IMG-LOGO
Güncel

Atilla Çilingir İle Kıbrıs’ın Son Durumu Hakkında Konuştuk.

04 12 2021

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de Kıbrıs meselesini en iyi bilen 3 kişiden biri, belki de birincisi sizsiniz. Son bir yıl içerisinde zaman zaman Maraş meselesi gündeme geliyor. Son durum hakkında bilgi lütfeder misiniz?

 

Attila Çilingir: Maraş meselesi Kıbrıs’ta çözüm bekleyen en önemli konu başlıklarından birisidir. Çünkü bu bölge ve bölgede mevcut turistik tesisler ada için büyük bir önem arz etmektedir. Kıbrıs konusuyla ilgili her müzâkere döneminde ayrı bir konu olarak ele alınmış ancak bugüne değin bir türlü çözüm bulunamamıştır.

 

Maraş bölgesini adalılar için önemli kılan iki husus vardır:

Maraş’ta Rum tarafı için turizme odaklı enfes konumlu bir bölgede mevcut neredeyse o dönemde bile altı yıldızlı turistik tesislerin getireceği önemli bir ekonomik kaynak söz konusudur.

   

Türk tarafı içinse bölgenin önemi neredeyse tamamının ata yadigârı Osmanlı vakıflarından Lala Mustafa Paşa, Abdullah Ağa ve Bilal Ağa vakıflarına ait tapulu arazilerinin adada yaşayan Türklere ait olmasından kaynaklamaktadır.

    

70’li yıllara dönecek olursak; 1974 20 Temmuzunda bu bölge Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından ele geçirilmeden önce Akdeniz’in en önde gelen ve neredeyse dünya turizminin odak noktası olmaya aday bir turizm cennetiydi. Rumlar harekât öncesinde adanın turizm gelirinin %53’ünü bu bölgeden kazanıyordu. Böylesine önemli bir bölgeyi kaybeden Rum tarafının tekrar Maraş’ı elde etmek istemeleri onlar için hayatî öneme hâizdir.

  

Tam da bu noktada şu önemli hususu da vurgulamak gerekirse; Maraş bölgesi 1974 sonrası başlayan görüşmelerde pazarlık konusu yapılması için muhafaza edilmemiştir. Maraş bölgesi Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından stratejik önemi nedeniyle ele geçirilmiş, bölge sonradan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı (BM) baskısı sebebiyle kapalı bölge hâline dönüşmüştür. Bu baskının da en önemli sebebi, burada bulunan üstün niteliklere sâhip turizm tesislerinin neredeyse tamamının dünyanın önde gelen ülkelerin yatırımlarına, turizm devlerine ait olmasıdır.

     Hiç unutmam; o süreçte can liderim rahmetli Denktaş; Türkiye’nin önde gelen holdinglerine, İngiltere’de, Avustralya’da yaşayan Kıbrıs Türk kökenli iş adamlarına adaya gelip Maraş bölgesindeki turistik tesisleri çalıştırmalarını önerdiği halde, ‘Ada’da savaş ortamı var’ gerekçesiyle bu çağrısına cevap alamamış ve ne yazık ki, bölgede mevcut o muhteşem tesisler neredeyse yarım asır önce çürümeye terk edilmiştir.

  

 Maraş konusunda geride kalan 47 yıl boyunca bölgenin yeniden canlanması için birçok teklif getirilmişse de Rum tarafı bu tekliflerin hiçbirisine olumlu bir cevap vermemiş, bölgenin yeniden hayata dönmesi çabaları her defasında boşa çıkmıştır.

  

Maraş bölgesi ile ilgili olarak günümüze dönecek olursak; Hâlen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı olan Değerli Dostum Ersin Tatar’ın Başbakanlığı döneminde 8 Ekim 2020 târihinde bölgenin %3,5’luk bölümü dolaşıma acımıştır.

   

Dolaşıma açılan bu bölge, sâhil kesimine paralel Demokrasi Caddesi’dir. Bölgeyi ziyârete gelenler kimlik kartlarını giriş noktasındaki polise teslim ettikten sonra bölgeye girebilmektedirler. Maraş’ın ziyâreti sâdece bu cadde üzerinde yapılmakta, caddeyi çevreleyen otel vd. binalara giriş yasağı bulunmaktadır. Ki, bu binalar hâlen yıllar öncesinin terk edilmişliğini yaşamaktadır!

  

Unutulmasın ki, burası hâlen askerî bölge statüsündedir. Bu sebeple bölgede çeşitli mülkleriyle hak sâhibi olduklarını iddia edenlerin bu haklarına kavuşabilmeleri için bölgenin önce askerî bölge statüsünden çıkarılması gerekir. Zâten bölgedeki hak sâhiplerinin de Lefkoşa’da bulunan Taşınmaz Mal Komisyonuna başvurmaları istenmiştir.

      

1974 sonrasında askerî bölge ilân edilen Kapalı Maraş'a 2020'ye kadar özel izinle girenler dışında sâdece Birleşmiş Milletler görevlileri ve TSK mensupları girebilmişti.

    

 Rum tarafı, Kapalı Maraş Bölgesinin ziyâretçilere açılmasını BM kararlarını ihlal ediyor gerekçesiyle BM’ye şikâyet etmiş; BM Güvenlik Konseyi de konuyla ilgili olarak, bölgenin anlaşma olmadan yerleşime açılamayacağını bildirmiştir.

   

Ancak 8 Ekim 2020 de Maraş bölgesinin sâhildeki bölümü açıldığında da KKTC’nin tezi: Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu (BMGK) kararı özel mülklere insanların yerleştirilmesiyle ilgili olduğu için ve özel mülkler şu an açılmadığından, kararı ihlâl etmedikleri yönünde olmuştur.

  

 Türk Dışişleri Bakanlığı da: ‘Bölgenin statüsünde bir değişiklik yapılmamaktadır. Dolayısıyla, bu kararın BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır.’ açıklaması yapmıştı.

 

Sonuç olarak şu anda Maraş bölgesinde durum budur. Ancak Maraş’ın %3,5’luk da olsa bir bölgesinin dolaşıma açılması; gerek Türkiye, gerekse KKTC açısından politik yönüyle çok önemli bir avantajın Türk tarafına geçmesini sağlamış, Rum tarafının en güçlü kozlarından biri olan Maraş konusundaki çözümün bundan sonra mevcut durum üzerinden yapılabileceği yönünde dünya kamuoyuna önemli bir mesaj verilmiştir.

 

Çetinoğlu: Petrol ve gaz araştırmalarında son durum nedir?

  

Çilingir: Bu konu şu an itibâriyle stabil bir durumdadır. Ancak son yıllarda Akdeniz’de yaşanan bu enerjiye odaklı milletlerarası hamleleri analiz ettiğimizde şu durumla karşılaşırız: Doğu Akdeniz'de zengin hidrokarbon rezerv yataklarının keşfedilmesi, kıyıdaş ülkeler arasında hem yeni işbirliği alanları hem de ittifaklar kurulmasına sebep olmuştur. 

  

İsrail'in Tamar ve Leviathan, Mısır'ın Zohr ve Kıbrıs'ın Afrodit yataklarında bulduğu doğalgaz rezervlerinin çıkartılıp boru hatları aracılığıyla Avrupa pazarına taşınması hedefinde birleşen bu ülkeler, Yunanistan'ın da katılımıyla yeni mahallî işbirliği platformları oluşturmuştur.

    

2019 yılının Ocak ayında Kahire'de bir araya gelen Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin ve Mısır, Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nu kurduklarını ilan etmişlerdir. Bu forumun amacı bölgesel kaynakların üretimi, tüketimi ve pazarlanması süreçlerinde işbirliği yapmak ve Doğu Akdeniz'i yeni bir enerji üssüne dönüştürmek olarak açıklanmıştır.

    

Bu sürece paralel olarak Kıbrıs, Yunanistan ile birlikte Mısır, İsrail ve Ürdün'le ayrı ayrı üçlü işbirliği oluşumları kurarken, hem ABD'nin hem de Avrupa Birliği (AB)'nin güçlü desteğini de almıştır.

    

Bu gelişmeler, Doğu Akdeniz'in önde gelen ülkelerinden biri olan Türkiye ve Kıbrıs adasının bir parçası olan Kıbrıs Türklerinin izolasyonuna sebep olmuştur.

    

Kıbrıs'ı zâten bağımsız bir devlet olarak tanımayan Mısır ve İsrail ile ilişkileri son derece gergin olan Türkiye, ekonomik ve siyâsî haklarını korumak için daha yüksek sesle görünür olma politikasına yönelmişse de; Yunanistan, Kıbrıs ve İtalya'nın AB üyesi olması, Doğu Akdeniz'de ABD, Katar, Fransa gibi ülkelerin büyük petrol şirketlerinin yer alması Türkiye'nin daha da yalnızlaşmasına neden olmuştur.

    

Türkiye, bu sebeple, Kıbrıs meselesinin çözümünde tek yetkili olan BM'nin bu süreçte daha çok ses çıkarmasını talep etmesine rağmen, bugüne kadar BM’den böyle bir ses yükselmiş değildir.

 

Çetinoğlu: Kıbrıs'la alâkalı yürürlükteki statünün lehimize ve aleyhimize olan yönleri nelerdir?

 

Çilingir: Her ne kadar 1974 yılında adadaki statü, ada hayatı bağlamında değişmiş olsa da milletlerarası camia böyle bir gerçeği kendi menfaatlerine aykırı olduğu için kabul etmemekte, adanın kuzeyini işgal edilmiş tanınmayan bölge, güneyini ise adanın resmi hükümetinin olduğu AB’ye üye bölge olarak kabul etmektedirler!

    

Bu sebeple 1960 yılında Londra-Zürih anlaşmaları çerçevesinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasaya dayalı statüsü milletlerarası camiaya göre değişmiş değildir!

      

Kıbrıs Cumhuriyetinin anayasa temelli kurucu ortağı olan Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılma çabalarını, 1963 yılında ortaklık haklarının Cumhurbaşkanı Makarios tarafından gasp edilmesini görmezden gelen BM ve dünyâ devleri Kıbrıs adasının resmî hükümeti olarak hâlen GKR kesimini tanımaktadırlar

     

Dolayısıyla Türkiye ve KKTC adada çözüm için bugüne kadar devam ede-gelen bütün müzâkereler sürecinde bu haksız uygulama ile mücâdele etmiş, Kıbrıs’ta milletlerarası anlaşmalarla kazanılmış hukukî haklarımızı, târihten gelen bağlarımızı böylesi bir ortamda savunmaya çalışmıştır.

    

Kıbrıs konusunda yaşanan her gelişme ne yazık ki, Türkiye ve adada yaşayan soydaşlarımız aleyhine gelişmiş, adalı Rumlar AB’ye üye olurken, Türkiye, ve Kıbrıs Türkleri Avrupa’nın çatısı altına alınmamıştır.

    

Bugüne kadar adada çözüm gerçekleşmemişse eğer, bunun baş sorumlusu Rum tarafıdır. Çünkü Türkiye ve Kıbrıs Türkü her müzâkere döneminde üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, verilebilecek bütün tâvizleri görüşmekten kaçınmamıştır.

  

Bu konuyla ilgili çok önemli bir gerçeği târihe not düşmek gerekirse, Kıbrıs’ta yıllar boyunca süregelen her baskıya direnerek kendi devletini kuran bir millet olan Kıbrıs Türkü; adada çözüme destek vermek maksadıyla 2004 yılında Annan Planına dahi ‘evet’ diyerek kendi kurdukları devletten dahi vazgeçmişler ama Rum tarafı çok önemli tâvizler elde ettikleri bu plana bile hayır demiştir.

   

Aslında Rumlar, Kıbrıs konusunun çözümünde ortaya koydukları olumsuz davranışlarıyla Kıbrıs Türk tarafına iki defa çok önemli iyilik yapmıştır.

     

Bunlardan birisi Annan Planında, diğeri ise Temmuz 2017 deki Crans Montana görüşmelerinde takındıkları tutumdur.

    

Eğer bu iki süreçten birisinde çözüm adına Türkiye ve KKTC yönetiminin vermiş olduğu tâvizleri Rum tarafı da kabul ederek bu çözüm planlarından birisine evet deselerdi; bugün Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları konusunda hiçbir hak iddia demeyeceğimiz gibi, Türkiye’nin milletlerarası sulara açılan yegâne penceresi olan Kıbrıs adası da elimizden gitmiş olacaktı. Büyük Önder Atatürk’ün yıllar önce ‘Kıbrıs adasına dikkat edin’ demesi bu yüzden boşuna değildir.

   

Dolayısıyla Kıbrıs’taki mevcut statü, milletlerarası arenada aleyhimize olsa da, millî statümüzde lehimize sürmektedir.

   

Şurası da değişmez bir gerçektir. Millî dâvâlar uzun solukludur. Böylesine uzun dâvâları kazanabilmek sabır ister. Güçlü olmayı gerektirir. Türkiye’de Kıbrıs Milli Dâvâmızı savunacak gücü ile ada üzerinde elde edilmiş hukukî ve târihî kazanımlarımızı kaybetmeme kararlılığındadır.

    

38 yıldan beri her kurumuyla dimdik ayakta duran KKTC günden güne güçlenen ekonomisi, turizm cenneti olmanın avantajı ile bir gün ama bir gün mutlaka milletlerarası camia tarafından tanınacaktır.

 

Çetinoğlu: Yeni bir düzenlemeden kazançlı çıkabilir miyiz? 

   

Çilingir: Bana göre adada şu an itibâriyle yapılabilecek yeni bir düzenleme bulunmamaktadır. Yeni bir düzenleme yapılabilmesi için tarafların kabul edebileceği bir çözüm modeli gerekir ki. Rum tarafı adanın yönetimi kendisine bırakılmadığı sürece önerilen hiçbir yeni düzenlemeye evet dememekte, Kıbrıs Türklerine de azınlık haklarından bir fazlasını dahi vermemektedir. Bu sebeple Rum tarafının evet demediği, milletlerarası camianın kabul etmediği bir düzenlemeden kazançlı çıkmamız mümkün değildir.

 

Çetinoğlu: Mevcut statüyü korumak daha mı uygun olur?

    

Çilingir: Dördüncü sorunuzla bağlantılı olarak bu sorunuza verebileceğim cevap şu olacaktır: Hâlen adada mevcut statüyü korumakla birlikte; Kapalı Maraş Bölgesinde yapılan bir açılım gibi; Türkiye ile iyi ilişkiler içinde bulunan ülkelerden Meselâ: Azerbaycan, Pakistan, Bangladeş ve Türk Cumhuriyetlerinden bir veya bir kaçı tarafından KKTC’nin tanınması adada mevcut statünün değişmesi yönünde olumlu bir gelişme sağlayacak, taraflar arasında çözüm adına yapılan görüşmelerde her defasında müzâkere masasını deviren, veya kaçan taraf olan Rumlar üzerinde önemli bir baskı oluşturacaktır.

  

Tabii ki, öylesi bir gelişme ancak anavatan Türkiye’nin gayreti ve bu yöne atacağı cesur adımla olabilir.

 

Çetinoğlu: Yunanistan'ın Ege’de bulunan ve bize ait olan kayalıklarda askerî tesis kurduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    

Çilingir:Evet, Yunanistan egede bulunan adaları askerî üs bölgesi hâline getirmiştir. Şu anda 18 ada silahlandırılarak cephânelik hâline getirilmiştir.

       

Limni, Midilli, İstanköy ve Rodos adalarına Türkiye'ye karşı jet harekâtı için havaalanı inşa edilmiş ve savaş uçakları yerleştirilmiştir.

Dolayısıyla Türkiye'ye karşı potansiyel tehdit vardır. Türkiye bu konuda Atina'ya nota vermiş. Fakat Yunanistan hükümeti NATO üyesi bir ülke olmasına rağmen milletlerarası anlaşmaları hiçe saymış, geri adım atmayarak her defasında gerginliği tırmandırmıştır.

   

Türkiye, egemenliğini tehdit eden bu sorunu çözmek için milletlerarası haklarını kullanmak durumundadır.

    

Türkiye, Milletlerarası Adâlet Dîvânı dâhil, karşılıklı olarak mutabık kalınacak her çözüm yoluna açık olduğunu ve meseleyi barışçı yollarla çözülebileceği mesajını Atina'ya her defasında vermiştir.

     

Nitekim 2002-2016 yılları arasında Yunanistan ile görüşmeler yapılmış Yunanistan'ın uzlaşmaz tavrından dolayı görüşmeler sekteye uğramıştır.

   

Türkiye eninde sonunda adaların statüsünü ve silahlandırılma sorununu milletlerarası mahkemelere taşıyacak, Yunanistan da 1947 Paris Antlaşması'nın hükümlerine uymak mecbûriyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Konuyla ilgili mesajınızı lütfeder misiniz?

  

Çilingir: Kıbrıs’taki haklılığımızı ne yazık ki, bugüne kadar dünya kamuoyuna yeterince anlatamadık. Bence üzerinde durulması gereken en önemli husus budur.

     

Bu sebeple adada yaşanan problemin; adalı Türklerin anayasaya dayalı kurucu ortağı olduğu Kıbrıs Cumhuriyetinden 1963 yılında Rumlar tarafından dışlanmasıyla başladığını. 1963’ten 1974 yılına kadar Rumlar tarafından yapılan acımasız insanlık dışı uygulamalara mâruz kaldığını dünya devletlerine türlü etkinliklerle anlatmamız gerekir.

    

Rum tarafı bu yönde çok önemli aşamalar kat etmişler, ABD temsilciler meclisini etkileyecek kadar önemli yol almışlardır. (Bkz. ABD Temsilciler Meclisi 28 Eylül 2010 târihli karar tasarısı)

  

Kıbrıs meselesinin Rumların iddia ettiği gibi 1974 yılında Türkiye’nin adaya çıkması ile başlamadığını, 1963 yılında Rum tarafının uygulamaya koyduğu ACRİTAS planı ile Kıbrıs Türkünün topyekûn imha edilmek istenmesi ile başladığını, Kıbrıs Cumhuriyetinin 15 Temmuz 1974 târihinde adada gerçekleştirilen bir darbe ile ortadan kaldırılarak adanın Yunanistan’a bağlanmak istendiğini, bu darbenin Yunanistan’da bulunan askerî cunta yönetimince planlandığını dünya kamuoyuna en etkili biçimde anlatılmalı, Rumların Türkiye’nin adada ‘işgalci’ olduğu propagandası bu anlatımlarla çökertilmelidir.

    

Şu anda dahi Rum tarafının Kıbrıs Türklerine uygulamış olduğu her türlü insanlık dışı ambargolar, Güney Kıbrıs Rum  (GKR) yönetiminin adada yaşayan Kıbrıs Türklerine hayat hakkı tanımadıklarının en çarpıcı delilidir.

    

Unutmayalım ki, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesiminin değişmeyen, değişmeyecek olan tek bir hedefi vardır: Bu hedef; Türk askerinin adadan çıkarılması, Türkiye’nin garantörlük hakkının yok edilmesi, önünde sonunda Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasıdır!

  

Bu amaç uğruna 1878’den beri vermiş oldukları bu târihî mücâdelenin arkasında; dün olduğu gibi bugün de Hıristiyan âlemi vardır, yarında onlar olacaktır. (Bkz. KIBRIS ‘Yes Be Annem’)

  

Ancak bu şımarık ikilinin arkalarındaki güç ne olursa olsun; bu ikilinin hiçbir zaman değişemeyecek olan bu hedefinin karşısında da dimdik duran Türkiye-KKTC ikilisi vardır.

   

Târihî gerçekler zamanın vicdanıdır. Ben bugüne kadar yazdığım her kitapta, kaleme aldığım her makalemde târihî gerçeklere hep sâdık kaldım.

  

Sorularınıza vermiş olduğum cevaplarım da târihi gerçeklerin ta kendisidir.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan'ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı...

 

O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan 'Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında' görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs'ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, 'Gazi' unvanı ile nurlandırılarak Türkiye'ye döndü.

 

1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns'ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı.

 

Bu uzun süreçte 'millî dâvâmız' olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış tarihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir.

 

T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995), Girne'den Doğan Güneş (1997), Unutanlar, Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004), Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006), Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007), Tarihten Gelen Çığlık (2010), Kıbrıs / Yes Be Annem (2002-2016) ve O Gece (2019) ve ‘Ölmek Var, Dönmek Yok / Türk Mukavemet Teşkilâtı (2021)  isimli kitaplarıyla;

 

Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: 10’ların İzleriyle Türkiye (2014), Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015)  isimli kitapları da bulunmaktadır...

 

Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde, görevine devam etmektedir.

 

Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır.

 

Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013'de Van'da yaşanan büyük depremden sonra Van'ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM'nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM'nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.