IMG-LOGO
Güncel

Bize sevmesini değil  sevgiyi saklamasını öğrettiler. Hep bekletmeyi...hep ertelemeyi...bu yüzden biz kiminle birlikteysek bir diğerini ama hep uzakta olanı özledik, hiç dinmedi doyumsuzluğumuz, biz hep uzaktakini sevdik... yanımızdakini değil, bir şeyler paylaştığımızı değil, uzaklardakini, ulaşamadığımız kadar uzaklardakini sevdik...

Yanımızdakileri incitip üzdük de, hep ulaşamadıklarımıza sakladık söyleyemediğimiz o güzel sözleri... Özlediğimiz sevgiden delice korktuk.

Sevmeyi, sevilmeyi kendimizi adamayı o kadar çok özlemişken, patlayıcı bir madde gibi taşırdık sevgileri. Kaygı dolu, ürküntü dolu bir sır gibi taşırdık sevgileri. Aslında birbirimizi çok sevmek istiyorduk, ama nedense çok utanıyorduk bundan ve hep erteliyorduk...

Çocuklarımız bizden ne istiyor, biz onlara neyi ne kadar veriyoruz?Bizden istenilenlerden birincisi; sevgi, diğeri; eğitim'dir. Sevgiyi aşırı sevgi ve yetersiz sevgi olarak ele alabiliriz.

Aşırı sevgi çocuğu sevgiye boğar, çocukta bağımlılık ve güvensizlik oluşturur. Karşılaştığı her problemde çözüm kapısı olarak ana babaya dayanır, onlara güvenir fakat kendine güvenmez. Her şeyi ana baba yapıyordur.

Çocuk bağımsız iş yapamaz. Arkadaş edinme, kişisel özelliklerini geliştirme fırsatı bulamamıştır. Arkadaş bulma, uyum sağlama sorunu yaşamaktadır. Askerlik çağına gelse bile ana baba tarafından nizamiye kapısına bırakılmayı bekler, daha sonrası koğuşta belki de ağlayacaktır. Hayatta kendine güven duymayan biri olarak yaşayacaktır.

İkincisi yetersiz sevgidir. Çocuğu terk etmek ve kabullenmemektir. Önem verilmez. Olur olmaz kurallar görülür. İlgilenme yük sayılır. En ufak kabahat abartılır. Küçük düşürme ve hor görme, azar, şiddet ön plandadır.

 Çocuk kendini tanıma, kişisel özelliklerini ortaya koyma fırsatı bulamaz. Kendine güven kaybolur, kişilik hiçe sayılır. Kibar, sessiz, uslu ve dürüst fakat çekingen, küskün, kolay etkilenebilen, aşırı hassas bir çocuk görülür.

O halde nasıl bir sevgi? Ne aşırı ve nede yetersiz sevgi. En iyisi yeterli sevgi.

Keşke çocukların, herhangi bir hayvanı sevmesine imkan tanıyabilsek, bitkilerle, böceklerle, çiçeklerle, güzel sanatlarla ilgilenmelerini sağlayabilsek ve kitapların dünyasına sahici yolculuklar yaptırabilsek.

Belki o zaman herkesi ve her şeyi sevmeyi öğrenebilirlerdi. Bir köpeğin, kedinin, kuşun ya da başka bir canlının sorumluluğunu üstlenen, onu seven, onu anlamaya ve yaşatmaya gayret eden çocuklar büyüdüklerinde, başka hiç bir canlıya kıyamazlar, sorumluluk duyguları gelişir, diğer hemcinsleriyle kurdukları iletişimin kalitesi artar ve empati yapmayı, ötekini anlamayı öğrenirler.

Yaşlı adam eşine, "Sahi" demiş. "Seninle ilgilendiğimi nasıl anlamıştın?" Kadın cevap vermiş, "Çok kolay olmuştu. Hani filan yerde arkadaşlarla otururken içeri girmiştin ve bana hiç bakmamıştın ya, işte o zaman anladım benimle ilgilendiğini."

Kendimizi böyle de sevdirebildiğimize göre, daha kim bilir ne yollar var. Şaka bir yana, onca üniversite, bilmem şu kadar fakülte ve binlerce ana bilim dalı, insanlara neyi, nasıl sevdireceğini öğretemez mi?

 Budha ne yapmıştı da onu sevenler bir daha hiçbir canlıya zarar vermemişti? Ne söylemişti de, milyarlarca milyar insanın sevgilisi olabilmişti Muhammed(A.S.)? Nasıl bir pozitif yüklemeydi ki, adını duymayanların bile rüyalarına girebilmişti Mevlâna? Ya şu Mahatma Gandhi'ye ne demeli, yüreğimizdeki kocaman yere nasıl sahip olabildi?

Peki ama biz ne yapıyoruz da, kitabı, bilimi, doğayı, sanatı, hayatı ve insanları sevdiremiyoruz? Biz nasıl davranıyoruz da çocuklarımız kitaptan bu kadar uzaklaşıyor? Kuşatıcı olmakla, dayatmak arasındaki farkı neden anlayamıyoruz?(Vural, 2009).