatını, sanatını bilen, dış dünya hakkında oldukça derin bilgi sahibi, medeni cesaret sahibi olan, mantıklı düşünen, hoşgörülü, milli menfaati şahsi çıkarlarının üstünde tutan kişidir.”

Bu tespitler ışığında bugüne baktığımızda kederlenmemek sanırım elde olmayacaktır!. Notlarımın arasında âdeta bugünü işaretleyenler de var. İşte bir kıymetli arkadaşımızın yaptığı değerlendirme ile muhtemel bir aydın erozyonuna ışık tutan cümlesi: “aydın olabilmek, aydın yetiştirebilmek gittikçe daha millî imkân ve kabiliyetlere son derecede bağımlı hale gelecektir. Bu açıdan bakınca milli boyutlarda gerekli önlemler hemen alınmazsa, hızla aydın erozyonu başlayacak ve bunu kader olarak kabul etmek de mümkün olmayacaktır!”

Görüldüğü gibi aydın tarifi üzerinde değerlendirmeler yapılırken çeşitli vasıflardan söz edilir. Fakat önemle altı çizilen aydın sıfatını taşıyabilmek için bir ülkenin, bir milletin ferdi olunduğunda önce o milletin değer hükümlerine sahiplenmek ve sonra da dış dünyayı tanımak, bilmek bulunmaktadır. Ki bu bir bütünleşmedir. Bu nokta-i nazardan hareketle aydın için önce ana dilini çok iyi bilmek birinci vasıf olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla ve de bağlı olarak da milli kültürünün bütün değerlerini tanımak temel şart olacaktır. Sonrasında tabiatıyla başkaca kültürler hakkında bilgilenerek onları değerlendirme, analiz etme ve yorumlama vasıflarına sahip olmak gerekecektir.

Kısaca insan, ancak kâmil sıfatı ve yol gösterici hüviyetine ulaşmış varlığıyla aydın olma vasfına ulaşabilecektir.

Bu tespitlerin temelinde “âlim, arif, hâkim, fazıl vasıflarının yanına milli olma kimliğini de ekledikten sonra şahsî çıkarlarının üstüne çıkarak kâmil olabilen kişilerin yol gösterici hüviyetine ulaşmış olanlarına”  aydınımız diyebileceğimizi düşünüyorum. Ne dersiniz?