IMG-LOGO
Güncel

Anayasa’nın İlk Üç Maddesi ve Ali Babacan

15 02 2021

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Sayın Ali Babacan geçtiğimiz günlerde Deutsche Welle Türkçe'den Nevşin Mengü’yü DEVA Partisi genel merkezinde ağırladı ve Mengü’nün sorularını cevapladı.

 

            Nevşin Mengü’nün anayasa değişikliklerine dair görüşmelerle alakalı olarak “İlk dört maddeyle ilgili şu an spekülasyonlar çok” diye sorması üzerine Babacan şöyle cevabı verdi: “Bizim gündemimizde o yok. Şu an bunları tartışmak için uygun iklim yok ülkede. Onun için hiç kimseyle konuşmuyoruz bu konuları. Günün birinde ülkenin siyasi zemini, toplumsal zemini daha güçlü bir hale gelir, şu anda ciddi çatlaklar oluşmuş durumda. Bu yıllardır uygulanan kutuplaştırma siyaseti, germe siyaseti, toplumumuzun bazı kesimlerini ötekileştirme siyaseti maalesef ülkemizde yaralar açmış durumda ve öncelikle bu yaraların iyileşmesi gerekiyor. Bu çatlakların kapanması gerekiyor.”

 

            Mengü’nün “Zemin değişse ilk dört maddeyi de tartışırız mı demek istiyorsunuz?” sorusuna ise Babacan şu sözlerle devam etti: “O günkü şartlarda tartışılması gerekirse belki tartışılır ama bugün konuşulacak bir zemin yok bunu. Neresini nasıl konuşacaksınız yani? Günü geldiğinde de rahat bir tartışma ortamında eğer toplumsal mutabakat siyasi mutabakat bu dört maddeyi koruma olarak da şekillenebilir bilemiyorum, farklı şekilde de şekillenebilir ama bugünden çok ileriye doğru tahminler yapmak doğru değil. Dolayısıyla o konular bugün için bizim gündemimizde yok. Bugün için gündemimizde yok ne demek? O maddeleri değiştirmek gündemimizde yok. Biz sadece sistem değişikliğiyle şu an meşgulüz. Günün birinde zemin ve şartlar daha uygun olduğunda hepsi konuşulabilir. Ama konuşmak demek değiştirmek anlamına da gelmez. Konuşulur tekrar ülkedeki mutabakat o maddelerin korunması şeklinde de olabilir başka bir mutabakat şeklinde de olabilir. Önemli olan şu anda bir asgari müşterekte buluşabilmek. Ülkeyi bazı konularda germek, daha işe böyle çatlaklarla başlamak değil. Onun için mesela yeni anayasa demedir. Yeni anayasayı hiç gerçekçi görmüyorum. Önemli olan çok acil bir şekilde sistem değişikliği, sistem değişikliğiyle alakalı maddeler.”

 

            Babacan’ın bu sözleri Anayasa’nın ilk dört maddesini değiştirme niyeti ve teklifi olarak anlaşıldı ve değişik kesimler tarafından eleştiri konusu yapıldı. Bu eleştirilerin bir kısmı çok sertti.

 

            Kanaatimce, Babacan’ın ilk dört madde ile alakalı yaptığı konuşmada iki temel tartışma noktası var. İlki Babacan’ın ve DEVA Partisi’nin Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesini amaçlayıp amaçlamadığı; ikincisi ise Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilmesi hususunun bir müzakere veya tartışma konusu olup olamayacağı. Aşağıda her iki tartışma konusuna da cevap vereceğim ama asıl cevabım hukukçu kimliğimiz hasebiyle ikinci tartışma konusuna yönelik olacak.

 

Babacan Anayasa’nın İlk Dört Maddesini Değiştirmeyi Amaçlıyor mu?

 

            Bu konuda DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yeneroğlu, sosyal medya hesabından kendi konuşmasını içeren bir video yayınladı ve bu videoda açık ve net bir şekilde DEVA Partisi’nin böyle bir amacı olmadığını ifade etti.

 

Anayasa’nın İlk Üç Maddesinin Değiştirilmesi Mümkün mü?

 

            Her ne kadar Babacan’ın konuşmasında hep “ilk dört” madde diye vurgu yapılsa da Anayasa’ya göre Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olan maddeleri Anayasa’nın ilk üç maddesidir. Dördüncü maddeyle ilgili böyle bir “değiştirilemezlik” söz konusu değildir. Ancak kişiden kişiye değişen hukuki yoruma ve Anayasa’nın dördüncü maddesinin amaçsal yorumuna göre dördüncü maddenin kendi kendisini koruma altına aldığı da söylenebilir. Ancak, yorumlayanların bakış açısına göre söylenmeyebilir de… Bu tamamen yorumlayandan yorumlayana değişebilecek bir hükümdür.

 

            Meseleye öncelikle Anayasamızın tarihçesinden yaklaşalım. Bizim ilk Anayasamız 1921’de, ikinci Anayasamız (aslında ikinci demek doğru olmayabilir) 1924’te, üçüncü Anayasamız 1961’de (27 Mayıs darbesinden sonra), dördüncü Anayasamız ise 1982’de (12 Eylül darbesinden sonra) kabul edilmiştir.

 

            Bu saydığımız dört anayasanın da ilk üç maddesi birbirinden farklıdır. Örneğin 1921 Anayasası’nın ilk maddesi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” şeklinde iken 1924 ve sonraki anayasaların ilk maddesi “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” şeklindedir.

 

            1921 Anayasası’nın ikinci maddesi “İcra kudreti ve teşri salâhiyeti milletin yegâne ve hakikî mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” iken 29 Ekim 1923’te yani cumhuriyetin ilanı ile birlikte “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır. Resmi lisanı Türkçedir” şeklinde değiştirilmiştir. Buna mukabil 1924 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir” şeklinde iken 1928’de devletin diniyle alakalı ifade Anayasa’dan çıkartılarak “Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.” şeklinde değiştirilmiştir. Nihayet 1937’de yapılan son değişiklikle CHF’nin (CHP) altı oku Anayasa’ya girmiş ve Anayasa’nın ikinci maddesi “Türkiye Devleti, Cümhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” şeklinde değiştirilmiştir.

 

            1961 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklinde düzenlenerek bu Anayasa’da Atatürk zamanında gerçekleştirilen Anayasa hükümlerinden farklı bir şekilde hüküm getirilmiştir.

 

            1982 Anayasası’nın ikinci maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” şeklinde düzenlenerek 1962 Anayasasının aynı madde hükmü tadil edilmiştir.

 

            1921 Anayasası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti << Büyük Millet Meclisi Hükümeti >> unvanını taşır.” şeklindeyken, 1924 Anayasası’nın üçüncü maddesi “Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.” şeklindedir. 1961 Anayası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Resmî dil Türkçedir. Başkent Ankara'dır.” şeklinde düzenlenirken 1982 Anayasası’nın üçüncü maddesi “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” şeklinde düzenlenerek daha önceki anayasalardan farklı olarak İstiklal Marşı ile Türk bayrağının da anayasada hüküm altına alınmıştır.

 

            1982 Anayasası’nın yani bugün yürürlükte olan Anayasa’nın dördüncü maddesi yani “ilk üç maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği” şeklindeki ifade yalnızca 1982 Anayasası’nda vardır. Daha önceki anayasaların hiçbirinde yani ne Atatürk döneminde hazırlanan 1921 ve 1924 Anayasaları’nda ne de 1961 Anayasası’nda “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir hüküm yer almamaktadır.

 

            Burada ilginç olan husus 1982 Anayasası’nı düzenleyenlerin Atatürk’ün getirdiği hükümleri değiştirip bir kısmını Anayasa’ya koymayıp kendi getirdikleri hükümleri “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olarak nitelemeleri tam bir paradokstur!

 

            Burada ikinci bir husus da şudur; Cumhuriyet’in banisi olan Atatürk’ün kendi döneminde yürürlüğe konulan Anayasalar ve Anayasa değişiklikleri için “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” diye bir hüküm koymamış olmasının bize verdiği bir mesaj vardır. Atatürk, akla ve bilime inanan ve dogmalarla işi olmayan bir kişiydi. O nedenle kendi döneminde hazırlanan Anayasaları ve anayasal ilkeleri birer dogma haline getirmemek için “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” diye bir hüküm getirmesi. Böyle bir hüküm getirmek Atatürk gibi akla ve bilime göre hareket eden bir insanın kendisiyle çelişmesi olurdu. Çünkü anayasalar insan ürünü kurallardır ve aklın ve bilimin gerektirdiği, şartların zorunlu bıraktığı her durumda değiştirilebilirler. Atatürk de bunu bildiği için bu konuda bir düzenlemeye gerek görmedi. Sonuçta 1982 Anayasası’nı hazırlayıp yürürlüğe koyanlar Atatürk’ten daha zeki ve daha geniş vizyona sahip kişiler değiller.

 

            Üçüncü husus (aslında ilki bu olmalıydı); yeryüzündeki hiçbir konu tartışılamaz değildir. Ne kadar uçuk olursa olsun, ne kadar aykırı olursa olsun, ne kadar tehlikeli görülürse görülsün her fikir tartışılabilirdir ve tartışılabilmelidir. Unutmayalım ki en dâhiyane fikirler bu en uçuk tartışmalardan çıkarlar. Uçuk tartışmalar olmasaydı gemileri karadan yürütme fikri ortaya çıkmazdı veya “manda ve himaye kabul edilemez” anlayışı kabul edilmezdi.

 

            Dördüncü bir husus da şudur; ABD’nin “Kurucu Babalarından” ve ilk başkanlarından Thomas Jefferson’un “yaşayan kuşaklar teorisi” diye bir teorisi vardır. Buna göre “Eski kuşakların iradesi yeni kuşakları bağlamaz çünkü yeryüzü nimetlerinden toprağın altındaki ölüler değil, yaşayan diriler istifade ederler.”

 

            Yaşayan kuşaklar teorisinin bizim için anlamı şudur; Bizim gerek Türk tarihindeki gerekse manevi hayatımızı ifade eden İslam tarihindeki bütün önemli kişilerin kendi dönemlerine dair görüşleri o dönemler için bağlayıcıdır. İster Mete Han, Bilge Kağan, Osman Gazi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Atatürk gibi milli tarihimizin altın zincirinin halkaları olsun ister Hz. Ömer gibi, Hz. Ali gibi dini inancımız açısından kıymeti olan değerler olsun bu isimlerin hepsi bizim için manevi değere sahip olmalarının yanında görüşleri ve icraatları kendi dönemlerine ait olup bizim için bağlayıcı değildir. Çünkü bizim ne içinde yaşadığımız çağ ne de içinde yaşadığımız şartlar o insanların şartlarıyla birebir aynı değildir. Biz kendi şartlarımıza ve imkânlarımıza göre aklın ve bilimin ışığında yeni bir dünya kurmak ve kendi problemlerimize aklın ve bilimin ışığında orijinal çözümler üretmek zorundayız. Gemileri karadan yürütmek dünün dâhiyane çözümüydü ama bugüne faydası yok bizim bugün daha başka çılgın fikirlere ihtiyacımız var. Tarihimizdeki altın zincirin halkası olan bütün şahsiyetler başımızın tacıdır ama toprağın üzerindeki sorunları toprağın üzerindekiler çözebilir, altındakiler değil.