IMG-LOGO
Güncel

Ölümünün 100. Yıldönümünde Millî Edebiyatın Öncülerinden Ahmet Midhat Efendi (1844-1912)

24 December 2012

 

28 Aralık 1912 tarihinde vefat eden Tanzimat döneminin önemli yazarlarından Ahmet Midhat Efendi, ilmin, fennin ve edebiyatın hemen her sahasında eserler verdi ve yazılar yazdı. O bütün eserlerini ve yazılarını halk Türkçesiyle yazıp, halk seviyesine ve halk zevkine göre ayarlayarak,  âdeta bir halk mektebi kurdu ve bunu hayat boyu yürütmeyi başardı. Bugün ölümünün 100. Yıldönümünde rahmetle andığımız Ahmet Midhat Efendi, bu özellikleriyle, 20. Yüzyılın başlarında oluşan Millî Edebiyatın öncülerinden biridir.

Ahmet Midhat Efendi, dilde sadeleşme ve halk Türkçesine yaklaşma konusunda Ahmet Vefik Paşa kadar başarılı olan yazarlarımızdan biridir. O, gerek hikâyelerinde ve gerekse romanlarında, kişileri günlük hayatlarında olduğu gibi, tabii bir dille konuşturmuştur. Bazen onun dili, meddahların anlattıkları masalların diline benzetilebilir. O, dilinin bu özelliğiyle, 1860-1900 yılları arasında, halka okuyabileceği eserler veren tek yazar olmuştur.

Ahmet Midhat Efendi, Tanzimat'la başlayan yeni edebiyatın halkta uyandırdığı tecessüsü ve merakı karşılamak üzere yazdığı hikâye ve romanlarıyla, Türk halkına okuma zevkini aşılayan ilk yazarımızdır. Prof. Dr. Mehmet Kaplan,  onun üslubu hakkında şu hükmü vermiştir: "Gençlik yıllarında Namık Kemal gibi bir ara "hürriyet mücadelesi"ne katılan ve sürgün edilen Midhat Efendi, Abdülhamid istibdadı devrinde geniş Türk okuyucusuna çağdaş Batı medeniyetinin akılcı, faydacı, pratik, munis yönlerini tanıtır. O, bu hayat görüşüne uygun sade, yumuşak, şakacı, öğretici bir üslûp kullanır."

Türk basınının bu en verimli ve bereketli yazarının Türkçe ile ilgili görüş ve düşüncelerini Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş ise şu şekilde özetlemiştir: "Tanzimat edebiyatı devrinde dili sadeleştirme için çalışan önemli şahsiyetlerden biri de,  Ahmet Midhat Efendi'dir. 1871 yılında "Basiret" gazetesinde çıkan "Ehemmiyetli bir lâyıhadır" başlıklı yazısında şunları söylemektedir:

"Halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım.

Arapça ve Farsça'nın ne kadar izafetleri ve ne kadar sıfatları varsa kaldırıversek, yazdığımız şeyleri bugün yediyüz kişi anlayabilmekte ise, yarın mutlaka yedi bin kişi anlar."

Ahmed Midhat Efendi'nin dil hakkındaki düşüncelerini daha geniş şekilde "Dağarcık" dergisinin ilk sayısında (1871) çıkan "Osmanlıca'nın Islâhı" başlıklı yazıda görmekteyiz:

"Acaba dünyada bir lisan var mıdır ki mahlût olmayıp da sırf kendi malı olan elfâzı kullansın? Şinasi merhumun sâdeleştirdiği dereceden birkaç derece daha sadeleşmeye ve daha ziyâde umumileşmeye lisanımızın istidâdı vardır.

Bugünkü gün lisanımızı sâdeleştirmeye ve umumîleştirmeye o kadar muhtacız ki..."

Midhat Efendi dili sâdeleştirmek için şunları tavsiye etmiştir:

1.    Arapça gramer ve sentaksından izâfet ve sıfat tamlamaları ile müzekker ve müennesler, müfred ve cemiler dilimize sokulmasın.

2.    Bir kelimenin Türkçesi, fakat bilinen Türkçesi varsa, onun yerine Arapça ve Farsça bir söz kullanılmasın"

DİLDE FİİLEN TÜRKÇÜYDÜ

Prof. Dr. Yusuf Akçura, Ahmet Midhat Efendi'nin, "Dilinde, üslubunda fiilen en çok Türkçülük eden ve bu mesleğinde asla şaşırıp sürçmeyen ilk Osmanlı yazarı" olduğunu belirtmiş ve onun Türkçülüğü hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

"Milliyet fikrinin unsurlarından birisi de halkçılık "demokratlık"tır. O zamanlar yapı ve üslûb demokratlığında Midhat Efendi ile yarışmaya girip, onu geçecek hangi yazarımız vardır? Midhat Efendi Kemal ve arkadaşlarından daha fazla açıklıkla Avrupa medeniyetinde en önemli yerlerden birini tutan milliyet fikrini anlamıştır. Bu anlayış diğer bazı faktörlerle beraber, Midhat'ı halka, muhitimizin nankör bir deyimiyle "avama", daha doğrusu Türkçülüğe sevk etti. Bugünkü Avrupa medeniyetinin ruhu, ilim ve marifeti, sanayi ve edebiyatı demokratiktir. Ahmet Midhat Efendi, işte asıl bu ruhu keşfetmişti ve bütün hayatını keşfettiği bu esasın tatbikine sarfetti."

Ahmet Midhat Efendi'nin gözünde "bir millet-i cedidiye-yi Osmaniye" vardır. "Osmanlılık fiilen hükümdar bulunan padişaha tabiiyeti mensubiyet-i aslîye-yi siyasiye bilmekten ibarettir." Bu mensubiyet için hangi dilde, hangi mezhepte bulunulursa bulunulsun, hiç beis yoktur. Fakat, zaman içinde meydana gelen olayların "Osmanlıcılık" siyasetini yavaş yavaş geçersiz kılması üzerine Midhat Efendi, II. Abdülhamit döneminin ortalarına doğru İslâmcılık ve Türkçülük fikrine temayül etmiştir. 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ilmî Türkçülük yapan Necip Âsım Bey, Yusuf Akçura'ya gönderdiği tercüme-i hâl mektubunda "Ahmet Midhat Efendi ile onun yanında görüştüğüm Veled Çelebi'yi Türkçü ettim." demiştir. Akçura, II. Meşrutiyet ihtilalinden bir müddet sonra kendisiyle ilk tanıştığında "Midhat Efendi'yi " Hâce-yi evvelimizi pedegoji, dil, tarih, ilâhiyat ve siyaset sahalarında tamamen Türkçü bulmuştum" demektedir.

BATI HAYRANLIĞINA VE ALAFRANGALIĞA KARŞIYDI

Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Ahmet Midhat Efendi'nin, aralarında büyük farklar bulunmasına rağmen, Namık Kemal'in yanına konulabilecek ikinci büyük iman adamı ve yeni fikirlerin gayretli savunucusu olduğunu belirtmiştir. Kaplan, Midhat Efendi'nin Batı'ya yaklaşımını ve bunun toplum hayatımıza yansımasını milliyetçi bir tavır ve hassasiyetle ele alışını şöyle özetlemiştir:

"Namık Kemal yeniliğin daha ziyade politik cephesine, hürriyet ve parlamento fikrine önem verdiği halde, Ahmet Midhat Efendi, memlekete Batı'nın ilim, teknik, öğrenme, çalışma ve kazanma ihtirasını getirir. Midhat Efendi'nin "eski" ile "yeni", "doğu" ile "batı" arasında almış olduğu tavır son derece ölçülüdür. O da kendisine göre bir terkip yapar. Midhat Efendi, Batı'yı çalışma ve kazanma bakımından değil de, harcama ve eğlenme bakımından taklit eden, parazit, mirasyedi, alafranga tipi ile alay eder. Ona göre, Batı'nın alınacak tarafı ilim, teknik, yaşama sevinci, mesut olma sanatıdır. O, eski Türk-Osmanlı kültürünün bilhassa çalışkan ve namuslu basit insanlarında asla vazgeçilmemesi gereken değerleri bulur. Midhat Efendi romanlarında bu görüşünü temsil eden "müsbet" ve "menfi" tipleri karşılaştırarak okuyucularına yol gösterir. "Felâtun Beyle Râkım Efendi" romanı, Tanzimat'tan sonra ortaya çıkan gülünç, alafranga tip ile Ahmet Midhat Efendi'nin kendisini idealize ettiği normal ölçülerle doğu-batı sentezine ulaşmış "yeni osmanlı" tipinin mukayesesine dayanır."

Kenan Akyüz, onun romanlarında takip ettiği milli hassasiyeti şöyle açıklamıştır: "Ahmet Midhat'ın romanlarında yer alan bir sosyal konu da, Türkiye'ye batılılaşmanın hangi yoldan ve ne şekilde olabileceğidir. Batı medeniyetinin görünüşlerine kapılan yarım aydınlara karşı, bu medeniyetin esaslarını doğru kavrayan ve milli benliğini koruyabilecek olan gerçek aydınları savunur. Bunun için, birinci gruba şiddetle hücum ederek, Batı medeniyetinin Türkiye'ye girmiş ve henüz girmemiş bütün unsurları üzerinde etraflı şekilde durup okuyuculara onların lüzumlu ve faydalı olanlarını tanıtmaya çalışır." O, Batı'dan gelen fikirleri, Türk toplumunun örf ve âdetlerine, millî kültürüne uygun olmasına dikkat ederek, yaymaya çalışmıştır.

Tanpınar, Midhat Efendi'nin hristiyan Avrupa'yı ele alışı ile ilgili tesbitini şöyle özetlemiştir: "Midhat Efendi, bir medeniyet buhranının çocuğu olduğunu hiç  bir zaman unutmaz. İslâmiyeti hristiyanlığa karşı müdafaa için, Müdafaa ve mukabele serisini (ilk cüz'ü, Tercüman-ı Hakikat matbaası,  İstanbul 1300) yazan muharririmiz, hemen her eserinde bu buhrana döner. O, Hristiyan dünyası ve Avrupa ahlâkı karşısında daima saf ve Avrupa kültürüyle muvazeneli şekilde aydınlanmış, yerli ahlâkın ve örfün müdafii olacaktır."

Orhan Okay, Ahmet Midhat Efendi'nin Batı medeniyeti karşısındaki tavrını geniş olarak incelemiş ve "Onun Batı'ya karşı Osmanlı Türkünün faziletini, civan mertliğini ve insanlığını daima övdüğünü belirterek, bu yönüyle Genç Osmanlılar'dan daha romantik bir milliyetçi" olduğu sonucuna varmıştır. Bu hükmüne delil olarak da, Namık Kemal'e cevaben yazdığı bir makalesindeki şu ifadeleri göstermiştir: "İstikbâlimizin emniyeti için Avrupa muvâzene-i düveliyesinin mâbihil-hayatı bizim muhafaza-i istikbalimiz olduğunu dermeyan ediyorsunuz.

Benim şanlı ve saadetli gördüğüm istikbâl bu değildir beyim.

Bir vakit daha söylemiş olduğum vechile vaktiyle kılıcımıza baş eğdirmiş olduğumuz kimselerin sâye-i lûtfunda yaşayıp giedeceksek, yâni saadet-i âtiye bundan ibâret kalacaksa ben o saadeti istemem. Çünkü maksadım Avrupa muvazene-i düveliyesini muhafaza değildir. Osmanlılık şanını muhafaza etmek ve padişâhım bulunan zât-ı kudsiyyet-simata vaktiyle Birinci Fransuva'nın yazmış olduğu gibi istirhamnâmeler yazıldığını (belki hayatım yetmiyeceği cihetle) hiç olmazsa mezarım içinde seyredip orada müftehir olmaktır. Ya böyle olsun ya hiç olmasın.

Hin-i hâcette Osmanlı askerinin dünyada birinci asker olduğunu göstereceği ve silâh-ı müdafaa şimdiki kudrette oldukça Tuna ve Balkan'dan kolaylıkla geçilemiyeceği ve sâhillerimize dahi yanaşılamıyacağı delillerimiz cümlesindendir".

İKİ ŞAN: MÜSLÜMANLIK VE TÜRKLÜK

Ahmet Midhat Efendi, 1309 (1892) yılında neşredilen Ahmet Metin ve Şirzad isimli büyük mâcera romanında, roman kahramanı Ahmet Metin'in ağzından Türk tarihinin eskiliğini ve Türk medeniyetinin büyüklüğünü şöyle ifade etmiştir:

"Bizim Osmanlığımızda iki şan vardır ki, bunların yalnız birisi bile bizim için teşerrüfe kafi iken, Hak Teâlâ Hazretleri,  bizi onların ikisiyle birden mübeccel eylemiştir. Bunlardan birisi müslümanlık, diğeri Türklük! Bu iki şeyin ikisinin de tarihleri cihanda hiçbir milletin, hiçbir halkın tarihine kıyas kabul edilemiyecek derecelerde kahramanâne ve şairanedir. O sûret-i kahramanâne ve şairânenin derecesine ise bizim vukufumuzdan ziyade yine Avrupalıların vukufu şâmildir".

Türk halkına okumayı sevdiren ve bir nevi halk mektebi görevi ifa eden Ahmet Midhat Efendi, görüldüğü gibi millî şahsiyeti ağır basan, millî hassasiyetleri yüksek olan milliyetçi bir edebiyatçımızdır. Özellikle eserlerinde ve yazılarında halk Türkçesini kullanarak, Ömer Seyfettin'in "Yeni Lisan" makalesine uzanan yolun temelini atmıştır. Bu sebeple onu Millî Edebiyatın öncülerinden biri kabul ediyoruz.

Ruhu şâd, mekânı cennet olsun.