IMG-LOGO
Röportaj

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor:

13 11 2021

Bizim Yûnus, Yeni Sağılmış Süt Gibi Temiz, Su Gibi Aziz Ve Mübârek Bir İnsandır.’

 

(07 Haziran 2021 Târihinde ebedî âleme yolcu etiğimiz Merhum YAMAN ARIKAN ile vefatından önce yapılan mülâkat)

 

Oğuz Çetinoğlu: Hayatınızın 40 yılını Yunus Emre araştırmalarına hasrettiniz. Meydana getirdiğiniz eser, inşallah yakında gün ışığına çıkacak. Bu eserinizle, Yunus Emre hakkında en kapsamlı çalışmaya imza atmış bir kişi olarak uzmanlığınız tescillenecek. Bu sebeple röportajımızın konusu Yunus Emre olmalı.

 

Okuyucularımıza Yunus Emre’nin şahsiyeti hakkındaki belirlemelerinizden söz eder misiniz?

 

Yaman Arıkan: Oğuz Beyefendi, bilirsiniz, bir kişinin şahsiyetini, gerçekci bir gözle ve tam olarak belirtmiş olmak için onun şahsının husûsiyetlerini, özelliklerini, meziyetlerini, müsbet-menfî yönlerini,… ayrı ayrı sayıp dökmüş olmak gerekir. Bizde umûmiyetle, bir kişinin şahsiyeti belirtilirken, daha çok, müsbet yönleri üzerinde durulur; meziyetleri, fazîletleri ve müsbet yönleri sayılıp dökülür. Bir insan olması hasebiyle, menfî taraflarının da bulunabileceği hemen hemen hiç düşünülmez. Ancak, nâdir olmakla berâber, hiç şüphesiz, Allah’ın kullarının içinde, menfîliklerden arınmış şahsiyetler de vardır. Benim 40 yıllık berâberliğimde müşâhede ettiğim kadarıyla, Bizim Yûnus, menfîliklerden arınmış nâdir şahsiyetlerden biridir. Bu bakımdan, bu sorunuza cevap olarak onun şahsiyetini farklı bir yöntemle anlatma ihtiyâcını hissediyorum.

 

Bilirsiniz, Türkçe’mizde; bir şeyin temiz, arı, saf, pâk ve gıll u gışsız olduğunu belirtmek için, ‘süt gibi’ veya ‘süt gibi temiz’ ifâdelerini kullanırız. İşte, Yûnus’un şahsiyeti bahis konusu olunca benim zihnimde dâima ve hep bu ifâdeler yankılanır. Bu sebeple; onun husûsiyetlerini, özelliklerini, meziyetlerini, fazîletlerini, yüksek insânî hasletlerini teker teker sayıp dökmek içimden hiç mi hiç gelmez.

 

Yine, meselâ ‘su’ kelimesinin şümûlüne giren sulardan bazılarını hatırlayalım. Bilindiği gibi su, insan bünyesinin başta gelen en zarûrî ihtiyâç mâddelerinden biridir. Meselâ şehir şebeke suyu bir sudur. Bununla berâber, içme suyu dediğimiz diğer sulardan birine sâhipseniz, ondan içmeyi tercîh eder, şehir şebeke suyunu içmek istemezsiniz. Hâlbuki o da sudur. Şurada-burada öyle çeşmeler veya kaynaklar vardır ki, suları pek yavan ve kabadır. Mecbûr kalmadıkça onlardan içmez veya içmek istemezsiniz. Bu tip sular, halk ağzında ‘kaba’ kelimesiyle ifâde edilir. Deniz suyuna su değil diyemezsiniz. Deniz suyu da bir sudur. Bununla berâber, onu içmezsiniz veya içemezsiniz.

 

Bütün bunlardan başka, bazen Türk yurdu Anadolu’nun yalçın kayalı dağlarından veya çam ormanları arasından fışkıran öyle kaynak suları da vardır ki; içtikçe içeceğiniz, dönüp dönüp içeceğiniz gelir. Halk arasında, böyle sular için, ‘Âb-ı hayât gibi’ ifâdesi kullanılır. Bilindiği gibi, ‘Hayât Suyu’ ma’nâsına gelen Âb-ı hayât yâni Bengisu, içenleri çok uzun yıllar yaşamağa veya ölümsüzlüğe kavuşturan su olarak bilinir. İşte, Yûnus’un şahsiyeti bahis konusu olunca benim zihnime dâimâ ve hep, halkımızın Bengisu’ya yâni Âb-ı hayâta benzettiği o yalçın kayalı dağlardan veya çam ormanları arasından fışkıran o kaynak suları gelir. Bu arada, Yûnus’u tanıdıktan ve onunla 40 yıl berâberlikten sonra, sanki Bengisu ( = Âb-ı hayât )dan içmişçesine bahtiyârlık duyduğumu da cân ü gönülden ifâde etmek isterim.

 

Çetinoğlu: Yunus Emre, batılıların ‘misyon’ olarak adlandırdıkları anlamda, bir ‘özel görev’in temsilcisiydi. Bu özel görevi yorumlar mısınız?

 

Arıkan: Oğuz Beyefendi, kabul buyurursanız, önce sizi harâretle kutlamak isterim. Zîrâ, ‘Yûnus’ denince, birinci derecede ve evveliyetle bilinmesi gereken husûsa temâs ettiniz. Gerçekten, Yûnus’un misyonunu bilmeyen, gerçek ma’nâda O’nu anlamış olmaz. Bu bakımdan, daha sohbetimizin başında onun misyonuna temâs etmeniz fevkal’âde isâbetli olmuştur. Şimdi, önce bu Firenkçe kelimenin hem ma’nâsına, hem de kullanılış şekline kısa bir göz atalım. Daha sonra da ‘Yûnus’un misyonu’na geçelim.

       

Misyon, ‘Bir şahsa veya bir heyete verilen ve husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan vazîfe-görev-hizmet’ demektir. Firenkler, bilhâssa haçlı-Hıristiyanlar, kelimeyi bu ma’nâda kullanırlar. Türk halkının yabancısı olmayan ‘misyoner’ kelimesi de aynı kökten gelir. Misyoner, ‘Husûsî ve yüksek bir gâye ile vazîfeli kişi’ demektir. Haçlılar, özel sûrette ve ajanlık rûhuyla yetiştirdikleri adamlarını, Hıristiyan olmayan ülkelere bilhâssa Türk-İslâm ülkelerine çeşitli isim ve kılıklar altında salarlar. Bunların, gittikleri ülkelerdeki vazîfeleri yâni misyonları, başta Hıristiyanlık propagandası olmak üzere, o ülke halkı arasına fitne-fesât ve ayrılık tohumları saçmak, yerleşik inançları za’fa uğratmak, topluluklar arasında ihtilâflar çıkarmak ve kargaşalıklar oluşturmaktır. Misyonerin ta’rîfinde, ‘…yüksek bir gâye’ ifâdesini kullanmıştık. Görüldüğü gibi, uygulamadaki durum hiç de yüksek değil, bil’akis, ‘denî’ ve ‘alçak’. Hak dîndeki bir insanı yâni bir Müslüman’ı, bâtıl dîne yâni Hıristiyanlığa çekmek, temiz ve ma’sum halk arasında fitne-fesâd ve ayrılık tohumları saçmak, hak ve doğru inançları za’fa uğratmak, topluluklar arasında ihtilâflar çıkarmak ve kargaşalıklar oluşturmak, bütün bu denî ve alçak fiillere bir de  ‘…yüksek gâye’ kılıfını giydirmek, haçlıların cibilliyetlerinin îcâbıdır. Yâni onlar cibilliyetlerinin îcâbını yapmaktadırlar. Türk’ün vazîfesi ise, haçlının cibilliyetinin îcâbını Türk vatanında sergilemesine meydan ve fırsat vermemektir.

 

Firenkçe bu misyon kelimesinin Türkçe karşılığı, ‘vazîfe-görev’dir. Yûnus’un misyonu demek, ‘Yûnus’un vazîfesi-görevi’ demektir. Atatürk’ün misyonu demek, ‘Atatürk’ün vazîfesi-görevi’ demektir. Bunları biraz daha geniş şekliyle ifâde edersek, Yûnus’un misyonu dediğimiz zaman bu, ‘Yûnus’un husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan vazîfesi-görevi’ demek olur. Atatürk’ün misyonu dediğimiz zaman bu, ‘Atatürk’ün husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan vazîfesi-görevi’ demek olur.

 

Şimdi burada bir husûsa dikkat etmemiz gerekiyor. Misyoner, bir misyon yükleniyor. Yâni misyonerin uhdesinde bir misyon ( = vazife-görev ) bulunuyor. Fakat ona bu misyon, kendisini özel sûrette ajan rûhuyla yetiştirenler tarafından veriliyor. Gâzî Paşa ile Yûnus’un uhdesinde de birer misyon ( = vazîfe-görev ) bulunuyor. Fakat Yûnus da, Gâzî Paşa da, bir teşkîlât tarafından özel bir rûhla yetiştirilmedikleri gibi, uhdelerindeki misyonu herhangi bir teşkîlâttan almış da değiller. Onlara bu misyon ( = vazîfe-görev ) yücelerden veriliyor, yücelerden tevdî’ ediliyor. Bunu biraz sonra göreceğiz.

 

Şimdi gelelim Yûnus’un misyonunun ne olduğuna. İstesek, bunu burada hemen bir tek cümle ile ifâde edebiliriz. Fakat o zaman mesele, havada kalmış mücerred bir iddiâ olarak görülebilir. Bu sebeple, önce Yûnus’un misyonunu tescilleyen delilleri açık-seçik ortaya koyalım. Daha sonra da o tek cümlelik ifâdeyi görelim.

 

Yûnus’un misyonunun ne olduğunu anlamak, iki husûsun bilinmesine bağlıdır. Bunlardan biri, ‘Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancı’dır. Diğeri de, ‘Yûnus devrinde Türklüğün Anadolu’daki durumu’dur. Bu iki husûsu bâriz bir şekilde gözler önüne serdiğimiz an, Yûnus’un misyonunun ne olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

 

Yerleşik târihî millî inanca göre, ilâhî irâde, Türk Milleti’nin uhdesine cihanşümûl ve mukaddes bir vazîfe tevdî’ etmiştir. Kıyâmete kadar devam edecek olan bu vazîfe, ‘Î’lâ-yi Kelime-t-ullah’ veya ‘Nizâm-ı Âlem Ülküsü’dür. Buna göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfelidir. Nitekim; ulu ceddimiz, ilk büyük Türk Hâkanı Oğuz Han’ın, hâkan olur-olmaz dört bir yana yolladığı yarlığların üslûbu bu husûsu te’yîd eder mâhiyettedir. Oğuz Han, hâkanlık tahtına oturunca büyük bir toy ( = ziyâfet ) verir. Bütün Oğuz Beyleri ve halk oradadır. Yenilir, içilir. Toydan sonra Oğuz Han, beylere ve halka bir hıtâbede bulunur:

 

Ben sizlere oldum hâkan,

Alalım yay ile kalkan,

Nişan olsun bize buyan,

Kurt olsun bize uran,

Demir kargılar olsun orman,

Av yerinde yürüsün kulan,

Daha deniz daha müren,

Güneş bayrak gök kurukan!

 

Oğuz Han, kendi halkına îrâd etdiği bu hıtâbeden sonra, dört bir yana yâni yeryüzündeki diğer insan topluluklarına da yarlığ ( = emir, fermân, irâde, buyrultu )lar gönderir. Bu buyrultularda şöyle denilmektedir:

 

- Ben Türklerin hâkanıyım! Yeryüzünün dört bucağının hâkanı da olmam gerek. Sizden baş eğmek dilerim. Bana baş eğenleri dost edinirim. Baş eğmeyenleri düşman sayarak üzerlerine ordumla yürürüm!...

       

Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli tutulunca, onun adının ve sanının hiçbir zaman yok olmaması gerekir. İşte bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakk, Türklüğün yeryüzündeki millî varlık ve bekası tehlikeye düştüğü an; ‘Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın diye’ bir millî önder, bir millî mürşid, bir millî kahraman, bir millî âbide şahsiyet gönderir. Ulu ceddimiz Göktürk hâkanı Bilge Han, ilk büyük Türk hâkanı Oğuz Han’dan bu yana var olan yerleşik târihî millî inancımızın bu yönünü Göktürk Kitâbelerinde pek güzel dile getirir:

 

- Tanrı, Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın diye, önce babam İlteriş-Kutluk Hâkan’la annem Bilge Hâtun’u tahta oturttu. Türk Milleti’ne il ( = ülke, vatan, yurt ) verdi. Daha sonra, yine Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın diye, beni tahta oturttu!...

 

Görüldüğü gibi, gerek Göktürk Hâkanı’nın bu tesbîti, gerekse, bilinen ilk büyük Türk Hâkanı Oğuz Han’dan bu yana târihimizin akışı, yerleşik târihî millî inancımızın doğruluğunu te’yîd eder mâhiyettedir. Gerçekten, Türk Milleti, bugüne kadarki târihi boyunca pek çok bunalım  = buhrân)larla karşı karşıya kalmıştır. Fakat dikkat çekicidir, yine çok kerre, bunalımın atlatılmasında ümitlerin nerdeyse tamâmen kesilmek üzere bulunduğu bir sırada, ortaya çıkan ve milletin başına geçen bir millî önder, bâdirenin bertaraf edilmesine vesîle olmuştur. Târihimizin sînesinde işte bir de böyle millî önderler, millî mürşitler, millî kahramanlar ve millî âbide şahsiyetler bulunmaktadır. Bu silsilenin bilinen ilk büyük halkası, ulu ceddimiz Oğuz Han’dır. Şimdilik, son büyük halkası da Gâzî Mustafa Kemâl Paşa’dır. İkisi arasında, buhrânlı-bunalımlı devirlerde Türk Milleti’ne önderlik ve mürşitlik etmiş pek çok halka bulunmaktadır…

 

Öyle sanıyorum ki, ‘millî önder’ veya ‘millî mürşid’ denince, çoğumuzun aklına, sâdece devlet reîsi veya devlet yöneticisi, veyahut da ordu komutanı olarak milletin başında bulunmuş şahsiyetler gelir. Bu, doğru olmakla berâber, eksik bir değerlendirmedir. Zîrâ, biraz önce sözünü ettiğimiz; târihimizin millî önderleri, millî kahramanları, millî mürşitleri ve millî âbide şahsiyetleri silsilesinde, devlet reîsi veya yönetici veyahut da ordu komutanı olmadığı hâlde o silsileye dâhil olan şahsiyetler de vardır. Meselâ BİZİM YÛNUS bunlardan biridir. Gerçekten Yûnus, ne bir devlet reîsidir, ne bir devlet yöneticisidir, ne de bir ordu komutanıdır. Sâdece, kendi köşesinde, mütevâzîce ve mahviyetkârlık içinde hayât süren sıradan bir Türk evlâdıdır. Fakat bu hâl, onun zâhirdeki ve görünürdeki durumudur. Gerçekte ise o, Türklüğün çok bunalımlı bir devrinde, ‘Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın’ diye, ilâhî irâdece gönderilmiş bir ‘millî mürşid’dir, bir ‘millî önder’dir, bir ‘millî kahraman’dır, bir ‘millî âbide şahsiyet’tir. Şimdi, önce bunu îzâh edelim. Hemen peşinden de, Yûnus’un misyonunu anlamamızı sağlayan iki husûstan ikincisine yâni ‘Yûnus devrinde Türklüğün Anadolu’daki durumu’ bahsine geçelim.

 

Milletlerin veya devletlerin varlık ve bekaları, iki temel unsurun dâimî ayakta olmasıyla mümkündür. Bu iki unsurdan biri, o devletin mâddî-fizîkî varlığıdır. Diğeri de ma’nevî-kültürel varlığıdır. Devletin mâddî-fizîkî varlığı, başta vatan ( toprak ) olmak üzere müstakil idâre ve idârî teşkîlâttır. Eğer vatan (toprak ) elden giderse veya millî-idârî teşkîlât çökerse ortada devlet yok demektir. Vatan ( toprak ) ve millî-idârî teşkîlât, bir devletin ve milletin mâddî ayağıdır. Bir devletin ve milletin ma’nevî ayağı ise millî dil ( lisân ) ve ona bağlı olarak millî kültür ve millî rûhtur. Eğer millî dil yok olursa veya millî rûh ve millî kültür çökerse ortada yine devlet yok demektir. Kısacası, bir devletin iki ayağı vardır. Bunlardan biri, onun mâddî-fizîkî ayağıdır. Diğeri de ma’nevî-kültürel ayağıdır. Vatan ( toprak ) ve millî-idârî teşkîlât, o devletin mâddî ayağıdır. Dil ve ona bağlı olarak millî kültür ve millî rûh da ma’nevî ayağıdır. Bir devlete devlet denilebilmesi için, onun her iki ayağının da sağlam olması ve kendi iki ayağı üzerinde duruyor olması gerekir. İki ayaktan biri ortada yoksa, gerçek ma’nâda devlet de yok demektir. Hemen ifâde edelim ki, ehemmiyetçe ve hayâtiyetçe bu iki ayak birbirinden çok farklıdır. Diyebiliriz ki, dilden ve ona bağlı olarak millî rûh ve millî kültürden ibâret olan ma’nevî ayak, hayâtî ayaktır. Öyle ki, eğer bu ayak tamâmen çöker ve yok olursa, artık o devletin veya milletin tekrâr dirilip ayağa kalkması imkânsızlaşır. Aksine, bir devletin yalnız mâddî-fizîkî ayağının çökmüş olması durumunda ise, onun her an doğrulup kendi ayakları üzerinde varlığını devam ettirmesi imkân dâhilindedir. Sözün kısası, sâdece vatan veya idârî teşkîlât elden giderse, onların tekrâr kazanılması her ana için mümkündür. Fakat esas millet mefhûmunu doğuran ve ona vücûd veren dil (lisân) ve ona bağlı olan millî kültür ve millî rûh yok olursa, artık o devleti veya o milleti diriltmek imkânsızlaşır. Bu husûsu daha müşahhas bir misâlle şöyle açıklayabiliriz:

 

Her insanın bir bedeni (mâddî-fizîkî varlığı ) vardır, bir de rûhu (canı) vardır. Zaman zaman, insanın bedenî (mâddî-fizîkî) varlığında birtakım ârızalar, sıkıntılar ve râhatsızlıklar meydana gelebilir. Bu ârızalar, yerine göre şiddetli veya zayıf, ağır veya hafif olabilir. Fakat can (rûh) bedende bulunduğu yâni can çıkmadığı müddetçe, o ârızalar zamanla giderilebilir, beden sıhhate kavuşturulabilir. Ancak, eğer can bedeni terk etmişse, artık yapacak bir şey yoktur. O insanı (bedeni) tekrâr diriltmek mümkün değildir. Çünkü rûhu (canı) yitmiştir. Bu misâli bir millete uygularsak, o milletin mâddî-fizîkî varlığı yâni vatanı, müstakil idâresi ve idârî teşkîlâtı o milletin bedeni mesâbesindedir. Dili (lisânı) ve dile bağlı olan millî kültürü ile millî rûhu da yine o milletin canı (rûhu) mesâbesindedir. İşte, nasıl ki rûhu yitmiş (canı çıkmış) bir insanı tekrâr diriltmek imkânsızsa, dilini ve millî kültürünü yitirmiş bir milleti diriltmek de aynı şekilde imkânsızdır.

(Hayat hikâyesi son bölümle birlikte verilecektir.)

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İkinci Bölüm 21 Kasım 2021 Pazar günü yayınlanacaktır.)