IMG-LOGO
Röportaj

Mevlânâ Uzmanı Senail Özkan ile Batılıların Mevlânâ Hakkındaki Görüşleri’ni Konuştuk.

04 04 2021

Oğuz Çetinoğlu: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, dünyaca bilinen bir üstün değerimiz. Batılılar Mevlânâ’ı hakkında ne düşünüyorlar?

 

Senail Özkan: Walter von der Porten, Batılı bir Mevlânâ mütercimi ve araştırmacısıdır. ‘Aus dem Rohrflötenbuch des Scheich Dschelal-ed-Dine Rûmî  / Şeyh Celâleddin Rûmî’nin Ney Kitabından’ isimli eserinde diyor ki:  

 

‘Bir sihirbazın değneğini takip eder gibi insan, bu müstesna şahsiyete kapılmaktan kendisini alamaz. Bizi yedi kat gökten geçirdikten sonra ışığa ve bütün âlemi kaplayan düşünceye ulaştırır.

 

Çetinoğlu: Mevlânayı Batı dünyasına tanıtan ilk müsteşrik kimdir?

 

Özkan: Mevlânâ’yı Batı dünyasına tanıtan ilk müsteşrik Viyanalı meşhur târihçi ve mütercim Josef von Hammer Purgstall, 1818 yılında yayınladığı Die Geschichte der schönen Redekünste Persiens (İran Edebiyatı/Belagati Târihi) adlı eserinde Mesnevî’nin, Boğaziçi’nden Ganj kıyılarına kadar ‘Sûfîlerin temel kitabı’ olarak kabul edildiğini söyledikten sonra şöyle devam ediyor:

 

Mistiklerin ritüel kitabı ve asıl kanunnâmesi olan lirik şiirleri ise bundan daha üstün bir değere de sâhiptir. Ulvî bir coşkunluk eseri terennüm edilen bu şiirler, târihte mistik teorik açıklamalardan çok daha yakın alaka ve itibar hak etmektedirler... 

Mevlânâ, bütün pozitif dinlerin zahirî formlarından çok daha mukaddes olan, o en ulvî dinî vecdin kanatları üzerinde, Muhammed Şemseddin de dâhil olmak üzere bütün öteki lirik şâirler gibi, sâdece ayın ve güneşin fevkine yükselmekle kalmayıp zaman ve mekânın, hilkatin (yaradılışın), kaza ve kaderin, bezm-i ezel ahdi’nin ve hesap gününün üzerinden kanatlanarak ebediliğe varır. Burada o, ebedî kul olarak Mutlak Varlığa mülâki olur ve ebedî âşık olarak da yine sonsuz aşk’ta bâki olur/vahdet-i vücûd bulur...

 

Çetinoğlu: Hammer eserinde yalnız Mevlânâ’dan mı bahsediyor?

 

Özkan: Hayır. Hammer, iki yüz İranlı şâiri değerlendirdiği bu muhteşem eserinde Mevlânâ’ya toplam 35 sayfa yer vermektedir. Burada Hammer, Mesnevi’den ve Divan-ı Kebir’den seçtiği birçok gazel ve rubai tercüme etmekte ve Mevlânâ’nın hayatı ve tefekkürü hakkında bilgiler vermektedir. Aslında pek lirik olmayan ve Mevlânâ’nın ilâhî coşkusunu yansıtmayan bu eserden Hammer, mutat olduğu üzere, bir nüsha da Batı’nın şâirler sultanı Johann Wolfgang von Goethe’ye göndermiştir.

 

Çetinoğlu: Goethe’nin Mevlâna ile ilgisi biliniyor… Hakkında yazdığı kitap var…

 

Özkan: Goethe’nin Mevlânâ hakkındaki bilgileri esas itibariyle büyük ölçüde Hammer’in bu kitabına dayanmaktadır ve yeterli olmaktan çok uzaktır. Hammer’den başka Hussard adında bir mütercim de Fundgruben des Orients (Şarkın Kültür Ambarı) adlı çok ilmî ve ciddî bir dergide Mesnevî’den ve Divan-ı Kebir’den bazı tercümeler sunmuştur. Mevlânâ’nın meşhur Bahar Kasidesi bunlar arasındadır. Goethe, zaman zaman başka üniversitelerdeki şarkiyatçı profesörlerle de bir araya gelir ve klasik şarkî İslam şiirini tartışırdı. Demek oluyor ki Goethe, klasik İslâm şâirlerini merak ediyor ve onları okumağa can atıyordu. Doğu Batı Divanı böyle bir tecessüsün eseridir. Burada Goethe, bazı Osmanlı ve doğulu şâirlere; Birinci Selim, Timur, Niyazi Mısrî, Nişancı Mustafa Çelebi nâm-ı diğer Nişânî, Seydi Ali nâm-ı diğer Kâtib Rûmi, Şeyh’ül İslam Ebussuud, Muhammed Lâlezârî, Dede Korkut ve Nasreddin Hoca gibi birçok Türk’e de yer vermektedir. Tabii bunlar ayrı bir inceleme konusudur.

 

Çetinoğlu: Peki efendim. Uygun görürseniz onları ayrı bir röportaja konu ederiz. Goethe Doğu Batı Divanı’nda Mesnevî hakkında neler söylüyor?

 

 Özkan: Özet olarak şöyle diyor:

           

İranlılar sekiz yüzyıldan beri şiirlerini hâlen sevmekte, kıymetini takdir etmekte ve saygı göstermektedirler. Bir Şarklının harikulade ciltlenmiş ve muhafaza edilmiş bir Mesnevî’ye Kur’an’a gösterdikleri aynı saygıyla baktıklarına ve muamele ettiklerine bizzat şâhit olduk.

 

Batı’nın bu büyük dehâsı, Mevlânâ’yı bu kadar az tanıma imkânı bulmasına rağmen, O’nun gönülleri yıldızlara kanatlandıran şiirinin etkisinden kurtulamamıştır. Kurtulamamış ki bir ara Doğu Batı Divanı’nı Mevlânâ’ya ithaf etmeyi düşünmüş, sonra her nedense bundan vazgeçmiş ve Diyar-ı Rûm’un Pîr’ine yalnız bir dörtlük ithaf etmiştir.

 

Çetinoğlu: O dörtlüğü lütfeder misiniz?

 

Özkan: ‘Mevlânâ buyurur ki’ başlıklı bu dörtlük şöyledir:

 

Verweilst du in der Welt, sie flieht als Traum,

Du reisest, ein Geschick bestimmt den Raum;

Nicht Hitze, Kälte nicht vermagst du festzuhalten,

Und was dir blüht, sogleich wird es veralten.

 

Sen eğlenmek istersin dünyada, o bir hayâl gibi kaçar

Sen gezip dolaşmak istersin, mukadderat engel olur,

Emin olamazsın ne sıcaktan ne soğuktan; nâçar,

Tâlihin sana sunduğunu, anında kader bozar.

 

Görüldüğü üzere bu dörtlükte Goethe, Mevlânâ’nın tefekkürünü ‘fânilik’ kavramıyla özetlemektedir ki, bu doğrudur. Doğrudur çünkü Allah’tan başka her şey fânidir. Esasen Goethe de Faust adlı eserinin son mısraında ‘Alles Vergängliche ist nur ein Gleichnis’ (Bütün fâni şeyler bir semboldür, bir mecazdır) demektedir.

 

Gelgelelim yanlış olan şey Goethe’nin Mevlânâ hakkındaki şu kanaatidir. Kendisinden dinleyelim:

 

İmdi şu yukarıdaki sunuştan sonra kendini muğlâk şeylere vermiş olmasını bu büyük zekâya çok görmemek lâzımdır. Eserleri pek renkli görünüyor gerçi: Hikâyeler, masallar, paraboller, efsâneler, anekdotlar, misaller ve problemler kullanmak suretiyle mistik, muamma bir öğretiyi anlaşılır kılmaya çalışmaktadır; ancak, bizzat kendisi de açık bir şekilde işin içerisinden çıkamamaktadır. Maksadı, ders vermek ve eğitmektir; lâkin tümüyle o, bir vahdet öğretisi mârifetiyle, dindirilmeyen ve fakat nihâyet ilâhî bir varlıkta her şeyin eriyip yok olduğu ve arındığı bir hasreti îma etmektedir.

 

Doğrusu Goethe, Mevlânâ’nın çözülmesi pek zor muamma meselelerle uğraştığının farkındadır. Ona göre Mevlânâ, içinden çıkılmaz problemleri çözerken, ortaya ‘yorumlanması gereken’ izahlar, ‘yeni muammalar’ çıkmaktadır. Bu neviden çetrefilli metafizik meseleleri ‘şiir yahut nesir’ mârifetiyle aydınlatma ise başlı başına bir olaydır. Yine de Mevlânâ böylesine zorlu bir işin üstesinden gelmektedir, Goethe’nin kanaatince. ‘Bereket versin ki bu başarılmaktadır’ diyor Faust’un şâiri, bir şey lûtf eder gibi, yarım ağızla ve zorlanarak.  Evet, Faust’un şâiri böyle buyuruyor, amma Faust’un ikinci bölümü hakkında yazılan kommentarları hiç hesaba katmıyor. İmdi onun bu olaya bakışını ve mantığını baz alarak biz de diyebiliriz ki, Faust’un özellikle ikinci bölümü aynı şekilde “birçok ‘muamma’ ihtiva etmektedir ve tıpkı Mesnevî gibi şerh edilmelidir.” Doğrusunu söylemek gerekirse, Goethe’nin bizzat kendisi de Faust’taki bazı muğlâk ve muamma görüşlerin yorumcuları uğraştıracağını önceden hissetmiş olmalı ki, Eckermann ile konuşmalarından birinde Faust’un ikinci bölümü hakkında şöyle demek mecbûriyetinde kalmıştır: ‘Bu ikinci kısım filologları çok uğraştıracak, gelecekte de birçoklarını muamma çözmek için gayrete mecbur edecektir.’

 

Çetinoğlu: Sizce aynı zorluklar Mesnevî’de de var mı?

 

Özkan: Oysa Mevlânâ, âdeta bu tür suçlamaların geleceğini önceden biliyormuş gibi Mesnevî’sinde şöyle demektedir:

 

Hikâyeler ‘mânâ’ tohumunun içinde dinlendiği ölçekler gibidir. 

Onlar tıpkı limana ulaşılıncaya kadar ihtiyaç duyulan kule fenerlerine benzerler.  

Hikâyeler, insana sonsuz bahçeden haberler veren semâvî elmanın kokusu mesâbesindedirler. 

Bu itibarla hikâyeler gerçeğe açılan pencerelerdir dense yeridir. Ama aynı zamanda ârif olmayanların bu derin sırra ermemeleri için de bu pencereler kullanılır:

 

Söz söylemek, o pencereyi kapatmaktır;

Söz söylemek onu gizlemenin ta kendisidir.

Gülün yüzüne karşı bülbülce nâralar at!

Onlara gülün kokusunu duyurma; oyala onları.

 

Çetinoğlu: Goethe’nin Mevlânâ hakkındaki değerlendirmesi söylediklerinizden ibâret mi?

 

Özkan: Hayır! Bundan ibâret değildir. Doğu Batı Divanı’na Notlar ve Tetkikler bölümünde ‘Toplu Bakış’ (Übersicht) başlığı altında kısaca Firdevsî, Enverî ve Nizamî’yi değerlendirdikten sonra sözü yine Mevlâna’ya getirir ve şöyle der:

 

Celâleddin Rûmî realitenin problemli zemininde sıkıntılı hissetmektedir kendini; Batınî ve zahirî muammaları zihnî yoldan, zekâ yoluyla çözmeğe çalışıyor; o yüzden eserleri, yeni çözümler ve yorumlara (Kommentare bedürftig= şerhlere) muhtaç yeni muammalardır. İşte sonunda onun kendini, vahdet-i vücut öğretisine sığınmak zorunda hissetmesinin sebebi budur. Bu, bir taraftan kazandığını diğer taraftan kaybetmek gibi beyhude bir iştir ki, nihayet geriye kalan sıfırdan (Zero) başka bir şey değildir.  Şimdi böylesine bir ifâde-i meram, şiir yahut nesir olarak bundan böyle nasıl başarılacaktır? Bereket versin ki başarılmaktadır.

 

Mesnevî-i Mânevî’nin asırlardan beri şerh edildiği ve hâlen de yeni yorumlarla ondaki gizli mânânın kat kat açılmaya devam edildiği cümlenin mâlumudur. Bu bir eksiklik değil, tam aksine zenginliktir. Esâsen Mevlânâ, dört başı mâmur bir sistem ortaya koymadığı için ve hattâ böyle bir derdi olmadığı için O’nun bir mecâzlar ambarı olan Mesnevî’si yeni yorum ve açılımlarla daha zengin bir muhteva kazanacaktır.  O itibarla Mesnevî şerhleri onun tefekkürüne verilen önemi ve manevî varlığına gösterilen ihtirâmı ortaya koyarlar.

 

Öte yandan hem Doğuda hem de Batıda onun hümanizmine ve mistik şiirine gösterilen alâka,  Mevlânâ’nın bir sistem endişesi duymadan ve hattâ tefekkürünü bir sistemle sınırlamadan, lâkin masal, efsâne, hikâye ve şiirin imkânlarını kullanarak en çetin ve çetrefilli konularda dahi mesajını başarıyla insanlığa ulaştırdığını göstermektedir. Goethe’nin tenkidine hedef olan, Mesnevî’nin hendesî yapısı, her ne kadar insana zaman zaman sonunun nereye varacağını ve çıkışının olup olmadığını kestiremediği hikâyeler labirentlerini andırsa da ve hatta bazen yolun bittiği intibaını verse de, sonunda bir kelimenin yahut bir mecâzın yarattığı tedâi refâkatinde doğru yol bulunmuş ve verilmek istenen ders verilmiş olur. Coşkun bir metaforlar seli bütün tıkanıklıkları açar, engelleri aşar ve tefekkür akışı sağlanmış olur.

 

Çetinoğlu: Siz, bir Mevlânâ uzmanı olarak Mesnevî’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Özkan: Mesnevî renkli hikâyeler, anekdotlar ve hattâ bazı nükteli sözlerden müteşekkil bir külliyattır. Bu eserde anlatılanların hemen hepsi mistik anlamda kullanılmaktadır. Peş peşe ve iç içe muttasıl devam eden hikâyeler anlatılırken şâir, bâzen ipin ucunu kaçırıyor gibi görünse de, hikâyede geçen bir takım kelimelerin tedâîleri refakatinde, hiç kopukluk olmadan anlatmaya devem eder ve böylece başlangıçtaki asıl hikâye hatırlanır ve yeniden bağlantı kurulmuş olur.

 

Çetinoğlu Ne ile mukayese edilebilir?

 

Özkan: Belki ve en iyi 1251 yılında inşa edilen Konya’daki Karatay Medresesi’nin dekorasyonlarıyla mukayese edilebilir. Bu medresenin turkuaz, mavi, siyah ve beyaz renklerdeki fevkalâde zengin çini süslemeleri Hz. Peygamberin ve ilk halifelerin sâde isimleriyle yapının bir köşesinde başlar ve sonra olabildiğince girift Kur’an yazılarıyla devam eder. Bunların üzerinde ise esrarengiz bir şekilde birbiriyle birleşen ve gözü en yukarıdaki boşluğa yönelten -ki geceleri buradan bakınca gerçekten yıldızları görmek mümkündür ve buradan görülen bu yıldızlar yapının merkezine yerleştirilen bir havuza aksetmektedirler- büyük ve küçük birçok köşeli yıldızlardan oluşan pek girift hendesî bir ağ yükselir. Aynı şekilde Mesnevî de sağlam bir şekilde Kur’ân esaslarına istinat ederek devamlı daha yüce ve daha ilâhî hakikatlere götürür -ki bunlar her neviden sembollerde ve metaforlarda ifâdesini bulmuş olur.  

 

Bizim âcizane kanaatimiz odur ki Goethe, Mevlânâ’nın şiirini hakkıyla tanıma fırsatı bulamamıştır. Yoksa panteist filozof Spinoza'yı metheden, İtalyan feylosofu Giordano Bruno'yu yazılarıyla müdafaa eden Goethe’nin, Mevlânâ'nın şu şiirinden etkilenmemesi, büyülenmemesi düşünülemezdi.

 

Çetinoğlu: Bu şiiri de lütfeder misiniz?

           

Özkan: Okuyayım:

Sabahta ışık, akşamda rüzgârım.

Ormanda mırıltı, denizde gürültüyüm.

Direğim, dümenim, kaptanım, gemiyim.

Mercan kayasıyım, geminin üstünde parçalandığı.     

Kuşçuyum, kuşum, tuzak ta benim.

Resimim, aynayım, nağmeyim, aksi sadayım.

Sükûtum,  düşünceyim, konuşmayım,  sesim.

Neyde nefes, insanda zekâyım.

Taşta kıvılcım, madende altınım.

Sarhoşluk benim, bağ da benim, şıra da, imbik de ben.

İçen benim, sâki benim, billur kadeh de ben.

Mum benim, mumun sihirlediği pervâne de ben.

Gül benim, gülden şevklenen bülbül de ben.

Doktorum, hastalığım, zehirim, panzehir de ben.

Tatlılık benden, acılık benden, bal da, safra da benden...

Şehir benim, koruyan ben, saran benim şehri, duvar da ben.

İnsanları bağlayan zincir, dünyaların çemberi benden...

Yaratışın merdiveni benim, Miraç benden, düşüş benden.

 

Bütün bunlara rağmen şurasını vurgulamamız lâzım ki Goethe, her ne kadar Mevlânâ’mıza karşı kritik bir bakışa sâhipse de sonuçta O’nun hakkını vermiş ve O’nu ‘büyük zekâ’ olarak yüceltmekten kendini alamamıştır.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

    SENAİL ÖZKAN:

     1955 yılında Gümüşhane’de doğdu. 1974 yılında başladığı Hacettepe Üniversitesi Elektronik Mühendisliği bölümünden 1978’de ayrılarak Almanya’ya gitti. 1979-1985 yıllarında Bonn Üniversitesinde Felsefe, Alman Edebiyatı ve Sosyoloji okudu. Almanya’da ticâret ve tercümanlık yaptı. 1998 yılında Türkiye’ye döndü. Hâlen İstanbul’da ikamet etmekte, mütercim ve yazar olarak çalışmalarına devam etmektedir.

     Eserleri genel olarak Türk ve Alman felsefesini sentezlemektedir.

        Senail Özkan’ın Tamamı Ötüken Neşriyat A.Ş. tarafından yayınlanan eserlerinden bâzıları:

     Aşk ve Akıl / Doğu ve Batı (Felsefe) 2006, Schopenhauer Paradokslar Üzerinde Raks: 2006, Mevlânâ ve Goethe: (Felsefe) (2006),  Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe: (Felsefe) 2004, Söz Bir Yelpazedir: (Felsefe-Edebiyat) 2010.

Tercümeleri: 1-Annemarie Schimmel’den tercüme: Ben Rüzgârım Sen Ateş: Mevlana Celaleddin Rumi / Büyük Mutasavvıfın Hayatı ve Eseri, 2-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Muhammed İkbal / Peygamberâne bir şâir ve filozof. 3-Annemarie Schimmel’den Tercüme: Yunus Emre İle Yollarda 1999. 4-Annemarie Schimmel’denTercüme:  Şark Kedisi: 2009, 5-Johann Wolfgang von Goethe’den Tercüme: Doğu - Batı Divanı: 2009, 6-Joseph von Hammer’den Tercüme: İstanbul ve Boğaziçi 1. Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara – 2011. 7-Katharina Mommsen’den Tercüme: Goethe ve İslam, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2012.