Açılımların Peşine Takılmış Gidiyoruz!.

30

Bir garip ülke olduk! Şimdilerde açılımların peşine takılmış gidiyoruz. Aylardır gündemi Demokratik veya bir başka ifadeyle Kürt Açılımı işgal etmekteydi.

Daha bu konuda neyin ne olduğu, meseleyle ne ifadelendirilmek istendiği açıklığa kavuşmadan bu defa kamuoyu nezdinde Ermeni Açılımı kendine yer bulmakta gecikmedi. Birincisinin teriminden başlayarak muhtevasına uzanan çizgide çok yönlü bir kargaşanın devam etmekte olduğunu geçen haftaki yazımda belirtmiştim.

Neticede, anlaşıldığı kadarıyla konuda daha açık fikir sahibi olabilmek için T.B.M.M.’in dönem açılışına kadar beklememiz gerekecekti! Fakat tartışmalar da devam edip gidiyordu. Meselâ terörist başı Öcalan, nedendir bilinmez, kamuoyunda fazlaca yankı uyandırmayan sözler etti. Oysa DTP’in kayıtsız şartsız bağlılığını ifade ettiği, diğer taraftan devlet kesiminin hesaba dahil etmez göründüğü Öcalan yine esip savuruyordu. Öcalan, bir taraftan bazı DTP önderlerinin ayrılıktan söz etmelerine atıfta bulunarak “ne konuştuklarını bilmiyorlar” diyor; diğer taraftan aynı konuşma içersinde benim söylediklerim gerçekleşmezse “Türkiye çok daha yüksek bir savaşla(!) karşı karşıya kalır” diyerek Türkiye’yi şiddetlenecek bir terör olgusuyla tehdit ediyordu…

Sanırım özel lüks hapishanesinde tehditler savurmaya devam eden bu şahsın böylesi bir cesareti nereden bulduğu değil de, kendisine bu özel hapishane ortamını sağlayanlara, bunun ne mene mahkûmluk olduğunun sorgulanması gerekmez mi, dersiniz! Terörist başının böylesi özel bir tutukevinde bulundurulmasının tek cevabının “başkalarına verilmiş sözler” olabileceği kanaatimizi izhar ettikten sonra, konuda en başından itibaren savunduğum hususu bir kere daha belirtmek istiyorum. “Bir kişi belli suçlarla mahkûm edilmişse konulacağı yer malûm genel tutukevlerinden biri olmak durumundadır. Oradaki uygulamanın hücre cezası veya genel koğuş tarzı ise verilen kararla ilgilidir. O halde Öcalan’ın bundan istisna kılınmasını anlamak düşünülemez! Ayrıca bu büyük bir vebaldir.”

Bir taraftan T.B.M.M.’in açılışıyla meseleden neyi kastedildiğinin açıklanması beklentisi içersindeyken aşağıda bir noktanın daha altını çizerek tek boyutlu görünen “Demokratik açılım” konusunu şimdilik askıya alalım! Ama göz ardı edilmemesi gereken hususun da şu olduğunu unutmayalım: Bir coğrafyada, bir vatanda, bir ülkede, bir devlette birden fazla etnik grup, dinî anlayış, örf ve âdetler bulunabilir.

Yani bazı grupların dil, din, gelenek gibi özelliklere ve bağlı olarak özgürlüklere sahip olmaları tabiidir ve gereklidir. Fakat aynı vatanda, ülkede ve kısaca devlette birden fazla kültürel kimlik ve de millet, dolayısıyla bu farklılıklara verilecek genelin dışında kalan özel haklar söz konusu olamaz. Böyle bir ayrıcalık çatışma sebebidir.”

Kısaca şunu demek istiyoruz. Bazı DPT’lilerin dillendirdikleri gibi iki millet anlayışı, eğer bunda kasıt yoksa, doğru bir ifade değildir. “Bir devlette iki millet olmaz. Zira millet kavramı siyasi bir ifadedir.” Bazılarının anlamaları için söyleyelim. Tıpkı dünün Osmanlı’sında, bugünün Amerika’sında olduğu gibi… Bugün ırklar, dinler, diller, gelenekler kargaşası içersinde açıkça görüldüğü gibi bir Amerikan milleti meydana gelmiştir. O halde demokrasi her şeyden önce samimiyetle ve bütün toplum için istenilmelidir. Bir terör örgütüne ve de onun başına rücu ederek değil…

Ermeni Açılımına gelince… Kim ne derse desin konuda ABD ile AB’ni yönlendiriciliği önemli bir rol oynamıştır. Ki, küreselleştiği iddia edilen dış politika arenasında başka türlüsünü beklemek de abesle iştigaldir! Buna ister yönlendiricilik, ister baskı adını koyun içine girilen ortamda bu iki gücün oynadığı rol açıktır… Bunun yanında, iki tarafın parlamentolarından onaylanarak geçmesi gerekliliği vurgulanan Ön Mutabakat metninin muğlâk olduğu da ayrı bir vakıadır. Belki siyaseten bunu tabiî bulmak gerekebilir!.. Ancak bu muğlâklılığı tamamlayan asıl unsur metnin bir takım varsayımlara atıfta bulunmasıdır.

Özellikle Karabağ’ın işgalden arındırılması, soykırım iddialarıyla ilgili olarak bilim heyeti konusunun 4 aylık bir süreye yayılması bunlar arasındadır Bağlı olarak Ermenistan’ın Bağımsızlık Beyannamesi ile Anayasasının Dibacesinde ifadesini bulan Türkiye Cumhuriyeti devleti toprakları üzerindeki iddialarının ne olacağı ise açıkça zikredilmeyen ve üzerlerinde soru işaretleri olan noktalardan bir başkasıdır. Bir diğer husus ise, Ermeni Devleti ile Ermeni Diasporasının çoğu kez bilerek ve kasıtla ikili oynamakta olduklarıdır. Yanı umulduğu ve sanıldığı gibi, sınırlar açıldığında Ermeniler dünya genelinde sürdürdükleri “soykırım” iddialarından vazgeçmeyecekleridir.

Bütün bu karmaşa içersinde dış politikalarımızdaki genel güvencemse, bazılarına garip gelecektir biliyorum ama kaliteli bir bilim adamı olan ve uzun yıllardır siyasî danışmanlıktan sonra Dış İşleri Bakanlığı yapmakta olan sn Davutoğlu’dur. Konudaki çeşitli beyanlarını dikkatle dinlemeğe çalıştım. Özetle söylediklerinden çıkardığım, “kardeş Azerbaycan’ın aleyhine olacak ve Karabağ meselesinde ilerleme(!), -ki bu ifade biraz yoruma açık-, olmadan Türkiye’nin herhangi bir çözüme evet demeyeceğidir.

Belki sadece bir Ön Mutabakat metni olduğundan ve siyaseten sürdürülmesi gerek yumuşak ortamın bozulmasından kaçınıldığından, 2 milyon nüfuslu Ermenistan’ın 72 milyon nüfuslu Türkiye toprakları üzerindeki emellerinden nasıl vazgeçeceğine ve de soykırım iddialarındaki davranışlarına nasıl yön vereceğine dair herhangi bir açıklık getirilmemiştir! Umalım birilerinin yönlendirmesiyle gündeme geldiği aşikâr “Ermeni Açılımı” yıllardır söylenilen “Türkler savaşta kazanır ama masada kaybeder” sözü yine gerçekleşmez!..

Fakat ben yine de bugünkü iktidarın dış politikada atmakta olduğu adımlarda eğer başarı varsa, -ki önemli bazı konularda var görülüyor-, bunun sn Davutoğlu’nun çok yönlü tefekkür dünyasından kaynaklandığını düşünüyorum. Tıpkı Kıbrıs müzakerelerinin yeni dönemi başlamadan KKTC’ye yaptıkları ziyarette “garantör devlet olarak Türkiye’nin haklarından vazgeçmeyeceğine” dair yaptığı açık beyanlarına inandığım gibi..

Tuhaf bir şey… Bu haftalık yazımı düşünürken başka bir konu tasarlıyordum. Şu çağdaşlaşmanın, şehirleşmenin getirdiği insan bünyesindeki, dolayısıyla toplum yapısındaki çöküntüler üzerinde durmayı plânlamıştım. Özellikle mahalle baskısından kurtulmuş(!) toplumumuzun, artık evlatlarını bile kontrol edemeyen ve en yakınımızdaki ailelere doğru yelken açmış görünen uyuşturuculuk ve iffetsizlikle nasıl iç içe yaşamağa başladığının üzerinde durmak istiyordum. Ama biz de “açılım” rüzgârından kendimizi kurtaramadık galiba!

Neyse herhalde bu yazıyı, geçenlerde kendisiyle yapılan bir söyleşide Türk Musevileri Cemâati Başkanı sn S.S. Ovadya, çalkantılar içersinde belli sağlıklı bir limana ulaşmaya çalışan ülkemizin temel açmazlarından birine, birçok aydınımızın ibretle okumaları gereken şu teşhisiyle bitirelim. Sanırım hastalıklarımızın birçoğun temelinde yatan ur buradadır. “Cumhuriyetten sonra bazı şeylerden korkulmuştur. Türkiye kadar tarihi Osmanlıcaya bağlı ve bu kadar Osmanlıca bilmeyen bir ülke olamaz! Bugün bizim çılgın gibi Osmanlıca öğrenilen kurslar açmamız lâzım. Çünkü bizim tarihimizi ancak bu şekilde öğrenebiliriz.”

İsimlerini yaptıkları bu söyleşi ile tanıdığım sn Ovadya’nın söylediklerini acaba kaçımız anlıyoruz dersiniz!. Oysa şurası bir gerçek ki, tarihini bilmeyen topluluklar geçmişlerinden ve geleneklerinden kopmakla kalmayacak, bugün olduğu gibi sosyal açmazlar içinde “açılım” kısır döngüsünde boğuşmaya devam edeceklerdir…