IMG-LOGO
Kültür - Sanat

Türkçü-Milliyetçi düşüncenin önde gelen ismi, Hüseyin Nihal Atsız; başlangıçta şâir olarak dikkatleri üzerine çekmiştir. Hece ve aruz vezni ve temiz bir Türkçe ile yazdığı şiirlerinin çoğu Türk kahramanlığını anlatır. Aşk şiirleri de ince duygularını yansıtır ve son derece başarılıdır. Seçkin bir edebiyatçı, mükemmel bir târihçi, idealist bir fikir adamı olan Atsız, Ruh Adam isimli, son derece sürükleyici eserinde, sembollerden faydalanarak büyük ölçüde kendi hayatını anlatıyor.

Romanın kahramanı Selim Pusat’ın eşi Ayşe Pusat, kız lisesinde edebiyat öğretmenidir: Öğrencisi Güntülü ile konuşması, müellifin edebiyata vukufiyetini bütün haşmetiyle gözler önüne serer:

-Edebiyat hakkında ne düşünürsün Güntülü?

-Ders olarak da sanat olarak da çok severim.

-Niçin seversin Güntülü?

-Sevginin niçini olmaz ki Efendim… Düşünsem belki mâkul bir sebep bulabilirim. Fakat bu hakîki sebep olmayabilir. Çünkü biz önce severiz, sonra sevdiğimiz şeyin güzel taraflarını bulmaya çalışırız. Bu da hodbinliğimizden doğar Efendim.

Ayşe Pusat, kızın cümlelerine dalmıştı: Çok düzgün, gramer bakımından yanlışsız cümlelerle konuşuyordu. Hele şimdi gözleri yine değişmiş, dalgın bir hal almıştı. Rengi de galiba yeşildi. Nereye baktığı belli olmuyor, fakat büyük bir ruh kudreti taşıyordu. Onu bütün sınıf da hayranlıkla dinliyor, bilhassa samimî arkadaşları olan Aydolu ile Nurkan bu güzel konuşma karşısındaki memnuniyetlerini yüz çizgileriyle belli ediyorlardı.

Ayşe, böyle bir talebesi olduğu için sevinç duydu. Gittikçe artan bir merak içinde sualini yeniledi. -Peki Güntülü, bildiğin şiirler arasında en çok beğendiklerinden birkaçını sayar mısın?

Genç kız, başını biraz kaldırarak düşündü.

Sonra öğretmenine bakarak yavaş yavaş anlatmaya başladı:

-Efendim! Fuzûlî’nin şiirleri arasında:

Can verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i candır; / Aşk âfet-i can olduğu meşhûr-ı cihandır. diye başlayan gazeli beğeniyorum. Fuzûlî’nin en güzel şiiri, şüphesiz bu değildir. Fakat bunu anlayabildiğim ve âhengine kapıldığım için olacak, tercih ediyorum. Tasavvuf hakkında bilgim olmadığı için şiirlerinden birçoğunu anlayamıyorum. Nedîm’i daha kolay anlıyor, fakat umumî

telâkki hilâfına şarkılarından zevk almıyorum.

Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını, / Bir sâgarı keşideye tut lâlezârını. diye başlayan gazelini çok beğeniyorum. Nâmık

Kemal’in meşhur Vatan Kasidesi güzel olmakla beraber bana beyitler arasında bir vahdet yok gibi geliyor. Her beyit ayrı ayrı güzel. Fakat terkip kuvvetli değil. Onun için ben Nâmık Kemal’in şiirleri arasında:

Değişmez fen mi vardır, / Müstakar eşya mı kalmıştır diye başlayan murabbaı seviyorum. Hâmid’e gelince, O’nun eserleri arasında pek azını görüp okuyabildim. Bâzılarını hiç anlamadım. Eşber’in İskender’le konuşmasını güzel buluyorum...

Buraya gelince Güntülü birdenbire sustu. Hâlbuki

Ayşe O’nun konuşmaya devam etmesini istiyordu. Trende hızla giderken bâzen güzel manzaralar görülür. Yolcu biraz sonra bu manzaranın değişeceğini ve onun yerine ruhsuz bir görünüş geleceğini bilerek üzülür; güzel manzaranın hiç bitmemesini temenni eder. Onun gibi, Ayşe de bu kızın susmamasını, hep konuşmasını istiyordu.

Bir öğretmen için en büyük haz çalışkan, akıllı ve kavrayışlı bir talebenin sorulara cevap vermesidir.

Bu hazzın devamı isteğiyle yeniden sordu:

-Hâmid’den sonrakilerin şiirleri arasında beğendiklerin yok mu Güntülü?

-Var efendim. Tercih yapmak için düşünüyordum.

Bunların pek çoğunu okudum. Bir haylisi de ezberimdedir. Çokluk arasından tercih yapmak güç oluyor. Müsâade ederseniz şiir ismi değil de şâir adı söyleyeyim: Önce Yahya Kemal’le Faruk Nâfız’in, sonra da Ali Mümtaz’ın şiirlerini beğeniyorum. Bunlardan başka tanınmış veya tanınmamış birçok şâirlerin eserlerinden çok hoşuma giden parçalar da yok değil. Bâzen alelade şâirlerden birinin bir tek şiiri, bâzen bir şiirin herhangi bir dörtlüğü veya beyti, bâzen de tek mısra bende kuvvetli bir intiba bırakıyor, tesir yapıyor. Ezberimde sahiplerinin adını bilmediğim epey mısra var. Meselâ şâirinin kim olduğunu unuttuğum, nerde okuduğumu hatırlamadığım bir mısra var ki çok hoşuma gider:

Bizi arza bağlayan: Yaratmak ihtiyacı...

Belki bu mısrada şiir sanatı bakımından bir üstünlük yoktur. Fakat yaşamayı güzel bir sebebe bağladığı için benim çok hoşuma gidiyor efendim.

Güntülü yine sustu. Ayşe takdirle gülümsüyordu:

-Bu mısra Osman Faruk Verim’indir. Bizi Arza Bağlayan adındaki küçük bir şiir mecmuasının ilk manzumesidir, dedi ve bugünlere göre daha kuvvetli talebelerin yetiştiği kendi zamanında bile bu kadar seçkin bir kızın bulunmadığını düşünerek onu daha çok sevdi.

İlerleyen sayfalarda Güntülü ile Selim Pusat arasında hissî bağlar oluşacak ve romanın önemli bir bölümünde bu bağlar, esrarlı olaylarla, sürprizlerle, beklenmedik gelişmelerle kâh düğümlenecek, kâh çözülecek. Cam kırıkları gibi dağılan sırların bilinmezlikleri ve aksiyon filmlerindeki gibi gerginlik yüklü hâdiseler, okuyucuyu; değil satırdan satıra, sayfadan sayfaya ve nefes nefese koşturacak.

Gecenin saat 24,00’ünde, diyelim ki Şişli’deki evinizin önünden yarım saat önce geçen tanıdığınız bir şahıs tarafından, Erzurum PTT merkezinden 3 saat önce çekilmiş bir telgraf alırsanız ne yaparsınız?

Ya parkta münâsebetsizlik yaptığı için oturduğunuz tahta kanepeyi, kafasına indirdiğiniz adamın, tahta parçaları arasında veya dehşetle baktığınız etrafınızda göremezseniz…

Kelime oyunlarıyla korku filmlerindeki efekt denilen film oyunlarıyla seyirciye çığlık attıran sahnelerin benzeri, yazarın ifâde ihtişamını ortaya koyuyor.

***

-Bu şiir sizin değil mi?

Pusat hayretle durarak Güntülü’ye döndü:

-Benim mi? Ne zaman yazmışım?

Kızın gözleri vahşi parıltılarla ışıldamaya başlamıştı. Selim, çok iyi tanıdığı bu parıltılara bakarken, bakıp da unutulmuş bir noktayı ezmek için bir ruh kasırgasında bunalırken, Güntülü, o geceki görünmeyen kadının sesiyle cevap verdi:

-Unuttuğunuza göre bin yıl önce yazmış olacaksınız.

Bin yıl... Selim’in beynindeki karanlık yer aydınlanıyor gibiydi. ‘Ben bin yıldan beri yaşıyor muyum?’ diye düşündü. Bu, korkunç bir şeydi... Yanındaki kız tıpkı bir büyücü gibi onun aklından geçeni anlayarak cevap veriyordu:

-Evet! Bin yıldan beri yaşıyorsunuz. Hatta belki de iki bin yıldan eri! Mete’nin, askerlerini sadakat imtihanından geçirmek için sevgilisine, nişanlılarına, eşlerine ok atmalarını emrettiği ve büyük sevgileri dolayısıyla ok atmayanları idam ettirdiği zamandan beri...

Bu sözler ve bu ses Selim’in bütün gücünü, hatta irâdesini alıp götürmüştü. Cevap veremiyordu. Düşünemiyordu da...

Ne kadar sürdüğünü kestiremediği duraklaması, genç kızın ‘yürüyelim efendim!’ demesiyle sona erdi. Yokuş bitmiş, Çamlı Koru’ya girmişlerdi.

Çamlı Koru’nun havasından çok Selim üzerindeki tesiri ve hâtırâsı kendine gelmesine yaradı.

Tekrar askerleşmişti:

-Hayır! Bu şiir benim değil! dedi.

-O halde belki benimdir...

Bu kız, sanki Selim’e darbe üstüne darbe vurmak için gelmişti. Büsbütün perişan olmamak için alaycı tavrını takınmakta gecikmedi:

-Siz de iki bin yıldan beri yaşıyor musunuz?

-Niçin olmasın?

Pusat, yüzünün kızardığını yanmasından anladı.

Kendisiyle eğleniyor muydu? Bir çocukla başa çıkamamak, bir manganın hakkından bölükle gelememeye benziyordu. Fakat bu kadar nâzik ve terbiyeli bir kızın çok sevdiği öğretmeninin kocasıyla eğlenmeyeceği şüphesizdi. Öyleyse o garip sözlerle ne demek istemişti?

***

Eserin son bölümünde Selim Pusat, milyonlarca insanın bulunduğu büyük bir mahkemede yargılanır. Savcılar bölümünde:

Buda’dan Zerdüşt’ten ve peygamberlerden oluşan bir heyet vardır. Mahkeme reisi makamında ise dünyayı aydınlatan müthiş bir ışık… Tanrı!

Şâhitler bölümünde Alper

Tunga’dan Atillâ’dan, İstemi

Kağan’dan Sultan Alparslan’dan, Cengiz Han’dan oluşan yüzlerce ordu komutanı ve krallar, imparatorlar…

Büyük mahkemede şâhitler

ve müdâhil konumunda bulunanlar ‘adâlet’ istiyordu. Bir

tek kişi, cılız bir sesle ‘merhamet’ diledi.

O kişi kimdi?

Ve devamında karar…

‘Ruh Adam’, okuyucuyu kendisini okumaya mecbur eden bir roman.

‘Mecbur’ yerine ‘mahkûm’ kelimesi de konulabilir. Daha uygun olur.

Türkçesi bozuk, ne dediği anlaşılmayan layt, pembe ve uçuk kaçık romanlardan sıkılanlar için…

Atsız Ata, romanın nasıl yazılacağını göstermek için yazmış olmalı…

***

Haziran 2021’de yayınlanan eser,sert kapaklı cilt içerisinde 14 X 21,5 santim ölçülerinde 231 sayfadır. Romanda geçen ve günümüzde az kullanılan kelimeler için bir lügatçe eklenmiştir. ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

12 Ocak 1905 târihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Gümüşhâne’nin Torul ilçesinden Deniz Binbaşısı Mehmet Nâil Bey, Annesi Trabzonlu Kadıoğlu Ailesinden Deniz Yüzbaşı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehrâ Hanım’dır. Asıl adı Hüseyin Nihal Çiftçioğlu’dur. Atsız soyadını daha sonra aldı.

Tahsil hayatına İstanbul’da başladı. Kadıköy’deki Fransız ve Alman okullarına bir müddet devam etti. Babası Süveyş’e tâyin edildi. Burada kısa bir süre Fransız okuluna gitti. İstanbul’a döndükten sonra birçok okul değiştirdi. 1922’de, günümüzdeki adı ‘İstanbul Erkek Lisesi’ olan İstanbul Sultanisi’nden ve 1930 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Çalışma hayatına, Fuat Köprülü’nün isteği ile Edebiyat Fakültesi Türkiyat Enstitüsü’nde asistan olarak başladı. 1933 yılında,Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşat Galip ile Prof. Zeki Velidi

Togan arasında yaşanan bir tartışmada hocası Zeki Velidi Togan’ı destekleyen bir telgrafı bakanlığa gönderince üniversitedeki görevinden alınıp Türkçe öğretmeni olarak Malatya’ya gönderildi. Sonraki çalışma hayatı, yazıp yayınladığı fikir yazıları sebebiyle devamlı sürgünlerle geçti. 1944

Türkçülük-Turancılık dâvasından mahkûm oldu ise de Askerî Temyiz Mahkemesi’nde beraat etti. 1969 yılında öğretmen kadrosuyla çalıştığı Süleymâniye Kütüphânesi’nden emekli oldu. Emeklilik hayatında bütün zamanını inandığı Türk Milliyetçiliği dâvâsına ayırdı. Gazete ve dergilerde yazdı, dergiler ve kitaplar yayınladı, konferanslar verdi.

Türk milliyetçiliği ile alakalı yazılarını: Türk Ülküsü, Şiirlerini; Yolların Sonu isimli kitaplarda topladı. *Bozkurtların Ölümü, *Bozkurtlar Diriliyor, *Deli Kurt, *Ruh Adam, Z Vitamini ve

*Dalkavuklar Gecesi isimleriyle 6 adet romanı yayınlandı.

Bunların dışında

*Âşıkpaşazâde Târihi,

*Türk Târihi Üzerine

Toplamalar, *Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları, *Müneccimbaşı Şeyh Ahmed Dede Efendi Hayatı ve Eserleri, *Tevârih-i Cedid-i Mirât-ı Cihan, *Osmanlı

Târihi 1, *Osmanlı Târihine Âit Takvimler, *Evliya Çelebi Seyahatnâmesinden Seçmeler, Oruç Beğ Târihi. Ayrıca ansiklopedi maddeleri, Bibliyografya Çalışmaları (4 Kitap), Edebiyat Târihi Üzerine Çalışmalar (3 cilt) isimli eserleri vardır.

11 Aralık 1975 târihinde İstanbul’da kalp krizinden vefat etti.

Hakkında yazılar kitaplar, lisans ve yüksek lisans, doktora ve doçentlik tezleri çok zengin bir külliyat oluşturmaktadır.

KISA KISA… KISA KISA…

1-DELİLİK GEMİSİ: Ali Aktay / Ayrıntı Yayınları.

2-MÂNÂ ÂLEMİNİN ÜÇ EFSÂNESİ Şems-i Tebrizî –Mevlânâ – Yunus Emre: Ziya Afşar / Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

3-SALGINLAR VE TOPLUM: Frank M. Snowden – Akın

Emre Pilgir / Tellekt Yayınları.

4-HÜZÜN SEBEBİYLE KAPALIYIZ: Kostas Mourselas –

Kosta Sarıoğlu / Kırmızı Kedi Yayınları.

5-SAKIN AÇMA YAPIŞIR: Charlotte Habersack – Anıl Alacaoğlu / Bilgi Yayınları.

Gökhan Yılmaz üçüncü hikâye kitabında akıcı ve sürükleyici, bir

üslûpla kıvrak, kırılmayan ama büküle büküle büyüyen ilişkilenmeleri dillendiriyor.

Birbirine bakan aileler, bıçak kesiğiyle tutturulmuş ölümler, zamanla geçmesi beklenen hayatlar, içeride bir kör kuyuya dönüşen günler, dışarıda kanatları akılda büyüyen bir gökyüzü, ekmek yutan ve ekmek kusan bir fırının ağzında hikâyeler...

13,5 X 21 santim ölçülerinde 88 sayfalık kitap Haziran 2021’de yayınlandı.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK: İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul.

Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07 23

www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

D ü n y a c a tanınmış Yahudi asıllı Fransız Filozof ve

S o s y o l o g

Edgar Morin

(1921-2011) karşı karşıya olduğumuz salgının Dünyâmıza yayılmış

Batılı düşünce ve görüşlerinin yâni 16. Yüzyılda Avrupa’da doğmuş, ferdî ve sosyal hayat alanlarındaki dönüşümlerden daha yaygın ve derin krizinin bir belirtisi olduğunu ileri sürüyor ve bütün dünyâyı saran bu krizi, fırsata çevirebilmenin yollarını araştırıyor.

Murat Erşen’in Türkçe’ye çevirdiği 12,5 X

20,5 santim ölçülerindeki eser, Mayıs 2012’d yayınlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI: İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2

Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212 252 39 91

Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: w