IMG-LOGO
Röportaj

Oğuz Çetinoğlu Ve M. Kemal Sallı Sordu, Kalp Ve Damar Mütehassısı Prof. Operatör Dr. Bingür Sönmez Samîmiyetle Cevaplandırdı.

12 09 2021

-‘Kâinatın en şerefli yaratılmışı’ olan insanın, en hayatî organı olan kalp üzerinde operasyon yaparken neler hissediyorsunuz?

 

Prof. Dr. Bingür Sönmez: Bana sıklıkla şu soruluyor: Siz ölümle hayat arasındaki ince çizgide koşarak giden bir doktor olarak talihe inanıyor musunuz?

 

Cevabı çok basit.Ben tâlihe inanmaktan öte bu işi yaparken tâlihle bütünleşiyorum.  Mevlevi dönerken, nasıl döner? Bir eli yukardadır, bir eli aşağıdadır. Esprisi nedir? Tanrı’dan alıyorum, bedenimden geçiriyorum ve toprağa gönderiyorum.

 

Alevî dede semah yaparken ne yapar? Bir eli yukarıdadır. O da Allah’tan alır, vücudundan geçirir, toprağa gönderir. Hep Tanrı’dan bir şeyler alınıp vücuttan geçirilir ve toprağa gönderilir. Ben ameliyat sırasında ameliyat masasının bir lâmbası vardır. Lâmbanın bir sapı vardır. Bu ameliyat masası lâmbasının sapını tutarken bir an kendimi o dönen derviş gibi veyahut semah yapan Alevî gibi hissederim. Sanki yukarıdaki lâmbadan aldığım enerji vücudumdan geçer ve o esnâda diğer elim hastanın üzerindedir. Bir an öyle hissederim ki yukarıdan bir şeyler geliyor bedenimden o hastaya geçiyor. Ona can veriyor muyum? İnanın, bunu bâzen hissediyorum. Yâni ona can vermeye vesile olduğumu hissediyorum. Diyorum ki; ‘Ben Tanrı ile bütünleşirim burada…’ Allah’ın beni buna vesile ettiği için de büyük minnet duyuyorum. Bu bir Tanrı vergisidir.

 

-Sizi tanıyanlar biliyor ve söylüyor: Mesleğinizi seviyorsunuz. En mükemmelini yapmaya çalışıyorsunuz. Bu alışkanlığınız öğrencilik yıllarından mı geliyor, sonradan mı edindiniz?

 

Prof. Sönmez: Ben okulda çok başarılı öğrenci değildim. Önümde öğrenciler vardı. Önümde çok asistan arkadaşlarım vardı. Önümde çok değerli uzman arkadaşlarım vardı. Ben çok zeki bir insan da değilim, çok akıllı da değilim ama çok çalışkan bir öğrenciydim. Çok çalışıyorum ama bazen görüyorum ki bu ameliyat başarıyla bitti. Fakat burada benim el becerim, ilmim buna yeterli değildi aslında. Bu arada bir fark var, boşluk var. Bu boşluğu dolduran bir güç var. Ben o gücü derinden hissediyorum zaman zaman. Hep duâ ediyorum ki o güç hiç eksilmesin arkamdan.

 

-Tıp ilminin hedefi ne olmalı? Sağlıklı standart süreli bir ömür mü, giderilebilir sağlık problemleri ile birlikte çok uzun bir ömür mü?

 

Prof. Sönmez: Hekimler Hipokrat'ın değil, Gılgamış'ın torunlarıdır. Hep ölmez otunu arıyoruz.

 

-Gılgamış ölmez otunu bulmuş mu?

 

Prof. Sönmez: Bulmuş. Fakat bir yılana kaptırmış. Gılgamış’a nasip olmamış. Biz de Gılgamış'ın ölmez otunu arıyoruz. Bulursak biz mi yararlanacağız? Hayır. İnsanlarla bölüşeceğiz. Fakat esasındaki gibi bulsak bile yararlanamayacağız. Yararlanmak da şart değil. İnsanlar ölmeli!

 

-Zamanı gelince…

 

Prof. Sönmez: Elbette… Hayat bir yerde bitmeli. Diğer canlılar gibi bitmeli, yerine başkaları gelmelidir. Şöyle bir şey düşünün: Yüz elli yaşına gelmiş bir insan, hiç bir arkadaşı kalmamış, konuşacak hiç bir şeyi kalmamış. O günkü hayat şartlarına adapte olamıyor. Telefon kullanamıyor, televizyondan anlamıyor, cd player nedir bilmiyor, otomobil kullanamıyor. Bu insanın yaşamasının bir anlamı var mı?

 

İnsanlar topluma verimli olduğu sürece, diğer insanlara yük olmadığı süre ile sınırlı olarak yaşamalı. Bu hayat benim öğrencilik yıllarımdaki kadar kısa olmamalı tabi. 60'lı yıllardan sonra, 70'li yılların başında tıp fakültesinde öğrenciyken; erkeğin yaş ortalaması elli, kadının yaş ortalaması 55 idi. Biliyorsun Mustafa Kemal 57 yaşında öldüğünde çok yaşamış vefat etmiş zannettik.

 

Dünyada geçen yıl ortalama insan ömrü erkeklerde 72, kadınlarda 75 idi. Günümüzde kadınlar 76 olmuş. Giderek yaş standartları yükseliyor. Şöyle bir etrafınıza bakın. Çocukluğumuzda 50-60 yaş civarında çok yaşlı insanlar vardı. Şimdi öyle değil. 50-60 yaşında insanlar hayatın zirvesine tırmanmak üzereler. 80 yaşında çok insan var etrafımızda. Biz ülke olarak bu yaşlı insanlara hizmet etmeye ve bakmaya müsâit değiliz. Bugün hemen her evde bir yaşlı insan var. Bazen iki yaşlı insan var ve birçoğu bakıma muhtaç. Alzaymır var, ortopedik özürlü olanı var. Onların yaşamaktan çok fazla zevk aldıklarını zannetmiyorum. Çocuklarına yük oldukları için çok büyük üzüntü duyuyorlar. İnşallah toplumumuz da batı ülkelerindeki gibi o insanlarımıza hizmet verebilirler.

 

Şundan utanmamalıyız: Ben anneme babama bakamıyorsam, evde perişan olacağına bir bakım evine götürürüm. Sabah akşam ziyâret ederim, haftada bir ziyâret ederim. İhtiyaçlarını görürüm. O zaman daha çok mutlu olur. Yaşındaki insanlarla beraber olur. O’nu sinemaya götürürler, O’nu eğlendirirler. Bakımevinin bir bahçesi vardır, bahçesine çıkar ağaçları sever. Eğer yatalaksa da ona müzik dinletirler, onu severler, onun bakımını yaparlar. Benim evde veremeyeceğim hizmetleri verirler. Bir defa yeni nesle bunu öğretmemiz lâzım ve yaşlılarımız da bunun baştan savmak olmadığını, doğrusunun bu olduğuna inanmalılar.

 

Ben çocuklarıma şimdiden vasiyet ediyorum. Ben bakıma muhtaç olursam sakın beni annenizin bakımına muhtaç bırakmayın. Hizmetçilerin bakımına bırakmayın. Özel bir bakım evine götürün. Param var imkânım var. Özel bakım evinde bana bakılsın. Yaşlılarımıza şimdiden söylüyorum: Bunu kabul ettirelim. Yaşlılarımız bilsinler ki onlara bu özel bakım evlerinde daha iyi bakılır. Evde çoluk çocuğun veya Moldavyalıların elinde kalmasın. Çocuklarımız da bunu bir ayıp gibi düşünmesinler. Doğrusu onlara bunu öğretmeliyiz. Şimdi görünen o ki önümüzdeki 50 yıl içerisinde, ortalama insan ömrü yüz yaşın üzerine çıkacak. Bakın şuan 72-74. Bir kaç senedir yaş artmış durumda. Hele genetik mühendisi arttıkça insanların ömrü uzayacak. Fakat demin bir cümle kullandınız: sağlıklı ve muhtaç olmadan yaşamak. Herhalde yüz yaşına gelene kadar sağlıklı olabileceğiz ama yüzün üzerinde o sağlık biraz askıntıya girecek. Ben yüz yaşını aşıp da ölmeyi arzu etmiyorum.

 

- ‘İnsanoğlu, uzun ömürlü bir ortamda yaşamaya hazır değil.’ Diyorsunuz.

 

Prof. Sönmez: Değil!

 

- Dünyamız, 100 veya daha uzun süreler yaşayacak olan insanları maddeten tatmin ve mânen mutlu edecek donanıma sâhip mi?

 

Prof. Sönmez: Hayır. Değil! Efsânelerde şöyle şeyler geçiyor. Filan peygamber 500 yıl yaşadı, filan peygamber 280 yıl yaşadı. Hayır! Aslında o kadar yaşamamışlar. Dünya o kadar yavaş dönüyormuş ki insanlara öyle gelmiş öyle hissetmişler. Yoksa onlar da 50, 55, 60 yaşında vefat etmişlerdir. Efsâneye 500 yıl diye geçmiş. Şimdi dünya o kadar hızlı dönüyor ki… Bir bakıyorsun 20 yaşındasın, bir bakıyorsun 50 yaşındasın, bir bakıyorsun 80 yaşına gelmiş olacaksınız. Dünya da insanlar kadar o kadar hızlı yıpranıyor ki… Bakın dünyada medeniyetler kaybolmuş. Bir sene içinde mi kaybolmuş? Hayır. O sırada 7 sene üst üste kıtlık olmuş hiç yağmur yağmamış. Büyük göçler olmuş ve Mısır medeniyeti kaybolmuş. Bir takım felaketler olmuş. Avrupa’da üstüne yanardağ bulutu gelmiş. İki yıl, üç yıl insanlar hiç tarım yapamamış ve açlıktan ölmüşler. Şuan küresel ısınma çok büyük felaketlere gebe. Bir kaç yıl mı? Hayır. 50 yıl, 100 yıl, 200 yıl… 6-7 milyon yaşında olan bir dünya için 50 yıl, 60 yıl fazla bir zaman dilimi değil. Fakat eninde sonunda dünyanın da sonu insanlar gibi yaşlılık dönemine girecek. Kıtlıklar olacak, su olmayacak, hava olmayacak. Nasıl Orta Asya’dan, Afrika’dan bütün dünyaya göçler olmuş. Artık dünyadan bütün gezegenlere göçler olacak. Oynayan film, milyon yıllık film yâni. Baştan sonra altmış dakika değil. Bunları yaşayacağız.

 

- Huzurlu bir hayat, berâberinde sağlık ve uzun ömür getirir mi?

 

Prof. Sönmez: Vücudumuzda bazı hormonlarımız var. Bunlar yaşamamızı sağlayan hormonlar. Bunlardan bir tanesi adrenalin. Şimdi siz benim karşımda ayakta durabiliyorsanız, benimle konuşabiliyorsanız adrenalin hormonunuz oluğu için. Adrenalin hormonunun bittiği yerde hayat bitiyor. Nabzımızı sağlayan, tansiyonumuzu sağlayan, işte heyecanımızı sağlayan, mutluluk salgılayan hormonlardan biri adrenalindir. Şimdi biz bunu öğütüyoruz. Heyecan, stres, üzüntü kahır sırasında adrenalin hormonu artıyor. Heyecanlandığımız zaman ne olur? Nabzımız daha hızlı artar, tansiyonumuz yükselir, başımız ağrır, suratımız kıpkırmızı olur. Bunlar adrenalin hormonunun zararlı tarafları. Demek ki adrenalin hormonu belirli bir seviyede olursa mutluluk getirir. Adrenalinin fazlasının zararlarından korunmalıyız.

 

İkinci hormonumuz da endorfin.

 

Bunu da vücudumuz salgılıyor. Biz bunları dışarıdan alamıyoruz, yiyerek içerek alamıyoruz. İyi bir müzik dinlediğimiz zaman, ibâdet ettiğimiz zaman, güzel bir yemek yediğimiz zaman, güzel-iyi insanlarla sohbet ettiğimiz zaman endorfin hormonumuz artıyor. Endorfin hormonumuz adrenalinimizin tamamen tersine nabzımızı yavaşlatıyor, tansiyonumuzu düşürüyor, damarlarımızı genişletiyor. O zaman vücudumuzda adrenalin ve endorfin dengesini endorfin lehinde geliştirebilirsek mutluluk hormonumuz fazla olursa daha uzun ömürlü olacağız kesinlikle.

 

Mutluluk endorfin hormonunu sağlar. Vücudumuzun yararlı hormonudur. Stres, sıkıntı, üzüntü adrenalimizi artırır ve ömrümüzü törpüler. İkisi de alışkanlık yapar. İnsanlar neden hızlı araba kullanırlar? Neden korku filmi seyrederler? Neden yüksekten atlarlar? O anki adrenalin onlara çok büyük mutluluk verir. Endorfin de olumlu yönde mutluluk verir. Olumlu yönde bizim hayatımızı etkiler.

 

O yüzden endorfinimizi artıralım. Yürüyüş yapalım, müzik dinleyelim, âşık olalım. Bin çeşit aşk var. Sadece karşı cinse âşık olmak değil; eşinize âşık olabilirsiniz, okumaya âşık olabilirsiniz… Müziğe âşık olabilirsiniz, çocuklarınıza âşık olabilirsiniz, kendinize âşık olabilirsiniz. Bunlar sizi mutlu etmek için yeterli olan sevgiler.

 

- İnsanoğlu; ‘Enel Hak / Hak benim içimde’ diyen Hallac-ı Mansur’u kendisine örnek alarak; ‘Enel Huzur’ diyebilmek için hangi formülü uygulamalı?

 

Prof. Sönmez: Desem ki adrenalin seni yiyor… Ne yapayım? Bedenimden çıkıyor diyeceksin. Onun için huzur için endorfinini yükselteceksin. Endorfin yükselirse, ömrümüz uzun olacak, sağlıklı olacağız. Tabi önleyemediğimiz şeyler var. Genetiğimizde yazılı bir takım hastalıklar var. Yâni hani alın yazısı diyoruz ya, aslında alnımıza değil de genlerimize yazılmış, DNA'larımızın üzerine yazılmış bir şeyler var. Meselâ benim DNA'mda kalın bağırsak kanseri olacağım yazılıysa, bu olacak. Ama erken yaşta, ama geç yaşta. Olmaması için yapacağım bir takım şeyler var. Lifli gıdalarla besleneceğim. Tuvalet alışkanlığıma dikkat edeceğim. Bunun yanında elli yaşından sonra mutlaka yılda bir kolonoskopi yaptıracağım. Böyle bir durum varsa erken müdâhale edilecek. Hani olayı geciktirici, uzaklaştırıcı şeyler yapılabiliyor. Fakat bunlar ölümsüzlüğü aramak için değil, sağlıklı yaşamak için olmalı.  Genetik haritamız çıkarılabilir, bir takım genetik problemlerimiz düzeltilebilirse, her türlü hastalığı önleyebileceğiz. Tabîi tıp değişik bir safhaya girmeye başladı. Şimdi anne meme kanseri. Genç bir kız var, 20-22 yaşlarında. Bir genetik araştırması yapılıyor, kızında da meme kanseri var. Daha doğrusu ihtimali var. Ne yapılacak? Memesini alacak mıyız kızın? Çok zor bir karar.

 

Veya anne-baba kolon kanserinden vefat etmiş. Genç bir insana bakıyorsunuz ki kolon kanseri geni var. Bunu değiştiremeyiz doğduktan sonra. Peki! Kalın bağırsağın hepsini alalım mı? Tıp değişik bir safhaya giriyor. Artık sanal ortamlara girmeye başladık. Huzur da sanal. Gerçekten; ‘Huzur benim içimde’ Dediğimiz gün gerçekten huzurlu olacağız, kalp sağlığı açısından. Fakat kanser… Orada durum farklı. Kanserde de stresin çok önemli rolü olduğunu biliyoruz. Dünyanın insan sağlığı açısından geleceği genetik mühendisliğinde bitecek.

 

 

-‘Huzurlu bir hayat’ ifâdesini de kullandınız. Huzurlu bir hayat için formül şeklinde söylenecek bir şey var mı?

 

Prof. Sönmez: Bir defa annemizi babamızı seçemeyiz. Yani kötü bir ailede doğmuş olabiliriz. Devamlı kavga içinde olan bir anne baba olabilir. Bu şartları değiştiremeyiz. Fakat iyi bir evlilik yapmak insanın ömrünü uzatır. İyi bir meslekte çalışmak, iyi bir meslek seçimi insanın ömrünü uzatır, çok iyi evlat ve anne-baba ilişkileri ömrü uzatır, çok iyi bir ülkede yaşamak ömrü uzatır. Bunlardan hangisini yapabiliyoruz? Bu saydığım beş maddeden belki sadece iki tanesini yapabiliyorsak o bize yeterlidir. Bu beş maddeden beşini bir araya getirmek hakikaten imkânsız. En azından iki tanesini tutturabilirsek iyi bir evlilik, iyi bir iş… Çocuklarla problem olabilir mi? Hepimizin çocuklarıyla problemi vardır. Fakat onlar büyüyünce belki düzelecek eğer iyi bir eşiniz varsa, iyi bir işte çalışıyorsanız, ülkenin şartlarıyla barışıksanız… Tabi ki daha huzurlu daha mutlu olacaksınız. Fakat eğer evde hır gür, işte hır gür, ülkeyle probleminiz var, siyasîlerle probleminiz var… O zaman işiniz zor.  Beslenme en arkada geliyor. Bütün bu olumsuzluklar içerisinde iyi beslenmeseniz de olur. Zâten bütün felaketler kapınızda demektir.

 

- Belki sabırlı olmak, sağlıklı ve huzurlu olmak için diğer şartlara ilave edilebilir…

 

Prof. Sönmez: Tabîi… Sabır, tevekkül bunların en başında gelen şeylerdendir. Sürekli isyan etmek, sürekli kavgacı olmak, sürekli eleştirel olmak bunlar işte o adrenalimizdir,  içimizde bizi kemiren kurttur.

 

-Bir de stres meselesi var. Çağımızda stressiz olmak mümkün değil. Fakat bu arada ‘stresi yönetmek’ diye bir yöntem var…

 

Sönmez: Evet, özel psikolojik destekler var. Stresin yönetimi mümkündür. Özellikle üst düzey yöneticilere, iş adamlarına böyle kurslar veriliyor ve çok faydalı olduğuna inanıyorum.

 

-Çok teşekkür ederim Efendim. Lütfettiniz insanlarımıza çok faydalı olacak bilgiler ediniz.

 

-Prof. Sönmez: Ben teşekkür ederim.

 

 

 

Prof. Dr. BİNGÜR SÖNMEZ

1952 yılında Sarıkamış'ta dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimimi tamamladıktan sonra Pendik Lisesi'ni 1969 yılında bitirerek İstanbul Tıp Fakültesi'ne girdi.1976 yılında Tıp Doktoru olarak mezun oldu. Burslu olarak İngiltere'de 1 yıl yabancı dil eğitimi gördü. İstanbul Tıp Fakültesi'nde 1977-1984 yılları arasındaki uzmanlık eğitiminin içinde 1984 yılında Londra St. Thomas Hastanesi'nde kalp cerrahisi asistanı ve Rayne Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Aynı hastanede 1987-1990 yılları arasında tekrar 3 yıl çalışarak koroner cerrahisi eğitimi aldı.

 

 1988 yılında doçent, 1997 yılında profesör oldu. 1990 yılı sonunda kesin dönüş yaparak İstanbul Üniversitesi Kardioloji Enstitüsü'nde göreve başladı ve 1995 yılına kadar aynı zamanda Florence Nightingale Hastanesi'nde çalıştı. Daha sonra, Florence Nightingale Hastanesi'nde Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı, aynı zamanda Kadir Has üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Cerrahi Bölümleri Başkanı olarak çalıştı. 2001 yılından beri özel bir hastanenin Kalp Cerrahisi Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır. Yurt içi ve dışında yüzden fazla yayını, 5 kitapta yazdığı 8 bölüm var. ‘Radial Arter Greft Hazırlanması’, ‘Kalp Yogası’ ve ‘Ateşe Dönen Dünya: Sarıkamış’ isimli kitapları var. Birçok tıbbi derginin editor listesinde görevli olup Sarıkamış ile ilgili sinema, belgesel, kitap gibi tüm çalışmalara katkıda bulunuyor ve ilmî danışmanlığını yapıyor. ‘Ülkem Ateş Çemberi İçinde İken Sarıkamış’, ‘Nargin’, ‘Kafkas Cephesi’, ‘Âşıkların Dilinden Sarıkamış’, ‘Sarıkamış'tan Çanakkale'ye isimli kitapları yayına hazırlamıştır. Yurt içi ve yurt dışında bulunan 24 derneğin üyesi olan Prof. Dr. Bingür Sönmez, evli, iki evlât babasıdır.