IMG-LOGO
Röportaj

Ötüken’den çıkarken kafilemiz çok kalabalıktı. Bir araya gelemedik, tanışamadık. Çağrı Beğ’in ve Sultan Alparslan’la birlikte Anadolu’ya gelişlerimizde de…

2010 yılının başlarında Dil ve Edebiyat Derneği’ndeki konferansında bir araya gelebildik. Kaynaşmamız hiç de zor olmadı. Kendisine röportaj teklif ettim. ‘Sorularınızı gönderiniz, cevaplar fırsat bulduğumda Ankara’dan yazar gönderirim’ dedi. Şaka ile karışık kinâyeli bir şekilde;  Gecikme olursa Ankara’daki dostlarım, ziyaretinize gelir münâsip bir lisanla hatırlatırlar’ deyince sordu: ‘Kimlerdir, tanıyor muyum acaba?’ . İsimleri sıraladım: Nuri Gürgür (O târihte Türk Ocakları Genel Başkanı idi) Yücel Hacaloğlu (Türk Ocakları Genel Başkan Yardımcısı idi), Sadi Somuncuoğlu, Acar Okan (O tarihte Ankara’da idi) ve birkaç isim daha… Cevabı imbikten süzülmüş nezâketinin zarâfetinde idi. ‘Merak etmeyiniz…’

11 yıllık bir zaman dilimine bâzıları nehir röportaj türünden ve 3-5 bölüm hâlinde 5 adet röportaj, kitaplarından bâzılarına ait 10 adet tanıtım yazısı … Ve… her vesile ile gerçekleştirilen, sayısı 100’leri aşan uzun telefon görüşmeleri sığdı.

Zamanı iyi değerlendirme konusunda da tecrübe ve beceri sâhibi idi ki, 60’dan fazla eser telif etti.  Çok kişinin makale bibliyografyası ile alâkadar olmuş, bir kısmını makale olarak yayınlamıştır. Ümit edilir ki, kendi makalelerinin de bibliyografya çalışmaların yapmıştır.

Son derece titizdi. Selis Türkçe’si ve inci gibi el yazısında en küçük bir hatâ bulmak mümkün değildir.

Arşivciliğin ilmini yapmış bir ilim adamı, mükemmel bir kütüphâneci, mutasavvıf, gönül insanı ve bu meziyetlerini nezâketi, asâleti ve tevazuu ile taçlandırabilen müstesna bir şahbsiyetti. İlim ve hizmet aşkı ile doluydu. Kültür meselelerine Ermeni problemleri ile alakalı bilgi ve belge incelemeleri, O'nun için dinlenme ve enerji toplama fırsatı idi.

Her ölüm erkendir. İsmet Binark’ın vefatı kültür hayatımız için kuşluk vaktinde havanın kararması, gecenin başlaması gibi oldu.

Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun.

***

Kendisiyle yaptığım röportajlardan bölümler:

İsmet Binark: Ermenilerin târihi ve ana yurtları ile ilgili olarak çok sayıda neşriyat yapılmasına karşılık, bu neşriyatın genelde büyük bir kısmında, konuya objektif ve ilmî ölçüler içersinde yaklaşılmadığı görülmektedir. Ermenilerin menşei ve anayurtları konusundaki bilgiler, birbirinden çok farklılık göstermektedir. Ermenilerin menşei konusunda Ermeni târihçiler dahi kendi aralarında fikir birliği içinde değillerdir. Bu da, anayurtlarının neresi olduğunu şüphesiz tartışma konusu yapmaktadır. Bu konuda Ermeni târihçilerinin birbiri ile çatışan ve çelişen görüşlerini şu çerçevede sıralamak mümkündür:

a- Ermenileri Nuh Peygambere dayandıran görüş: Buna göre, Ermeniler Nuh Peygamberin torununu olan Hayk’tan gelmektedirler. Bu var sayımdan hareketle, Huh’un gemisi Ağrı Dağı’na oturduğundan Ermenilerin ana yurdu Doğu Anadolu’dur. Ermeniler kendilerini ‘Hayk’ diye isimlendirirler ve ülkelerine de ‘Hayastan’ derler. Ancak, efsânelere dayanan ve ilmî olmaktan çok uzak bulunan bu görüş üzerinde durmanın tabiatıyla gereği de yoktur.

Târihçi Auguste Carriere, 1896’da Paris’te neşredilen ‘Moise de Khoren et la Généalodie Patriarcale’ adlı eserinde:  ‘….eski Ermeni târihçilerin verdikleri bilgilere güvenmenin büyük bir gaflet olacağını, çünkü verdikleri bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu’ kaydetmiştir.

b- Ermenileri Urartulara dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3.000 yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7. ve 6. yüzyıllardan önce İskitlerin, sonra Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin Lydialılarla Medler arasında mücâdeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin nüfuzuna girdiği bilinmektedir.

Bu dönemlerde Anadolu’da Ermeni adına hiçbir şekilde rastlanmadığı gibi, Urartu dili ile Ermeni dili de birbirine benzemektedir. Urartu dili bir Asya dili olup, Ural – Altay dilleri ile benzerlik göstermektedir. Ermeni dilinin ise, Hint – Avrupa dillerinin ‘Satem’ grubuna girdiği kabul edilen bir ilmî görüştür. Bu durumda, Urartularla Ermeniler arasında bir yakınlık bulunduğunu ileri sürmeye de imkân yoktur. Bunu doğrulayacak, elle tutulur hiçbir bulgu da mevcut değildir.

c- Ermenileri Urartu bölgesini işgâl eden bir Trak – Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni târihçileri arasında en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak – Frig soyundandır. İllyrialıların baskısıyla M.Ö. 6. Yüzyılda Doğu Anadolu’ya göç ederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk olarak M.Ö. 521 yılında Med (Pers) İmparatoru Dara’nın (Darius) Bissutun (Behistun) yazıtında rastlanılması ve Dara’nın ‘Ermenileri yendim’ ifâdesinin, bunu doğruladığı ileri sürülmektedir. Bu görüş ise, Nuh ve Urartu teorilerini temelden çürütmektedir.

d- Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş: Buna göre Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya’dır. Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Dara’nın ‘Ermenileri yendim’ ifâdesinin, yer olarak Kafkasya’yı işâret etmiş olduğu şeklinde yorumlandığıdır. Ne var ki, Ermenilerin diğer Kafkas ırklar ile bir ilgileri de yoktur.

Görüldüğü gibi, Ermenilerin menşei ve anayurdu bugüne kadar tartışma konusu olmuştur. Böylesine birbiriyle çelişen görüşler karşısında, Ermenilerin iddia ettikleri gibi Doğu Anadolu’da 3–4.000 yıldır mevcut olduklarını kabullenmek ilmî olarak mümkün değildir.

Ermenilerin bu asılsız iddialının arkasında, Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere indirmek, Doğu Anadolu’ya bir anayurt olarak sâhip çıkmak ve bunu eski bir kültür varlığı olarak sunmak düşüncesi yatmaktadır. Böylece, Türklerin, Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri ileri sürülmek istenmektedir.

Târih itibâriyle Ermeniler Doğu Anadolu’nun otokton halkı olmayıp, dışarıdan buralara gelip yerleştikleri ve bu bölgedeki mevcudiyetlerinin ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği anlaşılmaktadır. Buna karşılık, Anadolu’nun en az  15.000 yıldır meskûn olduğu ilmî olarak bilinmektedir. Bu zaman dilimi içersinde Anadolu, yerleşik ve göçebe çok çeşitli kavimlere ve medeniyetlere yurt olmuştur. Bölgeye zaman dilimi itibâriyle nisbeten yeni gelmiş Ermenilerin, Doğu Anadolu’ya tek başlarına yurt olarak sâhip çıkmaları hiçbir şekilde söz konusu olamaz.

***

1877-1878 Osmanlı – Rus Harbi’nden önce bir Ermeni meselesi yoktur. Bu mesele, Rusya’nın bâzı Türk şehirlerini işgâl ettikten sonra, buradaki Ermenileri kendi emellerine âlet ederek istiklâl amacı ile Bâbıâlî’ye karşı kışkırtmasıyla başlamıştır. Ayastefanos ve Berlin andlaşmalarına, Ermenilerin bulunduğu yerlerde ıslahat yapılmasına dâir hükümler konulduktan sonra bu hükümlere dayanılarak, büyük devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdâhalelerinde bulunması sonucu Ermeni meselesi ortaya çıkmıştır.

Ermeniler çeşitli vaatlerde tahrik edilmişler, bunun neticesi olarak kanlı olaylar meydana gelmiştir. Bu olayları hazırlayan sebepler arasında Ermeni kilisesi, din faktörü, misyoner faaliyetleri ve propaganda etkili olmuştur.

19. yüzyılın ikinci yarısında, bir ‘Ermeni Meselesi’nden söz edilmeye başlandığı söylenebilir. Ermeni meselesi için bir başlangıç noktası aramak gerekirse, bunu 1856 Islahat Fermanı veya 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi ve bunu tâkiben Ayastefanos Anlaşması ve Berlin Konferansı’nda bulmak mümkündür.

Aslında, Ermeni meselesi, ‘Şark Meselesi’nin bir parçasını teşkil etmektedir. ‘Düvel-i Muazzama’ diye adlandırılan emperyalist Avrupa devletleri (Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya), menfaatleri doğrultusunda Osmanlı Devleti’ni parçalamak için, gayri Müslim tebaa arasında başlayan milliyetçilik ve ayrılık hareketlerini hararetle desteklemişler ve Balkanlarda kendi nüfuzları altında devletler kurmaya çalışmışlardır. Dış tahriklerin ve milliyetçilik akımlarının tesiriyle, Balkan milletleri ayaklanmışlar; bunun sonucu olarak Yunan, Sırp, Romanya ve Karadağ devletleri ortaya çıkmış, 1860’da Lübnan’a muhtariyet tanınmıştır.

***

Oğuz Çetinoğlu: İsmet Binark; bu vatanı, bu toprağın insanını ve bayrağını seven bir Türk milliyetçisi olarak tanınıyor.  Bu özelliklerinizi göz önünde bulundurarak; ‘Küreselleşen dünyâda bizi biz yapan aslî değerlerimiz, müştereklerimiz neler olmalıdır?’ diye sorarak röportajımıza başlayabilir miyim? 

İsmet Binark: Önce, ‘küreselleşme ve yenidünyâ düzeni’ nedir? Bu konuya temas etmek istiyorum.

Günümüzde, dünyânın çok önemli değişimler geçirdiği görülmektedir. ‘Yenidünyâ düzeni’, ‘medeniyetler savaşı’, ‘Târihin sonu’, ‘tek kutuplu dünyâ’, ‘dünyâ toplumu’, ‘multikültürel yapılanma’ ve ‘küreselleşme’ gibi kavramlar dünyâ kamuoyunun gündeminde yer almıştır.

Dünyânın tek bir mekân olarak bütünleşmesi…’ şeklinde târif edilen küreselleşme, batı’nın dünyâ hâkimiyetini sağlamak için sahneye koyduğu bir senaryodur. Bugün dünyâya hâkim olan, Anglo–Sakson güç ve kültürdür. Bu güç ve kültür, kendi şekillendirdiği demokrasi anlayışını, insan haklarını ve ortak kültür değerlerini bütün dünyâya hâkim kılmak istemektedir.

Küreselleşme, ‘yenidünyâ düzeninin’ temellerini oluşturmaktadır. Bu düzenin, dünyâyı tek bir mekân olarak ele alan politikaları ise, netice itibariyle, vatan, devlet, millet, millî şuur, millî kültür kavramlarının ve ekonomi, siyaset ve kültür değişkenliklerinin ortadan kalkmasına veya yozlaşmasına yol açmaktadır.

Bu oluşum ve dayatmaya karşı, millî devlerin, millî şuûrun, millî kültürün ve ekonomik yapının çok güçlü olması gerekmektedir. Eğer millî devlet ve toplum güçlü olursa, millî kültürünü ve aslî değerlerini yaşatabilirse, müştereklerine sâhip çıkabilirse, millî bünyenin yıpratabileceği endişesi yersizdir. Ancak, endişeye yol açan, büyük güçlerin, bir takım yaptırımlar, kendi menfaatleri doğrultusunda dayatma gayreti içinde olduklarıdır.

Küreselleşme, çoğu toplumlarda ve kültür sistemlerinde ‘millî kimliklerde’ çözülmeler meydana getirerek, alt kültür sistemlerine bağlı alt kimliklerin ön plâna çıkmasında büyük rol oynamaktadır.

Bu çerçevede, ‘etnik ve dinî kökenli’ kimliklerde, ‘yöre ve bölge kökenli yerel’ kimliklerde bir öne çıkış görülmektedir. Küreselleşme ile ilgili birlikte, millî kültürler aşınmakta ve zayıflamaktadır. Bunun sonucu olarak da, ortaya kimlik krizi çıkmaktadır.

Küreselleşmeyi dünyâ ile birlikte biz de yaşamaktayız. Bununla birlikte, etrafımıza görünmeyen duvarlar örerek, dünyâdaki gelişmeleri yok farz etmek sorumsuzluğuna sâhip olamayız.

Küreselleşmeye üçüncü dünyâ ülkeleri refleksleri ile yaklaşmak, Türkiye’yi hiç de hak etmediği bir yalnızlığa sürükler. Dünyâda içe kapanarak, kendi dışındaki dünyâyı ve aktörleri komplocu düşmanlar diye görerek kalkınabilmiş tek ülke yoktur. Kendi içine kapanarak gelişmiş tek ülke kültür de yoktur!

Dünyâda yeni dengelerin kurulduğu günümüzde, bu dengelerin kuruluşunu dışarıdan seyrederek, bize biçilecek rolleri kabullenmek yerine; inisiyatif kullanarak kendi rolümüzü kendimizin tâyin etmesi, geleceğimizin güvencesi olacaktır. Kendi kaderine sâhip olmak, dünyânın geleceği belirlenirken o sahnede etkin rol almakla mümkün olabilir. Bu büyük hesaplaşma ve anaforun içinde yapılacak şey, millet olarak, bizi biz yapan aslî değerlerimizi birlikte paylaşmak, millî kimliğimizden kopmadan, birleşen küresel dünyâda yerimizi almak ve varlığımızı devam ettirmektir. Esâsen, mevut şartlarda başka bir alternatif de yoktur. Türkiye hem bütünlüğünü korumak, hem de küreselleşmeden daha fazla pay alarak hızla gelişmek durumundadır.

Küreselleşmenin getirdiği milletlerarası birlik ve beraberliğe, teknolojik gelişmelere sırt çevirmek Türkiye’nin menfaatine olamaz. Ayrıca, milletlerarası ekonomik yapılanmaya ve hukuka ayak uyduramamak da mümkün değildir. Türkiye’nin küreselleşen dünyâda varlığını devam ettirebilmesi, kendi kültür değerleriyle ve müşterekleriyle barışmasıyla mümkündür. Kendi ruh kökünden kopmuş, müştereklerine sırt çevirmiş, millî kimliğine yabancılaşmış, üstelik onlarla zıtlaşan bir toplumun varlığını sürdürebilmesi söz konusu olamaz.

***

Sâmiha Anne, beni doğuran ve emziren öz anamdan sonra, mânâ dünyâmı doyuran ve şekillendiren bir mübârek annedir. O, bu sıfatının yanında, bir mürebbî, bir yol göstericidir. Ancak O'nu tanıdıktan sonradır ki, bu dünyâdaki varlık sebebimi sorgulamaya başladım, kendimi tanıma gayret ve cesâretini bulabildim.

O'nun yolunda, eksikleri, kusurları, günahları ve sevâbları ile nasîbim ve kabiliyetim ölçüsünde 'Son Menzil'e doğru yürümeye gayret etmekteyim. Sâmiha Anne ile olan dostluğumuz bizim için ezel ve ebed dostluğudur. Bu dostluğun aydınlığında son menzile doğru olan yolculuğum, ancak O'nun irşâd edici berâberliği ile son ve huzur bulabilir. Beni yarı yolda bırakmayacaklarını biliyorum. Çünkü bunu kendisi söylüyor:  İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murâddır...’ Diyor! İşte bu sebeple, hiç kimse, beni O'nun yolunda yürümekten, O'na ve O'nun yoluna hizmetten alıkoyamaz. Engelleri O'nun himmetleri ile aşarım. Ölümsüz bir bağlılık ve sevgi hiç engel tanır mı?

Çetinoğlu: Sizi O’na bağlayan sebepler nelerdir?

Binark: Sâmiha Ayverdi Diyor ki:Ezel anasından ölmemek üzere doğan bahtiyarlar vardır. Ender de olsa, zaman zaman târihte bunlara rastlanır. Ölmezlerin hayâtı, kendilerine ait olmaktan çıkmış, kitlenin malı, kitle menfaatinin nirengi, noktası olmuştur.

……………………….

Ammâ hangi mevki, hangi durak, hangi rütbe, hangi isimle görünürlerse görünsünler, onların gerçek şahsiyetleri, dünyânın eliyle yüzlerine vurulan varlık ve yokluk, sultanlık veya kulluk damgasıyla tâyin edilemez. Zîra onlar, iki dünyânın sıfatlarını da hiçe saymış, iki dünyâyı da aşıp ölümsüzlük sırrının uluları arasında yer almış yücelerdir. Bu yüzden de onları, herhangi bir fâniden seçmek için, dünyânın kendilerine ikram ettiği sıfatlarla tartıp ölçmek mümkün değildir.

………………………..

Bu ulular, ululuklarını büyük bir samimiyet ve tevâzû ile birleştirerek cemiyet hayâtına karıştırmasını, böylece de kütlenin düşünce ve duygularına tesir etmesini bilen tasarruf sâhibi ve müstesna yaradılışlı kimselerdir. Ammâ büyük kudretlerine rağmen yokluk ve tevâzûları içinde kudret ve varlıklarını eritmesini bilmişlerdir.’ Diyor.

Sâmiha Ayverdi'nin mânâ erlerini, erenlerini, Allah dostlarını anlattığı bu satırlarda, O'nu mânâsı ve manevî sureti ile gördüm. Zîra O, yazdıkları ve söyledikleri ile fikrî ve mânevi dünyâsının gölgesini satırlarına düşüren, okuyucusuna da hakikat sırlarının ipuçlarını veren, varlığını Allah katında yokluğa çevirmiş bir mânâ zengini, bir mânâ sultanıdır.

***

Binark: 7 Kasım 2009 târihinde mürşidinin ayakucunda toprağa verdiğimiz İlhan Ayverdi’yi özel kılan güzelliklerden başlamalıyım. Bugün, geriye doğru dönüp baktığımızda, karşımıza, örnek hayâtı, hizmetleri, yazdıkları ve söyledikleri ile mürşid-i kâmil Ken’an Rifâî ve hayr’ül-halefı Sâmiha Ayverdi’nin varlığı, îman ve tasavvuf anlayışı potasında şahsiyeti yoğrulmuş, onların ruh ikliminde mânânın kemâline ermiş, Allah’a, Resulüne ve dostlarına gönül vermiş, Hakk’ın bahşettiği güzel sıfatlarla ziynetlenmiş bir İlhan Ayverdi çıkar...

Seçilmişlerden bir seçilmiş olan, mutasavvıf ve mütefekkir yazar, insan-ı kâmil Sâmiha Ayverdi, O’nu, “Ezelden ebede izzetlenmiş” ve “Allah’ın, iç ve dış güzelliğini berâber vermiş olduğu ihlâs âbidesi” olarak övgüye lâyık görmüş ve kendisine hayr’ül-halef seçmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarından Ken’an Rifâî Hazretleri ve talebesi Sâmiha Ayverdi, İlâhî aşk merkezli bir âlem görüşünü anlatmışlar; insanın hem akıl hem de gönül dünyasına hitap etmişlerdir... Madde ile mânâ dünyâsını birleştirmenin sır dolu güzelliklerini ‘Rahmet’ ve ‘Dost’ kapısında buluşanlara karşılıksız sunmuşlardır.

Her ikisinin de dâvâsının temelinde, insanlığı tevhide, güzel ahlâka, kendisi ile dost olmaya, bunun idrâki ve mes’ûliyeti ile yaşamaya, bizi biz yapan değerlerle şahsiyetimizi şekillendirmeye, mânâmızı öne çıkarmaya, bu mânâda üstün sıfatlı insanlar olmaya dâvet vardır!..

Onlar, fâili ve mevcudu Hakk bildiklerinden, tâkipçilerini de tevhid cennetinin birlik ve sonsuz rahmetine dâvet etmişlerdir...

İlhan Ayverdi, işte bu nasipli tâkipçilerdendir... Günlerden bir gün, yolu Ken’an Rifâî adlı bir mürşidin, bir mürebbinin yoluna düşmüş, bu yolda Sâmiha Ayverdi’yi tanımış, her ikisinin mânevî terbiye halkasına girmiş ve ‘Rahmet Kapısı’nda ezel künyesinin tâyin ettiği kâmil insan hüviyetini kazanmıştır.

Binark: Bizce Türkiye’nin en hayatî ve temel meselelerinden biri de insan yetiştirmektir. Zîrâ, toplumun temeli insandır.

Türk milletinin târih şuûruna sâhip, millî kimliğini kavramış, millî iftiharlarımız ve manevî zenginliklerinin farkında, şahsiyetini bu değerlerle bütünleşmiş, bilgi muhtevâsı sağlam, mes’ûliyet sâhibi insana, aydın insana ihtiyâcı vardır.

Türkiye’de aydın olmak, ilericilik adına, târihimize, mâzî mîrâsımıza, bizi biz yapan müştereklerimize, dilimize ve dinimize tavır almak veya sırtını dönmek şeklinde olmamalıdır. Türkiye’de bugün yaşanan da bir kıymetler buhrânıdır. Kendi ruh kökünden kopmuş, mânâ ikliminden uzaklaşmış bu aydın tipi, halkımızın, bu milletin aslî müşterek değerleri ile hiçbir şekilde buluşamamaktadır.

Çetinoğlu: Türk milletinin yarınlarını nasıl görüyorsunuz?

Binark: Biz inanıyoruz ki, Türk insanı taklitçi bir arayışın değil, yeniden diriliş hareketinin içinde olmalıdır. Bu da, dünyâdaki gelişmelere gözlerimizi kapamadan, bilgi muhtevâmızı her gün yenileyerek, millî ve mânevî değerlerimizle îmân tazelemekle, millî kimliğimizi ve müştereklerimizi bu dirilişin hareket noktası yapmakla mümkün olabilecektir.

Türk insanı bugün bir kimlik arayışı içindedir. Bu arayış içinde bulacağı en kuvvetli alternatif de, kendi millî kimliği ve şahsiyetidir. Dolayısıyla, onun müşterekleriyle nikâh tazelemekten başka çâresi de yoktur. Toplum dinamiklerimizi görmemezlikten gelemeyiz. Aksine, onları doğru okumak, akıl ve îmân dünyâmızda ve duygu yoğunluklarımızda yaşatmak mes’ûliyetindeyiz.

Târihimiz, mukaddeslerimiz, müştereklerimiz, bu aziz ve mübârek vatan coğrafyasının bereketli kültürü, bizlere, bu ülkeye lâyık insanlar olmanın hikmetlerini cömertçe, fazlasıyla vermektedir. Yeter ki, bunun idrâk ve şuûru içinde olalım…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İSMET BİNARK

     Türkistan’dan yollara düşüp Anadolu’ya (Elazığ’a) yerleşmiş, ataları Türkistanlı olan bir aileye mensuptur. Dedesi, ordudan topçu albay rütbesi ile emekli olmuş. Ahmet Hamdi Binark’tır. Babası Mehmet Ferit Bey, Maliye Bakanlığı’nda emekli olan bir bürokrattır.

     Anne tarafı ise Osmanlı’nın ilk devirlerine kadar uzanan Kastamonulu bir ailedir. Anne tarafından dedesi, Fâtih Hırka-i Şerif Camii imamlarından Hâfız Cemal Efendi’dir.

     28 Şubat 1941 târihinde İstanbul’un Fâtih semtinde doğdu. İlk ve ortaokulu İstanbul’da okuduktan sonra, Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi. Yüksek tahsilini  Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nde tamamladı.

     Tahsil hayatı boyunca; Ârif Nihat Asya, Osman Turan, Burhan Toprak, Ali Fuat Başgil, Nurettin Topçu, Cemil Meriç ve Necip Fâzıl Kısakürek ile Nihad Sâmi Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Muharrem Ergin gibi isimlerin yakın çevresinde oldu, onlardan etkilendi ve feyz aldı. Çevresinde bulunduğu isimlerin en önemlisi; hayatına yön verecek olan Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’dir. 

     1964 yılında üniversiteyi bitirdikten sonra kısa bir süre Devlet İstatistik Enstitüsü’nde çalıştı. İstanbul Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subay olarak askerliğini yaptı. 1967’de Millî Kütüphane’de en alt memur kademesinde memuriyet hayatına başladı. Çeşitli kademelerde görev yapan Binark, Millî Kütüphane’de ilk kitabını yazdı. Sonraki yıllarda Başuzmanlık görevine kadar yükseldi.

     1971 yılında İngiltere ve Finlandiya’da kütüphanecilik eğitimi gördü. İngiliz Millî Kütüphanesi’nde staj çalışması yaptı. Dâvet üzerine, 1975 yılında Başbakanlık bünyesinde ‘Cumhuriyet Arşivi’nin kurulmasına öncülük etti. Başbakanlık tarafından arşivcilik eğitimi görmek üzere İngiltere’ye gönderildi. Bu eğitimini müteâkip yıllarda Fransa ve Finlandiya’da da sürdürdü. Cumhuriyet Arşivi’nde istihdam edilen personelin arşivcilik eğitimini de kendisi üstlendi. Sırasıyla, Devlet Arşivleri, Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlük görevlerinde bulundu.

Ankara’da, A.Ü. Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde üniversite seviyesinde arşivcilik eğitiminin başlatılmasına öncülük etti. Arşivcilik konusundaki kitap ve makaleleri ile Türk arşivciliğine katkı sağladı, eğitimine destek verdi.

     1931 yılında kilosu 3 kuruş, 10 paradan hurda kâğıt fiyatına Bulgaristan’a satılan Osmanlı evrakının mikrofilm ve fotokopi olarak örnekleri, onun genel müdürlüğü döneminde şahsî gayretleri neticesinde Devlet Arşivi’mize kazandırılmış, getirilen bu evraklar kataloğu da neşredilmiştir.

      Hizmetleri hakkında yazılanlardan bâzıları şunlardır:

     20. yüzyıl Türkiye’sinin târih hâfızası olan Cumhuriyet Arşivi’nin Bay İsmet Binark’ın dirâyetli yönetiminde, olağanüstü dinamik bir çalışma temposu içinde düzenlendiği müşâhade etmekten çok memnun kaldım.’  Jean Favier

Milletlerarası Arşiv Konseyi Başkanı ve Fransa Arşivleri Genel Müdürü, 14 Kasım 1990

     Allah’ın bir lûtfudur, arşivlerimiz, yıllar boyu, o kadar çok ihmâl edildi, savruldu, çürütüldü, harcandı ki… Rabbim bu millete acıdı da nihayet İsmet Binark ve kadrosunu bu işin başına geçirdi.’

Ahmet Kabaklı Türkiye Gazetesi, 21 Mart 1995

     Türkiye’de muhteşem bir Osmanlı ve Cumhuriyet arşivi kurarak, ilim adamlarının Türk târihini Türkçe kaynaklar kullanarak çalışmalarını kolaylaştıran ve profesyonel bir arşiv hizmeti veren Sayın İsmet Binark’ı bu fevkâlede çalışmalarından dolayı tebrik ederim’. Stanford J. Shaw

Türk Tarihi Profesörü. Californiya Üniversitesi, Los Angeles. 21.10.1996

     İsmet Binark, 1998’de kendi istediği ile emekliğe ayrıldı. A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde, Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde arşivcilik dersleri verdi.

     1964 yılında ilk yazısı yayınlanan İsmet Binark’ın kütüphanecilik, Türk kitapçılık târihi ve sanatları, Türk arşivcilik târihi, modern arşivcilik, kültür târihimiz, yakın dönem parlamento târihi, Ermeni meselesi, biyografi ve bibliyografya konularında 40’tan fazla telif eseri vardır. Bu konularda 200’e yakın yazısı, millî ve milletlerarası kongrelere sunulmuş tebliği bulunmaktadır.

     Türk Ocakları Merkez Heyeti’nde ve Ankara Aydınlar Ocağı’nda görev almıştır.

     Türk ilim, kültür, fikir hayatına ve Türklüğe yaptığı hizmetlerden dolayı, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara ve İstanbul Aydınlar Ocağı, Avrasya Bir Vakfı, Türk Dünyâsı Araştırmaları Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti, Kubbealtı Kültür ve Sanat Akademisi, TBMM Başkanlığı, Irak Türkmen Cephesi, Altay Eğitim, Kültür Vakfı ve Türkiye yazarlar Birliği başta olmak üzere çeşitli kurumlarca ödüle lâyık görülmüştür.