IMG-LOGO
Güncel

Derdin Devâsı Tabiat

09 11 2021

Kırgızistan Türklerinden Dr. Anarhan Nadirova, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 302 sayfalık eserinde Tibet hekimliğinin sırlarını açıklıyor. 

Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı emekli öğretim üyesi, Atatürk Kültür Merkezi (1993-2001), Atatürk Kültür Dil ve Târih Yüksek Kurumu (2000-2009) eski başkanlarından Prof. Dr. Sâdık Kemal Tural uzunca takdim yazısına,  ‘Târih İnsanlık Bilgisidir’ diyerek başlıyor, ‘Kültür kavramına ilişkin cümleler’ ile devam ediyor ve ‘Kültürün yapı taslarından sağlık’ hakkında dikkate değer bilgiler sunduktan sonra ‘Hekimlik / Tabiblik / Şifâcılık / Emcilik’ başlığı altında; klasik ve halk tıbbı konusunda okuyucuyu bilgilendiriyor.

Genleri değiştirilmiş gıdalarla beslenen ve hava-çevre kirliliğine mâruz kalan insanların, husûsen belli bir yaştan sonra karşılaştığı problemler her geçen gün biraz daha artıyor. Kimyevî / laboratuvar ürünü ilaçlar bâzı problemleri kısmen veya tamâmen gideriyorsa da, yan etkilerle yeni problemlere dâvetiye çıkarıyor. Çözüm: Alternatif tıp / nebâtî ilaçlar…

Halk tıbbı ile halk ozanı arasında bilinmeyen bir bağ var ki, Urfalı halk ozanı Kazancı Bedih (1929-2004): ‘Mevlâm birçok dert vermiş / Berâber derman vermiş’ diyor.

Tabiat zengindir, tabiat cömerttir. Bu değişmez kaidenin ürünlerini insanlığın hizmetine sunmak için Kırgızistan’da, Tibet’te Kazan’da Kazakistan’da ilmî araştırmalar yapan Dr. Anarhan Nadirova,  ‘Derdin Devâsı Tabiat’ isimli eserinde harika bir gıda maddesi olan balın, sihirli özelliklerinden başlamak suretiyle şifâlı bitkilerin yetiştirilmesi, toplanması, kurutulması, muhafazası ve ilaç yapılması konularını ilim titizliği ile ve şifâ olarak insanlığın istifadesine sunuyor. Hangi bitkiler, hangi dertlerin devâsıdır? Sorusunu geniş bir şekilde cevaplandırıyor. Gençlik ve güzellik tutkunu bayanlara yüz bakımı, şişmanlıktan şikâyet edenlere, zayıflama formülleri; saç el ve ayak bakımı için sırlı bilgiler, losyon yapımının püf noktaları ve daha nice bilgiler anlaşılabilir ifâdelerle ve kolay uygulanabilir târiflerle sayfalarda yer alıyor. 

Eserden tadımlık bir ölüm:

Fitoterapi (bitkiyle tedâvi) klâsik tıbbın yeni adıdır. Kimya terapisine olan güvenin azalmasından sonra tıp, şifâlı ot, bitki, hayvanî maddeler ile tedâvi etmenin yararına daha çok ilgi gösteriliyor.

Fitoterap, hastalığı değil hasta insanı tedâvi eder. Bundan dolayı bu işte önceden düzenlenen şema veya şekillere ihtiyaç duyulmaz. Ama bazı durumlarda, bunların yardımının dokunduğu tartışılmaz.  Çünkü şifâlı bitkiyi değil, insanı tanımak, insan organlarının fonksiyonunu derinden bilmek, fitoterapide temel problemdir. Öncelikle hastanın kan grubunu, ne zaman, nasıl hastalığa uğradığını bilmek önemlidir. Özetle insan organlarının durumunu tam olarak tespit ettikten sonra, şifâlı bitki ile tedâviye başlamak doğru olur. Modem tıp ve halk hekimliğini iyi bilen, şifâlı otların ve bitkilerin özelliklerini kısa sürede kavrayabilen uzmanın bu işe karışması şarttır. Sayısız şifâlı bitkiler arasından hastalanan organizmaya yararlısını bularak, tedâvi yolunu tespit etmek, büyük sorumluluk isteyen bir iştir. Sâdece şifâlı bitkilerin özelliklerini iyi bilen uzman, organizmaya hangi ilacın gerekli olduğunu kesinlikle tespit edebilir.

İnsan organizması, başı sonu bilinmeyen evren gibidir; onu tam olarak incelemek mümkün değildir. Buna rağmen, insanların sağlam, mutlu, morallerinin iyi olması için, hayat bekçileri olan hekimler, elinden gelen çabayı harcamaya hazır durumdadırlar. Ot, bitki, hayvan eti ile tedâvinin geleceği büyüktür.

Yıllardır değer verilmeden günümüze kadar gelmiş halk hekimliğinin büyük yararı modem tıp tarafından ispatlanmıştır.

‘Ekler’ bölümünde şifâlı çay bitkileri ile tedâvi ettiği rahatsızlıklar, sinir sistemi tedâvisinde kullanılan bitkilerle hazırlanacak karışımlardaki miktarlar, sindirim sistemine faydalı çaylar, iştah açıcılar, safra sökücüler, solunum sisteminin tedâvisi, kalp-kan-damar sisteminde kullanacak karışımlar hakkında bilgiler var. Birinci hamur kâğıda basılı son sayfalarda şekiller ve resimler yer alıyor.

LA KİTAP:

 Strazburg Caddesi Nu: 29/l Sıhhıye, Ankara Telefon: 0.312-231 06 60 e-posta: info@lakitap.com // www.lakitap.com 

 

Dr. ANARHAN NADİROVA

     1952 yılında Kırgızistan’ın Calalabat şehrinde doğdu. Ortaöğretimini tamamladıktan sonra 1976 yılında Kırgız Devlet Tıp Üniversitesi’nden mezun oldu. Kendi dalında değişik enstitülerde staj yaptı ve araştırmalarda bulundu.

     Moskova Uygulamalı Endokrinoloji ve Hormonlar Kimyasal Enstitüsü’nde (1981-1983) ilmî staj, Tibet’te Lhasa şehrinde tıbbi uzmanlık alanında (1983-1985) eğitim ve staj, 1991’de Kazan Enstitüsü’nde de ilmî staj yaptı. 1998 yılına kadar Kazakistan Enstitüsü’nün Bişkek’teki merkezinde Doğu Tıbbı bölüm başkanı olarak çalıştı. 1998’de hâlen başkanlığını yaptığı milletlerarası İbn-i Sina (AVICENNA) Merkezi’nin başkanlığına seçildi.

     Aynı zamanda Türk Dünyâsı Kadınlar Kongresi Kırgızistan Temsilcisi olan yazar Milletlerarası Fitomerkezi Başkan Yardımcısı olarak Kırgızistan’da yüzlerce doktora fıtoterapi dalında uzmanlık eğitimi ve sertifika verdi.

     Yazar hâlen Kırgızistan’da yaşamakta ve görevlerine devam etmektedir.

     Yazarın Yayınlanan Eserleri:

     1-Derdin Devası Tabiat - Tibet Hekimliğinin Sırları, Ankara, 2000; Üçüncü Baskı Ankara, 2021

     2-Bal Mucizesi ve Şifalı Otlar, Bişkek, 2009.

 

 

 

KUŞBAKIŞI

Balıkesir Üçüncü Türk Müziği Sempozyumu Bildirileri Kitabı

Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ile Balıkesir Üniversitesi’nin katkılarıyla yayınlanan 16,5 X 24 santim ölçülerinde, kuşe kâğıda basılı 260 sayfalık kitap, Balıkesir Türk Müziği Korosu Şefi Bestekâr Sıtkı Sâhil ve Dr. Öğretim Üyesi Göktan Ay tarafından yayına hazırlanmıştır.

Eser; Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Yücel Yılmaz, Balıkesir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlter Kuş, Düzenleme Kurulu Başkanı Sıtkı Sâhil’in protokol konuşmalarının metinlerinden sonra Balıkesir Türk Müziği Korosunun Tarihçesi ile başlıyor. Göktan Ay’ın, toplantıya Şeref Misâfiri olarak katılan Ahmet Özhan ile yaptığı söyleşi metniyle devam ediyor. Ahmet Özhan’dan dikkat çeken cümleler: ‘Osmanlı bizim ceddimiz. O dönemin şartları ile pâdişahlar bestecileri özendirmiş, desteklemiş, mükâfatlandırmış, kendileri de beste yapmışlardır. Millet olma gelişmesi, geçmişle birlikte olur.

Ve Ahmet Özhan’dan bir hâtıra: ‘Konser sonrası sakallı-nur yüzlü bir dede geldi; ‘Biraz önce ilâhi okuyan sen miydin?’ Dedi. ‘Bendim’ dedim. ‘Senin elini öpecem’ deyince, ‘Olur mu, ben senin elini öpeyim.’ Dedim. Dede: ‘Bir ilâhî okumak için şu karşıdaki dağlarda bulunan mağaraya giderdik, kimse duyumasın diye. Şimdi sen ilâhî okuyon, hem de Allah diye diye. Nasıl senin elini öpmem’ dedi. Mânidar ve ibret verici bir diyalogdu.

Sonraki sayfalarda Şanlıurfa’da faaliyet gösteren Şanlıurfa Kültür Sanat Araştırma Vakfı ŞURKAV, Fasıl Mûsıkîsi, Cumhuriyetten sonra kurulan mûsikî cemiyetlerinin kültür kimliğine etkisi konulu makaleler, Göktan Ay’ın; Sivil Toplum Kuruluşları ve Sanat-Kültür üzerine inceleme yazısı, ‘Türk Müziğinin Yaşatılmasında ve Geliştirilmesinde Halk Eğitim Merkezlerinin Etkileri ve Sonuçları’ başlıklı Hülya Narsap ve Fulya Soyata’nın raporu, Kaya Ulaş’ın ‘Türk müziğinin Yaşatılmasında STK’ların Rolü’ başlıklı incelemesi, Eyüp Mûsıkî Vakfı, Elazığ Dernekler Federasyonu, Doç. Dr. Süleyman Doğan’ın Milletlerarası Mevlâna Vakfı, Prof. Dr. Uğur Türkmen’in Kültür ve Tanıtım Vakıfları hakkındaki makaleleri yer alıyor. Diğer makalelerin yazarları: Uğur Türkmen, Fakı Can Yürük, Muzaffer Soner Yılmaz, Vural Yıldırım, Yunus Emre Uğur.

Son bölümde ise Sempozyumun ve Konserin Fotoğraf Albümü yer alıyor. 

2021 yılında Balıkesir’de basılan kitabın temin edilebileceği adres belirtilmemiştir.

 

BİLGE TÜRK – TONYUKUK

Bilge Tonyukuk, 663-725 yılları arasında yaşamış Türk kumandan, devlet adamı, târihçi ve yazardır.

Hüseyin Adıgüzel, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 272 sayfalık eserinde, Koreli bir öğrencinin hazırladığı doktora tezini esas alarak Tonyukuk’un hayatını, kahramanlıklarını, devlet adamlığını ve Göktürkleri cihan devleti hâline getirişini, roman şeklinde okuyucuya sunuyor.

Tonyukuk en büyük hizmeti de, ülkesinde Budizm inancını yasaklamış olmakla gerçekleştirmiştir. O’na göre Budizm insanları atâlete sevkeder. Türkler ise hareketli insanlardır. Savaştan savaşa koşarlar. Oturmak ve beklemek, onları esir olmaya sürükler. Türkler esir olarak yaşayamazlar.

Günümüz Türk gençleri içerisinde vatanını milletini sevmeyi en yüce duygu, ona hizmet etmeyi en ulvî vazife bilen, bayrağını ve toprağını canından çok seven pek çok genç var. Fakat daha fazlası, rahat ve geniş imkânlar içerisinde yaşamayı, ‘milletim nev-i beşer, vatanım ruy-i zemin’ düşüncesini benimseyen mânevî değerlere bağlı gibi görünen, ancak makam-mevki hayaliyle yaşayan, maddî değerleri tercih etmeye hazır gençlerin sayısı daha fazla. Ve giderek de çoğalıyorlar. Onlara Türklük ruh ve şuurunu aşılayacak, geliştirecek, frenklerin tâbiri ile motive edecek eserler yeterli ölçüde değil. Bu kısırlık içerisinde âcizleşen gençlere Hüseyin Adıgüzel’in Bilge Türk / Tonyukuk isimli eseri iyi gelecek.

Eserin Aralık 2020’de yayınlanan üçüncü baskısının son sayfalarında Bilge Tonyukuk adına dikilen âbidelerin üzerinde bulunan yazılar, günümüz Türkçesine çevrilerek verilmiştir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

İSTANBUL TÜRKLÜĞÜNÜN MUHAFAZASI                                                                              İSTANBUL’UN KİMLİK VE GÜVENLİK ENDİŞESİ (1918-1941)

Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim dalı öğretim Üyesi Doç. Dr. Ramazan Erhan Güllü, Mondros Mütârekesi’nin imzalanmasından İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar Türk kamuoyunun İstanbul'a dâir endişe ve beklentilerini, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 289 sayfalık eserinde açıklıyor.

Müellifin diğer eserleri: *Gaziantep Ermenileri – Sosyal Siyâsî ve Kültürel Hayat. *Ermeni Meselesi ve İstanbul Ermeni Patrikhânesi (1878-1923) *Patrik Meletios Metaksakis ve İstanbul Rum / Ortodoks Patrikhânesi (1921-1923) *Türkiye’de Gayrimüslümlerin Yönetimi (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e)

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlûp olarak ayrıldığı gibi savaş sonrası Türkler, Anadolu ve İstanbul’da varlıklarını devam ettirememek tehlikesiyle karşı karşıya klmışlardı. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından kısa süre sonra İstanbul’un fiilen işgali, Türklerin İstanbul’a dâir endişelerini arttırmıştı. Bu işgal ile neler hedeflenmişti? Maksat İstanbul’u tamamen Türk idâresinden çıkaracak bir süreci başlatarak Türklerin İstanbul ve Anadolu’daki hâkimiyetine son vermek miydi? Barış Antlaşması imzalanana kadar, savaştan mağlûp çıkmış Osmanlı idâresini kontrol altında tutmak mıydı? İşgalle beraber bu soruların cevaplarını arayan Türk kamuoyunda, İstanbul’a ve İstanbul’da yaşayan Müslüman/Türk ahalinin geleceğine dâir ciddî endişeler bulunmaktaydı. Müttefik devletlerin kısa süre içinde ateşkes şartlarına aykırı uygulamaları, imzalanacak barış antlaşmasında da Türkler lehine bir sonuç çıkmayacağını göstermişti. Nitekim İtilaf Devletleri'nin tasarladıkları barış metni, Sevr Antlaşması olarak masaya getirilecekti. Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yürütülen Millî Mücâdele’nin askerî başarıları, bu antlaşmayı hükümsüz kılmıştı. Mütareke süresince Millî Mücadele yanlısı Türk basını, İstanbul’un Türk ve İslâm kimliğinin vurgulandığı ve Türk idâresinin devamının sağlanmasına yönelik taleplerin dile getirildiği yayınlar yapmıştı. Dönemin ifâdesiyle ‘İstanbul Türklüğü’nün muhafazası’ olarak ifâde edilen bu talepler, farklı sebeplerle İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar belli dönemlerde gündeme gelmeye devam etmişti.

Doç. Dr.Ramazan Erhan Güllü’nün eserinde, Mondros Mütarekesi’nden İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllara kadar Türk kamuoyunun İstanbul’a dair endişe ve talepleri incelenmektedir.

Eserin son bölümünde ’Ek’ olarak 22 adet belge; Yunus Nâdi’nin, Fâlih Rıfkı Atay’ın, Ahmet Emin Yalman’ın, Yâkup Kadri Karaosmanoğlu’nun, İsmâil Müştak’ın, Ercüment Ekrem Talu’nun makaleleri ve İkdam Gazetesi imtiyaz sâhibi ile dönemin gazetelerinde, başmakale olarak yer alan imzâsız yazılar vardır. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.                                                                                                                                                    İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                      Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-GÖLGE: Michael Morpurgo –İpek Güneş Çıgay / Tudem Yayıncılık. 

2-EYÜP: Vecdi Bürün / Boğaziçi Yayınları.

 3-TİMURLENK ve ÜÇ BOZATLI: Ziya Şâkir / Akıl Fikir Yayınları.

4- DEVLET-İ ALİYYE – OSMANLI DEVLETİ ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR: Halil İnalcık / İş Bankası Kültür Yayınları.

 5-KESKİN NIŞANCI: Cem Selcen / Doğan Kitap.

 

DERKENAR:

ATİLLA İLHAN’DAN BİR FRANSA HÂTIRÂSI (Hangi Batı? İsimli Eserinden)

Edebiyatçı, şâir, mütefekkir ve gazeteci Atilla İlhan Paris’te Türkolog Prof. Carlieri ziyaretindeki bir hatırasını şöyle dile getiriyor:

Üniversite öğrencisi Fransızlarla ‘takıştık.’ Kral 1. François ‘nın, uğradığı Cermen yenilgisinden sonra, Kanûnî Sultan Süleyman‘dan yardım istediğine inanmıyorlar. Marsilya ‘ya iki kalyon gönderdiğine filan! Hele Padişahın, krala yazdığı mektubu, aklımda kaldığı kadarıyla, nakledince, küplere bindiler. O zaman:

-Bir Türkolog bulun da, yüzleşelim! dedim.

İşte Prof. Carlier, buldukları Türkolog... Sâkin, kendi hâlinde bir zat! Beni kibarca karşıladı, düzgün Türkçesiyle ‘Safa geldiniz!’ dedi. Olayı, Türkçe olarak benden dinledi, gülümsedi. öğrencilere dönüp:

-Demek inanmıyorsunuz? Bu târihî bir gerçektir. dedi.

Hayır inanmıyorlardı, o kadar ki, adamcağız kütüphaneden, ciltli kocaman bir kitap çıkarıp göstermek mecbûuriyetinde kaldı. Orada üstelik, padişahın mektubunun, sûreti de var. Hani adama,’Ben ki…’ diye başlayıp, bilinmez kaç unvanını sıraladıktan sonra;

-Sen ki Françeska eyâletinin beyi François’ın! dediği!


Ben, tam çıkacağım, kolumdan tutuyor. Eğilip, sır söyler gibi, alçak bir sesle:

-Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız? diye soruyor. Dilimin döndüğünce ona, ‘Dil Devrimi’ ni izâha çalışıyorum, Türkçenin Arapça ve Acemce’nin istilâsına uğradığını, vs.. vs.. vs…

Meğerse neymiş?..

Beni mütebessim dinlemişti. Susunca, aynı fısıltıya yakın sesle, o söze başladı. Bilmediğim, o zamana kadar işitmediğim şeyler söylüyor:

‘Ümmet toplumlarında dil – dolayısıyla kültür- dine göre değişirmiş. Ona göre böyle büyük üç adet ümmet toplumu ve sentezi var; birisi, Batı/Hıristiyan toplumu, ikincisi Doğu/Müslüman toplumu; üçüncüsü, daha doğudaki, semavî olmayan dinler topluluğu! Ümmet toplumunda, başat dil, dinin kendini ifâde ettiği dil: Batı’da bu, Yunanca/ Latince olarak görünüyor; Osmanlı’da, Arapça/Farsça olması, son derece normal; zira Müslümanlığın ümmet dili, bu iki dil…

Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türkler de, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır; ve bunda yadırganacak şey yok; veya asıl yadırganması gereken, ‘özleştirme’ adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi: Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da, kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!...

Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu ‘madara etmek’ maksadıyla, sözünü keserek sordum:

-Peki, şimdi siz Fransızca’daki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?

Cevabı unutulur gibi değildir:

-Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.

Dönem, Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Bey ‘in (Ataç) ‘alenen ve resmen’; ‘Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz!’ dediği dönem.  Bunu söylediğim zaman, Prof. Carlier'den aldığım cevabı, tahmin edebilirsiniz:

-Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!