IMG-LOGO
Röportaj

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor: (2)

20 11 2021

‘Bizim Yûnus, Türk Milleti’nin Adı-Sanı Yok Olmasın Diye,  İlâhî İrâde Tarafından Gönderilmiş Bir Millî Mürşidtir.’

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre’nin yaşadığı dönemdeki Türk milletinin durumuna bir göz atalım mı?

 

Yaman Arıkan: Geriye doğru târihin derinlikleri, dillerini ve millî kültür ve millî rûhlarını kaybettikleri için kaybolup giden milletlerle doludur. Bizim târihimizde de devletimizin mâddî-fizîkî ayağının yıkılış ve çöküş hâlleri az değildir. Fakat ekseriyetle dil ile millî kültür ve millî rûh diri, canlı ve ayakta kaldığı için mâddî-fizîkî varlığı kısa zamanda yeniden toparlamak, her seferinde mümkün olmuştur. Yine, târihte, ma’nevî ayağımızı yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz devirler de vardır. Türklüğün ölüm-kalım devirleri diyebileceğimiz bu devirlerden biri de Yûnus’un devridir.

 

Yûnus, Türk Milleti’nin Anadolu’da mâddî-ma’nevî büyük sıkıntı ve kargaşalıklara düştüğü bir devirde yaşadı. Batıdan gelen ve iki asra yakın bir zaman diliminde dalgalar hâlinde devam eden haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, Türk Yurdu Anadolu’da devletimizi sarsmıştı. Vâkıâ, cengâver Selçuklu Hâkanları ve Türk Halkı, haçlı-Hıristiyan çapulcularının büyük bir kısmına Anadolu’yu mezar etmişti. Ama savaş savaştı. Yapacağı yıkım ve tahrîbâttan kaçınılamazdı.

 

Çetinoğlu: Batıdan Haçlı ordularının tahribatı onarılamadan, doğudan gelen Moğollar Anadolu’daki Türk varlığı için büyük bir tehlike oluşturuyordu.

 

Arıkan: Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzlarının meydana getirdiği yıkım ve tahrîbâtın izleri henüz tam olarak silinmemişken, Türk Yurdu Anadolu, bu sefer de doğudan gelen bir tecâvüz ve taarruz hareketiyle karşı karşıya kaldı. Bu da, putperest Moğol tecâvüz ve taarruzuydu. İşte, bu iki tecâvüz ve taarruz, sınırları bir zamanlar doğuda Kaşgar’a, batıda Marmara sâhillerine dayanan, ancak, daha sonraları Anadolu’ya hapsolmuş bulunan Selçuklu Türk Hâkanlığını mâddî-fizîkî olarak çökme noktasına getirdi. Öyle ki, 13. asrın sonlarında, mâddî-fizîkî olarak ortada gerçek ma’nâda devlet kalmamıştı. Ülkede tam bir kargaşa hâkimdi. Gücü yeten yeteneydi. Halk; önce haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, daha sonra da Moğol baskınları netîcesi hem kırılmış, hem de yok-yoksul duruma düşmüştü. Nitekim, Yûnus, Türk Milleti’nin içine düştüğü o acıklı ve bunalımlı devreyi, âdetâ bir feryâd-figân hâlinde bize aksettirmektedir. Dinleyelim:

 

 

Müslümanlar Müslümanlar,

Bu ne acep zaman oldu?

İşâreti bilenlere

Kıyâmetten nişân oldu!

 

Ecel bir sel olup geldi,

Ömür harmanını deldi,

Bu ibret cümle Hakk’dandır,

Bahâne bir çıban oldu!

 

Ana, oğul diye ağlar,

Oğul, kardeş diye göyner,

Kız, ana ciğerin dağlar,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

İşitirdik âlimlerden,

Kıyâmet vasfını her dem,

Eğer âkıl isen hâlin,

Sana küllî ayân oldu!

 

Her kande kim varır isem,

Figân günü gelir bana.

Sanasın kim her mahalde,

Kılıç oynar kıran oldu!

 

Şol evler kim düğün gibi,

Galabası kesilmezdi.

Bugün kim ben anı gördüm,

Söyünmüş bir kovan oldu!

 

Ey bîçâre Yûnus sen bil,

Bu dünyânın vefâsı yok.

Sana dahi gele bir gün,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları ve putperest Moğol baskınları netîcesi, ‘analar oğul diye ağlar, oğullar kardeş diye göyner’ olmuştu. Bir zamanlar, her yaştan insanların cıvıldadığı yuvalar, hâneler, âile ocakları,… şimdi, sönmüş yâni arıları kırılmış boş birer kovan hâline gelmişti. Her yerde feryâd-figân vardı. Bu durum, meselenin mâddî-fizîkî boyutuydu. İşin bir de ma’nevî, rûhî ve kültürel boyutu vardı ki, asıl tehlike de o idi. Zîrâ, devrin bir kısım aydınları ve bazı yöneticileri, Türkçe ve millî kültür bahsinde gaflet, dalâlet ve hattâ hıyânet içindeydiler. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Bilhassa Anadolu Selçuklu hâkanlığımızın son devirlerinde; Türkçe, millî kültür ve millî irfân bahsinde iş o noktaya gelmişti ki, saray ve çevresinde Farsça konuşuluyor, Farsça yazılıp çiziliyordu. Yazışmalar Farsça yapılıyordu. Üstelik, Türkçe horlanıyor, ayak ( avâm ) takımının konuştuğu dil olarak görülüyordu. Medrese, âdetâ “kaale-yekuulü”den başka bir şey tanımıyordu. Türk’ün Şehnâmesini yazacak çapta bir dâhî olan koca Mevlânâ, yaşadığı Türk denizi içinde, şiirlerini Türkçe değil, Acemce (Farsça) söylüyor, Acemce yazıyordu. ‘Türk Denizi’ ifâdesini bilhâssa kullandık. Zîrâ o devirde, doğuda Kaşgar, hattâ Çin Seddi ile batıda Marmara Denizi sâhilleri arasındaki coğrafyada Türkler hâkimdi. Öyle ki, devrin bir Ermeni tarihçisinin ifâdesine göre; Anadolu, karınca yuvaları gibi Türk kaynıyor, dünyâ Türklere âdetâ dar geliyordu. Yâni, mülakatımızın baş tarafında da ifâde ettiğimiz gibi, Kaşgar ile Marmara sâhilleri arası, âdetâ, Türklerin kaynaştığı bir Türk denizi idi. Ahâlînin kahir ekseriyeti Türk idi ve Türkçe konuşuyordu. Ordu komutanları ve devletin yöneticileri Türk idi ve Türkçe konuşuyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, Mevlânâ ve çevresi, akıl almaz bir mantıkla, Türk yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma garâbetini gösterebiliyordu.

 

İşte Yûnus; devrinin bazı yöneticileri ile bir kısım aydınlarının bilerek veya bilmeyerek Türkçe’nin, millî kültürün, millî irfânın ve millî rûhun yok olmasına yol açtıkları böyle felâketli bir devirde gelmiş ve ufukları karartılmak istenen Anadolu Türklüğünün üzerine bir güneş gibi doğmuştur. Daha doğrusu, ilâhî irâde onu, ‘Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın’ diye, batı Türklüğüne bir millî mürşit olarak göndermiş, o da, Türk Yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma garâbetini gösteren Mevlânâ ve benzerlerine karşı Türkçe haykırmıştır. Hem de, dağdaki çoban ile, okuması yazması bile bulunmayan ninelerin dahi anlayabileceği bir Türkçe ile:

 

 

Taşdın yine deli gönül,

Sular gibi çağlar mısın!

Akdın yine kanlı yaşım,

Yollarımı bağlar mısın!

 

Nidem elim ermez yâre,

Bulunmaz derdime çâre,

Oldum il’imden âvâre,

Beni burda eyler misin!

 

Yavu kıldım ben yoldaşı,

Onulmaz bağrımın başı,

Gözlerimin kanlı yaşı,

Irmak olup çağlar mısın!

 

Karlı dağların başında,

Salkım salkım olan bulut,

Saçın çözüp benim için,

Yaşın yaşın ağlar mısın!

 

Esridi Yûnus’un canı,

Yoldayım illerim kanı,

Yûnus düşde gördü seni,

Sayru musun sağlar mısın!

 

Bunları BİZİM YÛNUS söylüyor. Sırf mûsikîden ibâret bu hârika Türkçe’yi BİZİM YÛNUS kullanıyor. Ne zaman? 13. asırda. Yâni zamanımızdan yedi asır önce. Nasıl bir devirde? Türkçe’nin küçümsendiği, horlandığı, aşağılandığı, ayak takımının konuştuğu dil olarak görüldüğü bir devirde. Bazı yöneticilerle bir kısım aydınların, bu güzelim Türkçe’yi bırakıp da Acemce’ye tapulandıkları, Türkçe’den başka bir dil konuşmayan millete rağmen Acemce yazıp Acemce söylemekte ısrâr ettikleri bir devirde. Türkçe’nin saf dışı bırakıldığı; millî kültürün, millî irfânın, millî şuur ve bilincin, millî rûhun,… yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu bir devirde. İşte bu sebeplerle diyoruz ki:

 

- Yûnus, Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın diye böyle bir devirde, ilâhî irâdece gönderilmiş bir MİLLÎ MÜRŞİD’dir.

 

Türk Milleti olarak bizim millî varlık ve bekamızın iki temel direği, iki temel istinâtgâhı, iki temel dayanağı vardır. Bunlardan biri ve birincisi dilimiz TÜRKÇE’dir. İkincisi de dînimiz İSLÂMİYET’dir. Türkçe bizim canımızdır, rûhumuzdur, hayât damarımızdır, hayât kaynağımızdır. Bizi Türk olarak yaşatan esas ve temel unsur odur. Nasıl ki rûhsuz-cansız beden için hayât düşünülemezse, yaşama düşünülemezse ve hayât mefhûmu tasavvur edilemezse, aynen bunun gibi, Türk Milleti için de, Türkçe’siz, Türk olarak yaşamak ve varlığını devam ettirmek düşünülemez. Bir beden rûhsuz-cansız kalmışsa yâni rûh bedenden çıkıp gitmişse, artık o bedene ‘insan’ denmez. Bil’akis, ‘ölü’ denir, ‘cesed’ denir, ‘na’ş’ denir. Ona tekrâr insan denmesi, ancak rûh tekrâr bedene geldiği takdirde mümkündür. Yâni rûhun ayrılmasıyla beden ölür, yaşaması imkânsızlaşır. İşte beden için rûh ne ise, Türk Milleti için Türkçe de odur.

 

Sözümüzün başında, istesek Yûnus’un misyonunun ne olduğunu bir tek cümle ile hemen ifâde edebileceğimizi söylemiştik. İşte, ‘Yûnus’un misyonu neydi?’ sorusunun tek cümlelik cevâbı:

 

- Millî varlık ve bekamızın iki temel direği olan DİLİMİZİ ve DÎNİMİZİ olabildiğince sağlamlaştırmak!...

 

Oğuz Beyefendi bir mülâkatta, Yûnus’un misyonu hakkında verilebilecek bilgilerin özünü verdiğimizi sanıyorum. Okuyucularımız, bu konudaki daha geniş bilgiyi “BİZİM YÛNUS” isimli eserimizde bulabileceklerdir. Şimdi, varsa diğer sorularınızın cevâbına geçebiliriz.

 

Çetinoğlu: Efendim daha pek çok sorumuz var. Onlardan biri de şu:

 

Yûnus’un; Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî ile birlikte Pîr-i Türkistân Ahmed Yesevî’nin yönlendirmesi ile Anadolu’ya geldiği söylenir. Aynı şekilde, Sarı Saltuk’un da Balkanlara gönderildiği belirtilir. Bu konuda inandırıcı bilgiler var mı?

 

Arıkan: Evet. Ahmed Yesevî’nin menkıbevî hayâtını anlatan eserlerde bu tür iddiâ ve ifâdeler vardır. Bu husûsta, günümüzde dillerde dolaşan aynı söylentilerin kaynağı da o eserler olsa gerek. Ancak, bu konuda bir noktaya hemen dikkat çekmemiz gerekiyor. Menkıbe, târih demek değildir. İşte, adı üstünde menkıbedir; yâni hikâyedir, destândır. Binâen’aleyh, ortada belge niteliğinde müşahhas deliller yoksa, iddiâ edilen husûsun doğruluğu havada kalır. Esâsen, menkıbevî hayât, târihî bir şahsiyetin târihî-takvim hayâtında belirsizlikler bulunduğu takdirde devreye girer. Nitekim, Ahmed Yesevî’nin târihî-takvim hayâtında da çok büyük belirsizlikler bulunduğu için menkıbevî-destânî hayâtı devreye girmiştir. Târihî büyük şahsiyetlerin menkıbevî-destânî hayâtları, umûmiyetle onların bağlıları ve müntesipleri tarafından yazılır. Bunu yaparken de, hemen hemen hiçbir ölçüleri yoktur.

 

Bütün bunlardan başka, Ahmed Yesevî, mîlâdî 12. asrın ortalarında vefât etmiştir. Mevlânâ, Yûnus ve Sarı Saltuk ise 13. ve 14. asırlarda yaşamış şahsiyetlerdir. Bu durumda, Ahmed Yesevî’nin onları yönlendirmesi nasıl düşünülebilir? İlmî zihniyet ve araştırmanın iyice yerleşmediği ülkemizde ve benzeri ülkelerde, böyle meselelerde ekseriyetle işin kolayına kaçılır ve meseleler sığ ve derinliksiz îzâh ve açıklamalarla geçiştirilir. Şimdi biz, gerek Ahmed Yesevî’nin gerekse diğer üç büyük şahsiyetin yaşadıkları târih îtibâriyle, Pîr-i Türkistân’ın onları yönlendirmesinin bahis konusu olamayacağına bir nokta koyalım ve meselenin özüne ve esâsına gelelim:

 

Biraz önce, Yûnus’un misyonunu tespit ederken Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancından söz etmiştik. Buna göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli idi. Bildiğiniz gibi, bu inanç, ‘Î’lâ-yi Kelime-t-ullah, Kızıl Elma, Nizâm-ı Âlem Ülküsü’ gibi ifâdelerle dillendirilir. Geçmiş asırlarda, bu millî inanç, sâdece devletimizin yöneticilerinde değil milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Nitekim, daha Osmanlılar devrinde bile, herhangi bir şekilde pâdişâhla karşılaşan bir halk topluluğunun, hep bir ağızdan, ‘Kızıl Elma’ya, Kızıl Elma’ya!’ diye tempo tuttuğunu târih kitapları yazmaktadır. Bazılarının sandığı gibi, gidilecek o yerde, bir ‘Kızıl Elma’ yâni ‘Altın Elma’ falan yoktur. Türk halkı, pâdişâhına karşı, rûhunda yaşattığı o târihî millî inancını haykırmaktadır. Yine bazılarının sandığı gibi, Türk fetihlerinin özünde itici güç, ‘cihangîrlik sevdâsı’ değildir. Öyle olmadığı içindir ki, fethedilen ülkelerin halkı, önce o güne kadar başlarında bulunan zâlim imparator, kral, derebeyi ve tekfurlardan kurtarılmış, sonra da insan haysiyetine yakışır nizâm-intizâm ve düzen te’sîs edilmiştir. Kısacası, Türk fütûhâtının rûhlardaki itici gücü, ülkeler fethetmek ve cihangîrlik sevdâsı değildir. Bil’akis, yeryüzünde ilâhî nizâm-intizâm-düzen ve adâleti te’sîs edip yaşatmaktır. Bunun içindir ki, yeryüzünün neresinde bir küfür ve zulüm merkezi varsa orayı ‘Kızıl Elma’ ilân etmiş ve kendisine hedef seçmiştir. Bu arada, ülkeler fethedilirken, Türk Hâkanlarının, ‘Maksadımız kuru mülk kavgası değildir!’ sözünü sık sık tekrârladıklarını da unutmamak gerekir. Hâlbu ki, meselâ Makedonya’lı İskender ile Napolyon’un fetihlerinde itici güç, insan haysiyetine yaraşır nizâm-intizâm ve düzen kurmak değil, bil’akis, cihangîrlik sevdâsı ve fethedilen ülkelerin halkına cebir ve tahakkümle hükmetme emel ve arzusudur.

 

Biraz önce belirttiğimiz gibi, yerleşik târihî millî inancımız, o devirlerde sâdece devletimizin yöneticilerinde değil, milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Millî inancın gereğini yerine getirmek, başta ordu ile yöneticilerin vazîfesi olmakla berâber, seçkin bazı erenler, ermişler ve alp erenler, o ülke insanları arasına girerek bu vazîfeyi kendi çaplarında münferiden de yapıyorlardı. Târihimizin geçmiş asırlarında bunun müşahhas ve canlı örnekleri pek çoktur. Bu, hasbeten lillâh, gönüllü olarak ve kendi çapında yapılıyordu. Bunun için, birilerinin onu yönlendirmesi de gerekmiyordu. Zîrâ onlar, bu yerleşik târihî millî inancın bizzât şuûrunda idiler. Târihimizin o devirlerinde bu vazîfeyi münferiden yapan pek çok erenlerimiz, ermişlerimiz, alp erenlerimiz vardır. Bunların büyük bir ekseriyeti, atalar yurdumuz Türkistân’dan, sırf bu mukaddes vazîfeyi îfâ edebilmek için kopup gelmişlerdir. Nitekim, ünlü mütefekkir şâirimiz Yahyâ Kemâl Beyatlı, Sarı Saltuk’un bu maksatla atalar yurdumuzdan kopup gelişini mısrâlarına taşımıştır:

 

 

Geldikdi bir zaman Sarı Saltuk’la Asyâ’dan,

Bir bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sarkarya’dan.

 

 

(İkinci Bölümün Sonu. Üçüncü Bölüm 28 Kasım 2021 Pazar Günü Verilecektir.)