IMG-LOGO
Röportaj

Faruk Korkmaz İle 15 Temmuz’un Romanı ‘Kozgalış’ Hakkında Konuştuk

18 07 2021

Oğuz Çetinoğlu: Kozgalış, mahallî bir kelime olsa gerek. Hangi yöreye aittir ve mânâsı nedir? Kitabınıza bu ismi tercih etmenizin özel bir sebebi var mıdır?

Faruk Korkmaz: Kozgalış, Kafkasya’dan Doğu Türkistan’a kadar Türk Dünyasının farklı iklimlerinde ‘Uyanış, Direniş, Kıyam, Diriliş, Kıpırdanma, Galeyan, Kargaşa’ gibi farklı anlamlarda kullanılan, Anadolu’da ise maalesef pek bilinmeyen, Karaçay-Malkar Türkçesine mahsus bir kelimedir.

Şan ve şeref dolu târihi imkânsızlıklar içerisinde verilen destansı mücâdelelerle dolu olan Aziz Türk Milleti’nin öncekilerden farklı olarak yerli işbirlikçilerin organize ihânet kalkışmasına karşı bütün unsurlarıyla yekvücut olarak direnişe geçmesini, fıtratında mevcut olan millî şuurla uyanışını ifâde etmek için buram buram Türklük kokan ‘Kozgalış’ kelimesini tercih etme sebebi budur.

Çetinoğlu: Kozgalış ilk kitabınız mı?

 

Korkmaz: Hayır. Malatya Vâliliği Malatya Kitaplığı Projesi kapsamında 2013’te kaleme almış olduğum Malatya Mahalle Kültürü ve Komşuluk İlişkileri adlı bir kitabım bulunmaktadır. Fakat Kozgalış, roman türündeki ilk çalışmamdır.

Çetinoğlu: Kozgalış neden kaleme alınmıştır? Sizi 15 Temmuz hâin darbe girişimini romanlaştırmaya iten sebepler nelerdir?

Korkmaz: Efendim takdir buyurursunuz ki insanları yazmaya iten sebepler vardır. Bir eseri ortaya çıkaran, duygulardan müteşekkil domino taşları vardır. Çocukluk ve gençlik dönemlerimizde okuyarak, duyarak, dinleyerek öğrendiklerimizi kemâl yaşlarımızda şâhitlik ettiklerimizle birleştirdiğimizde, o kısa vâde içerisinde aslında bunların çok büyük ve önemli hâdiselerde vücut bulduğunu anlarız.

Malazgirt’le Anadolu’nun ‘Türk Yurdu’ olarak tescillenmesi, İstanbul’un Fethi ile târihin seyri değiştirilerek yeni bir çağ açılması… Ve elbette Çanakkale Zaferi ve İstiklâl Harbi ile yok olma eşiğinden Türkiye Cumhuriyeti’ne uzayan o kutlu mücâdele… Kadim Türk târihi içerisinde aklımıza ilk gelen örneklerdir. Yâni sözde medeniyetlerin sömürü anlayışına karşı ‘âleme nizam vermeyi’ amaç edinen bir fetih düşüncesi veya sömürülmemek için ölümüne mücâdeleyi şeref bilmenin emsalsiz örnekleridir bunlar.

İşte bu pencereden baktığımızda 15 Temmuz hâin darbe teşebbüsü ile Yüce Türk Milleti önce Anadolu’dan sonra da Ata Yurt’tan yâni geldiği topraklardan da ebediyen silinmek istenmiştir. Bizler bu ihânet teşebbüsünün ve buraya getiren sürecin canlı şâhitleriyiz. 80 darbesinin tanığıydık… Ben o dönemde çocukluktan gençliğe adım atıyordum. Yine 80’lerin ortasında bölücü terör örgütünün kanlı cinâyetlerine başlamasının tanığıydık… O günlerden itibâren dindar, ağırbaşlı, saygılı vs pek çok maskenin ardına gizlenen yeni bir terör örgütüyle tanışıyorduk… Tabiî o zamanlar terör örgütü oldukları bilinmiyor, gerçek yüzleri henüz deşifre olmadığından insanlar onları demin saydığım sıfatlarla tanıyor, tanımlıyor…

90’larda bunları daha yakından görüp tanıma imkânı bulduk. Eğitim öğretim hizmeti adı altında okullar, yurtlar, dershâneler bina ediyorlar, öğrenci evleri tutuyorlar, ülkenin en ücra yerleşim birimlerine kadar uzanıp çocukları, gençleri kendilerine çekiyorlardı. Küçücük bir ilçede bile bunların öğrenci yurtları yahut evleriyle karşılaşmanız işten bile değil… Çok kısa bir sürede bu kadar geniş bir ağ kurmalarını sâdece ‘Allah rızası için hizmet’ olarak algılamak aşırı bir iyimserlik değil midir?

Gün geçtikçe bu ‘hizmet’(!) ağı medyadan bankacılık sektörüne kadar genişledi. Temiz duyguları ve inançları istismar edilen insanlarımız çocuklarını bunlara teslim etti, paralarını ve ziynetlerini bankalarına teslim etti, yayınladıkları gazete, dergi vs abone oldu… Saf duygular içerisindeki insanlar bu oluşuma karşı kendilerini uyaran, bunlara güvenmemelerini söyleyen kimseleri neredeyse tekfire varacak tepkilerle karşıladılar. Yâni bu örgüt inanılmaz derecede kısa bir vâde içerisinde Türkiye’de gerekli altyapısını ve hayran kitlesini oluşturdu, akabinde Türk Cumhuriyetlerine ve İslam coğrafyasına yöneldi. Derken dünyanın hemen her köşesinde mantar gibi bitmeye başladılar.

Güçleri ve itibarları istedikleri seviyeye geldikten sonra yıllar boyunca Devletimizin sinir uçlarına kadar yerleştirdikleri bütün unsurlarıyla organize bir şekilde hareket ederek çeşitli uyduruk gerekçelerle Devlet itibârını zedelemeye, kendilerine itaat ve itibar göstermeyen her kademeden insanımızı da en acımasız yöntemlerle bertaraf etmeye başladılar. Halk nazarında Devlet itibarsızlaştırılırsa Devlet’i ele geçirme teşebbüsleri güya meşruiyet kazanacak, halkımız ne olduğunu anlayıncaya kadar da atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktı.

Hülâsa bu düşünce ve teşebbüsleri başarısızlıkla neticelenince silahlı unsurlarını devreye koyup Millî İrâdemizi ve Kutlu Devletimizi yok etme cür’etini ortaya koydular. Aziz Türk Milleti’nin üzerine kurşun yağdırmaktan, tanklarla ezmekten, kamu binalarını bombalamaktan zerrece utanç duymadılar.

Daha hâlâ bu utanç tablosunu bir kurgu olarak niteleyenler, bu ihânet örgütünü Müslüman olarak kabul edenler olduğunu esefle müşâhede ediyoruz. Böyle düşünen insanların, bizim o tertemiz ekmel dinimiz İslamiyet’le -ki ihânetin her türlüsünü haram kılmıştır- bunları hangi zeminde birleştirebildiğini çok merak ediyorum doğrusu!

Tabiî olarak bu gelişmeler ruhumda, kalbimde, vicdanımda ve beynimde silinmez izler bıraktı. Birilerinin bunları yazması, unutmamaları için gelecek kuşaklara aktarması gerekiyordu. Bu millî bir görevdi… İnancımızın gereği îfa edilmesi gereken bir mükellefiyetti. Müslüman bir Türk olarak inancımın ve millî kimliğimin yüklediği bu sorumluluğun gereğini yerine getirmek maksadıyla, hâin teşebbüsten birkaç ay sonra yazmaya başladım. Fakat sağlık problemlerin, birkaç defa ameliyat olmak zorunda kalmam ve yoğun vazifelerim sebebiyle çalışmalarıma ara vermek mecbûriyetinde kaldım. Yazamadığım her gün bende bir teessür oluşturuyordu. Çünkü bu, bir an önce yazılıp Aziz Milletimizin ve ciğerpâremiz Türk Gençliğinin bilgilerine sunulmalıydı. Dört yıl böyle geçti… Tâ ki salgın sürecine kadar… Salgın sebebiyle evde geçirmek durumunda kaldığımız süreç, benim için bulunmaz bir nimet oldu. Yazdıklarımı gözden geçirdim ve kaldığım yerden devam ederek romanımı tamamlama fırsatı buldum. Haziran’ın başıydı… Bilgeoğuz Yayınevi sâhibi sâhibi Sayın Oğuzhan Cengiz Beyefendi ile görüşüp bir değerlendirme yaptık. Romanın yazılması uzun bir sürece yayılıyordu ama yayınlanması Bilgeoğuz Yayınevi sâyesinde bir hayli hızlı oldu. Bu vesileyle kendilerine teşekkür ediyorum. Ve sonunda ete kemiğe bürünen KOZGALIŞ Aziz Türk Milletimizle vuslat etti.

Efendim, târihi yaşayarak yazar, yazarak yaşatırsınız. Kozgalış’ta yazılanlar sâdece benim değil Aziz Milletimizin has evlatlarının tamamının yaşadıklarıdır. Millî ve mânevî değerlerini hâiz her Türk Evlâdının nefretle şâhitlik ettiği, yürekleri sızlayarak buğz ettikleri ve canlarını ortaya koyarak karşı durduklarıdır. Ben nâçizane Aziz Türk Milletinin yaşadıklarını yazdım. Yazdıklarım da inşallah şimdiki gençlerimiz ve müstakbel geleceğimiz olan yiğitlerimiz tarafından yaşatılacak, unutulmayacak ve unutturulmayacaktır.

Çetinoğlu: O süreçte siz neler yaşadınız? Nelere şâhitlik ettiniz?

Korkmaz: Elbette çok şey var fakat hasûsî olarak aklımda kalan birkaç hâdiseyi arz edeyim.

15 Temmuz Cuma günü yine yoğun bir mesâinin ardından akşama doğru yorgun bir şekilde eve gelmiştim. Ailemle biraz vakit geçirdikten sonra istirahat etmek için kanepeye uzanıp televizyon seyretmeye başladım. Günün yorgunluğu sebebiyle uyuyakalmışım… Oğlum Göktürk’ün telaşlı sesiyle uyandım. ‘Baba kalk, darbe oluyor’ diyordu. Uzandığım yerden doğrulup o uyku mahmurluğuyla ‘Ne darbesi yahu? Bu saatte darbe mi olur?’ demişim.

Tv kanallarını dolaştım hızlıca; görüntülere baktım… Bir öğretmenim ama o dönemde Malatya Vâliliği Protokol Şube Müdürü olarak görev yapıyorum. Derhal Vilâyet Makamındaki görev arkadaşlarımı aradım. Bütün arkadaşlarım görev mahalline intikal edebilme gayreti içerisindeydi. Ben de derhal giyindim ve bir an önce görevimin başında olabilmek için çıktım. Dâireye vardığımda evi yakın olan arkadaşlarımın geldiğini, diğerlerinin de gelmek üzere olduklarını gördüm.

Çok geçmeden Sayın Cumhurbaşkanımızın canlı bağlantı ile Aziz Milletimizi meydanlara ve mülki idâre makamlarının önüne dâveti gerçekleşti. Vilâyetin önü kısa bir sürede mahşer meydanına döndü. Vilâyet Makamında Sayın Vâlimiz başkanlığında, İl Emniyet Müdürümüz, İl Jandarma Komutanımız, MİT Bölge Başkanımız, Büyükşehir ve Merkez İlçe Belediye Başkanlarımız, Malatya’da bulunan Milletvekillerimiz, İl Başkanlarımız üstün bir çaba ortaya koyarak Sayın Cumhurbaşkanımızın emirleri doğrultusunda Malatya’mızda güvenliği muhâfaza etmek ve hıyânete mukavemet göstermek için irâde sergiliyorlardı.

Derken dışarıda her geçen dakika daha da artan sayıdaki halkın arasında bir arbede çıktı. Muhterem halkımızın arasına sirayet etmiş durumdaki birkaç provokatör, ‘Paşaköşkü’ne, Paşaköşkü’ne’ diye insanları kışkırtmış. Paşaköşkü Mahallesi, Malatya’mızda Alevî kardeşlerimizin yoğun olarak ikamet ettikleri bir bölgemizdir. Ve hıyânetin büyüklüğüne bakınız ki aynı dakikalarda o mahallede meskûn Alevî kardeşlerimizden bazılarının evlerine taşlı sopalı saldırılar oluyor.

Vilâyetle Paşaköşkü arası yürüme süresi âzamî 15 dakika çeker. Mahallede provokatörler can, kan ve din kardeşimiz olan Alevî vatandaşlarımızın evine saldırırken, Vilâyet önündeki kalabalığı da o alçakça saldırıya katılmaya teşvik ediyorlar. İhânetin, hıyânetin ve alçaklığın boyutlarını görebiliyor musunuz? Yâni 15 Temmuz ihânet kalkışması sâdece tankla, uçakla yapılmadı… Masum halkımızı din, mezhep, parti ve daha birçok noktadan vurmaya, birbirlerine kırdırmaya, kardeş kanı akıtmaya kalkıştılar. Ne kadar geniş bir yelpâzede hıyânetin resmedildiğini anlayabilmek için son derece mühim ve ibretlik bir örnektir bu. Tabii Sayın Vâlimizin berâberinde İl Emniyet Müdürümüz, İl Jandarma Komutanımız ve kendilerine çok büyük saygı ve minnet duyduğum, birlik ve berâberliğimizin ve ebedî kardeşliğimizin tesisi için büyük emekleri olduğuna şâhit olduğum Alevî Kanaat Önderlerimiz derhal Paşaköşkü Mahallesi’ne gittiler. Provokatör hâinlerin amaçlarına ulaşmasına imkân vermediler. Devletimizin muhterem halkımızın her daim yanında, emrinde ve hizmetinde olduğunu hâinlerin hayâsız yüzlerine bir tokat gibi indirdiler.

Yine 2. Ordu Karargâh Binasına gelip bilgi almak isteyen, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Devletimizin temsilcisi Sayın Vâlimize nizâmiye önünde silah doğrultulması, Devlet’in bir Devlet kurumuna girmesine engel olunması nefretle hatırladığım bir durumdur.

O süreçte sâdece benim değil, orada bulunan herkesin şâhit olduğu bir hâdiseyi nakletmeden geçemeyeceğim. Vilâyet Binasının önünde mahşeri bir kalabalık var. İğne atsanız yere düşmez. Sayın Vâlimiz protokol kapısı önünde saygıdeğer halkımıza bir açıklama yapacaklar. İnanın, kapı önünde insanların arasına bir kâğıt sığmaz; öyle bir kalabalık var… Malatyalılar bilirler, sürekli olarak Vilâyetin önünde yatıp kalkan, Sayın Vâlimizin makam aracını tanıyan ve araç görünür görünmez hızla ona doğru koşup etrafında fır dönen bir köpek vardır. Yıllar var ki oradan ayrılmaz ve son derece zeki bir hayvandır. İşte bu köpek, o kalabalığın arasında ezilme pahasına kapının önünde yatıyor ve rahatsız olup da ayrılmıyor. Sayın Vâlimiz o köpeği gördüler ve şu ifâdeyi kullandılar:  İşte sadakat ve samimiyetin görüntüsü… Şu köpek bile Devlet’in kapısına iltica etmiş ve buradan ayrılmıyor. Bunlar, şu köpek kadar olamayanlardır.

Bu söz son derece mânidar ve bir o kadar haklı bir sözdür. Sırf bu veciz ifâde üzerine bile ciltler dolusu kitap yazılır. Dolayısıyla, bu fakirin nâçiz romanında anlatılanlar, o mel’un gecede yaşananların yanında zerre-i miskal mesâbesindedir.

Ezcümle, şerefli mâzimizin yok edilme, istikbal ve istiklâlimizin berhava edilme teşebbüsüne karşı kozgalan yâni kıyama kalkıp direnen Yüce Türk Milletine ve bilhassa gençlerimize hafızalarını her dem taze tutacak bir armağan sunabildiysem şerefyab olurum.  

Çetinoğlu: Bir eğitimci olarak romanınızda gençlerimize önemli mesajlar verdiğiniz gözüküyor. Bu çerçevede gençliğe ve anne babalara ne gibi tavsiyeleriniz olacaktır?

Korkmaz: Gençlik bir milletin dinamosudur, geleceğinin teminâtıdır, yaşayan yarınlarıdır… Mukaddesatımızın muhâfazası bile yirmili yaşlardaki Mehmetçiğe tevdi edilmiştir. Server-i Kâinat Efendimiz Hz. Muhammed (sav) irşad ve tebliğ vazifesini öncelikli olarak Mus’ab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud ve Ali b. Ebu Talib gibi genç sahabeye vermiştir. Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetimizin ve millî mukaddesatımızın emânetçisi, vârisi olarak Türk Gençliğini seçmiştir. Demem o ki gençlik bu kadar önemli ve kıymetlidir. İşte bu sebeple terör örgütlerinin hedef kitlesi de genç nesildir. Dolayısıyla gençlerimize gereken ihtimamı göstermek, onları doğru ve güzel yetiştirmek, millî ve mânevî şuurlarını tekmil etmek, yanlış ve zararlı mecrâlara tevessül etmelerine sebep olacak yollardan uzak tutmak millî ve mânevî bir vazifedir. Bunun ‘ama’sı, ‘fakat’ı olmaz. Çünkü müspet yönde yetiştiremediğimiz çocuklarımız ve gençlerimiz, dimağlarındaki boşluğu zararlı düşüncelerle dolduracak illegal oluşumlar için açık hedef hâline gelecektir. Çocuklarımızı ya biz yetiştireceğiz ya da onları kirli hülyâlarını gerçekleştirmek isteyenlerin kucağına iteceğiz. Tercih ve karar bizim.

Şunu özellikle belirtmek isterim ki millî birlik ve bütünlüğümüze kast eden/etme düşüncesinde olan her türden yapılanmaya bu fırsatı bulmalarını sağlayan, istikbâlimiz olan ciğerpârelerimizi iş, aş, yoğunluk vs sudan sebeplerle ilgiden mahrum ve başıboş bırakan sorumsuz ailelerin de vebâli vardır. Gerekçemiz ne olursa olsun, ne tür şartlar altında bulunursak bulunalım, çocuklarımızı ihmal etmemiz mâzur görülemez. Onların ihtiyaçları harçlıkları, giyim kuşamları, elektronik eşyaları ile sınırlı değildir. Asıl ve en önemli ihtiyaçları rûhî ve fikrî olanlardır.

Eğitimin ailede başladığı, okulda geliştiği ve toplumda olgunlaştığı bir vakıadır. Bundan mütevellid, herkes üzerine düşeni yapmakla, çocuğunu doğru ve emin bir şekilde yetiştirmekle, zararlı yapılanmaların bu taptâze fidanları hasat etmesine fırsat vermemekle yükümlüdür.

Tabiî gençlerimizin de kendilerine mahsus sorumlulukları vardır. Öncelikle Dünyânın tozpembe bir varlık alanı olmadığını, kötü ve zararlı şeylerin daima güzel ambalajlarla kendilerine sunulduğunu, sâhip olma ve nereden gelirse gelsin bir kazanca vâsıl olma hırsının kötü sonuçlarının olacağını asla unutmamalıdırlar. Zararlı ve bölücü yapılanmalar, herkesin zaafına göre ona ulaşmayı ilke edinir, hedef kitlelerine ütopik bir dünyayı birlikte kurmayı vâdeder, onlara çok değerli olduklarını ve bu değeri ancak kendilerinin verebileceğini beyan ederek intisaplarını güya meşrulaştırma yöntemlerini tercih ederler. Buna son derece dikkat etmelidirler. Düşmanın taktiklerinden biri de ‘dost maskesi’ ile yüzünü gizlemektir. Bu sebeple gençlerimizin de sosyal çevrelerini belirlerken çok özen göstermeleri, temasları olan insanları iyi tanımadan onlara güvenmemeleri, kendilerini yanlış şeylere teşvik eden şahıslardan derhal uzaklaşmaları önem arz etmektedir. Burada özellikle gelişen teknolojiye bağlı olarak dijital mecrâların gençliğin vazgeçilmezi olması ve zararlı yapılanmaların bu alanlarda gençlerle iletişim kurduklarını da göz ardı etmemek gerekir. Millî ve mânevî değerlerini rencide edici paylaşım ve söylemlerle gençlerin bilinçaltında itibarsız bir değerler silsilesi oluşturuyorlar. Teknoloji bağımlılığı, zararlı alışkanlıklar, değer tanımazlık, inanç boşluğu ve nihayetinde dinine, devletine, târihine, kültürüne, milletine yabancı bir genç nesil vücuda getirilmesi… Bölücü, yıkıcı oluşumların ağzının suyunu akıtan bir arzudur bu…

Velhasıl, sevgili çocuklarımız, gençlerimiz uyanık olmak mecbûriyetindedir. Biz anne ve babalar evlâdımızın maddî ihtiyaçları kadar mânevî ihtiyaçlarını da tekmil edeceğiz; hem de son derece önemseyerek. Ve elbette Eğitim Ordumuz, mensubu olmaktan şeref duyduğum Kuva-i İlmiye yâni Öğretmenlerimiz ve Din Görevlilerimiz de her Türk gencini öz evlâdı bilip millî ve mânevî dağarcıklarını bıkmadan, usanmadan, yorulmadan ve en güzel, en doğru şekilde tekmil ve tezyin etmenin gayreti içerisinde olmalıdır. Türk Milletini bir zincir gibi birbirine bağlı olmak mecbûriyetindedir. Bu zincirde hiçbir halka zaafa uğratılmamalı, ihmal edilmemelidir. Aksi takdirde bir tek halkanın kopması, zincirin işlevini yitirmesi anlamına gelecektir. Aziz Türk Milletinin böyle bir lüksü yoktur, olamaz, olmamalıdır…

Çetinoğlu: Hikâye ve roman yazarları yazdıklarına kendi hayâtlarından bölümler eklerler, hayât felsefelerine ait mesajları, roman kahramanının dilinden okuyucuya ulaştırırlar. Kitabınızda nakledilen hâdiselerle bağlantınızı ve mesajlarınızı  özet olarak lütfeder misiniz?

 

Korkmaz: Efendim mâlumlarınız olduğu üzre insan kendine, insanlara, tabiata, devlete ve Yüce Allah’a (cc) karşı mes’uldür. Bu mes’uliyetlerini âzamî bir şekilde îfa etmeye çalışmak insanın aslî vazifesidir.

 

Romanda bu vazifeyi yerine getirebilmek için canını ortaya koyanlarla, vazifesini bir şahsa, bir güce hasredenlerin mücâdelesi asgari çerçevede arz edilmeye çalışılmıştır. Nâçiz şahsım da bu iki cenahtan birincisi içerisinde kendini bulmaktadır. Doğan ölür… Mühim olan nasıl yaşadığımızdır. Rahle-i tedrisinden geçtiğimiz aile büyüklerimiz, öğretmenlerimiz, düşüncelerimize istikamet çizen alplar, erenler, yazdıklarıyla yaşamaya devam eden ve bizlere hâlâ öğretmekte olan münevverlerimiz iyi ki hayâtımıza dokunmuşlar, ruhumuzu okşamışlar… Ve onlardan devşirdiklerimizle birinci zümredeki kahramanların tamamında bulmuşuz kendimizi…

 

Romandaki ‘Gölge Adam’ başlıklı satırlarda, Yusuf adlı kahramanın dilinden arz edilen ‘Yakın isen ol Allah’a, âlem senden uzak olmuş ar değil; Uzak isen O’ndan hâşâ, âlem sana meftun olmuş kâr değil’ mısralarında, ‘Çekin... Çekin çıkarın beni. Koparsa kopar... Bu cenk gününde geri kalmak olur mu? İt daladı diye kurt pusar mı? Haydi Allah aşkına... Bacağı olmasa da bin yezide bir Ali yeter’ diyen Ali Haydar adlı kahramanın metânet ve cesâretinde tecessüm ettiğimi ifâde edebilirim.

 

Zaten romanın başkahramanı Gazeteci Umut… Neden Umut? Türk Devleti Türk Milletinden, Türk Milleti Türk Devletinden ve her ikisi de Yüce Allah’tan asla umut kesmez de ondan… İman, cesâret, azim kadar umut da bu Aziz Milletin mayasında mevcuttur.

 

Hülâsa, bilcümle ihânetin, hıyânetin, pısırıklığın, korkaklığın, Dünyâ ve dünyâlığa olan düşkünlüğün, ölümü unutmanın karşısında; Ekmel Dinimizin, Yüce Devletimizin, Aziz Milletimizin, Kutlu Vatanımızın ve cümle mazlumun yanındayım.

 

Üzerimizdeki hâin hesaplar asla bitmeyecektir ama bizler uyanık, dikkatli, cesâretli ve akıllı olduğumuz müddetçe bütün bu hesaplar berhava olmaya, hesap sâhipleri de zillete düçâr olmaya mahkûm olacaktır.

 

Bu duygu ve düşüncelerle, vakit ve mesâinizden lütfederek bu nezih söyleşiye bendenizi misâfir ettiğiniz için Zat-ı Âlinize şükranlarımı, Aziz Türk Milletine bâki hürmetlerimi, Türkiye Cumhuriyeti Devletimize sonsuz sadâkatimi arz ederim Efendim.