IMG-LOGO
Kültür - Sanat

Portreler -2- Peyami Safa – Nazım Hikmet

06 02 2021

 Bu iki ismin münasebetlerine ilk defa 1970’li yıllarda okuduğum merhum yazar Ergun Göze’nin: “Peyami Safa Nazım Hikmet Kavgası” adlı kitabında rastladım. Sayın Göze kitabına bu ikilinin sadece aralarındaki kavgaları almıştı, meğerse tanıştıklarının ilk yıllarında aralarında sıkı dostluklar oluşmuş hatta ortak düşmanları dahi varmış. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon gibi.

Peyami Safa ve Nazım hikmet arasındaki dostluk nasıl gelişiyor oradan başlayacak olursak:

Nazım hikmet’in hükümlülükten dolayı hapiste yattığı yıllarda ünlü yazar Peyami safa, Cumhuriyet Gazetesinin “Edebiyat” sayfasını yönetmektedir. Peyami Safa, bir gün bu sayfada Nazım Hikmet’in “Yanardağ” başlıklı şiirini yayınlar. Gazetenin patronu ve yönetim ekibi Nazım Hikmet’in bu şiirinin gazetelerinde yayınlanmasına çok kızmışlardır. Ertesi gün gazetede şöyle bir yazı yayınlanır: "Mahkûm bir adamın kaleminden çıkmış olan 'Yanardağ' adlı manzume, gazetemizin dünkü nüshasında, yazı işleri müdürüne gösterilmeden yayımlanmıştır. Mesleği mesleğimize katiyen uymayan bir muharrire ait olan manzumenin gazetemizde yayımlanmış olmasından dolayı, okurlarımızdan özür dileriz." Tabiatıyla Peyami safa olaya çok bozulur ve gazetedeki görevinden ve işinden ayrılır.

Nazım Hikmet, mahkûmiyetinden sonra İstanbul’a döner ve kendi şiiri yüzünden işinden ayrılan Peyami Safa’yı arar, buluşup tanışırlar ve aralarındaki dostluk bu sayede başlamış olur.

İki ünlü yazar bu buluşmadan sonra artık sıkı dost olmuşlardır. Nazım, 1928 yılında Moskova’dan döndükten sonra İkisi de Zekeriya Sertel ve Sabiha Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay Dergisinde yazmaya başlarlar. Bir müddet sonra Nazım Hikmet, 1929 yılında JOKOND ile Sİ-YA-U şiirini kaleme alır. İşte bu şiir, iki ünlünün aralarındaki kırılma noktası olur. Peyami Safa, Nazım Hikmet hayranlarını kızdıracak uzun bir yazıyla bu şiiri eleştirir. Nedense Nazım hikmet bu eleştiriye aldırış etmez, sineye çeker.

Sabiha Sertel’in anlattığına göre Nazım Hikmet, yüksek tahsil yapmadığı halde çok iyi derecede Fransızca bilen oldukça kabiliyetli ve zeki bir yazar olan Peyami Safa’yı kazanmak ister, kendi safına çekmeğe çalışırdı. Aralarındaki dostluk başlayıncaya kadar cingöz Recai müstear ismiyle kısa hikâyeler yazan Peyami Safa’ya bir arkadaşlarının evinde hastalığından ve kolunun sakat kalmasından bahsederken:

 Nazım Hikmet: “Nedir bu senin yazdığın saçma sapan şeyler... Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai'leri bırak da bunu yaz.” der!

Böylece Nazımın telkiniyle  “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” ortaya çıkar. . ve bu kitabını: “Canım nazıma kara sevda ile” diye başlayan bir yazıyla Nazım Hikmet’e ithaf eder. Nazım Hikmet, Moskova'dan döndükten sonra, Necip Fazıl Kısakürek gibi ünlü yazarların da bulunduğu Alay Köşkü'ndeki bir toplantıda onu kürsüye çıkarıp:

Gelmiş geçmiş Türk şairlerinin en büyüğü” diye halka tanıtan Peyami Safa’dır.

 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Tepkisi:

Nazım Hikmet'in Resimli Ay sayfalarından estirmeye başladığı rüzgâr, dönemin edebiyat otoritelerinin tepkisini çekmekte gecikmez. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milliyet gazetesinde zehir zemberek bir yazı yayımlar:

 

Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır. Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir.”

 

Nazım Hikmet'in çalıştığı Resimli Ay ile Peyami Safa'nın 15 günlük olarak yayımlamaya başladığı Hareket dergisi bu saldırıya birlikte göğüs gererler.

Nazım Hikmet: “Putları Yıkıyoruz!” başlıklı bir kampanya başlatır.

Bu kampanyadan sonra ortalık toz, dumana karışmıştır.

“Putları Yıkıyoruz” kampanyasını destekleyen Peyami Safa, genç kuşağa ve Nazım Hikmet'e yöneltilen ağır eleştirilere kararlı bir şekilde cevap verir: “Biz 'Varız' diyen nesiliz, bizde kuvvetimizin şuuru var. ... Yığınlar ayaklanıyor ve 'Yaşa' diye haykırıyorlar. Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor. Galeyan var! Kaçılınız, yol veriniz.”

Peyami Safa, "dünya edebiyatında kendine çok has bir nev'in yaratıcısı" diye nitelediği Nazım'ı da şöyle savunur: “O sadece ağlamayan ve haykıran zekâsının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır.”

Nazım Hikmet o ara getirmek istediği yenilikleri kabul ettiriyor hatta okul kitaplarında yayınlatıyor.

Bu durum da tabii bir kısım yazarların hiç hoşuna gitmiyor. Nazım Hikmet'e yükleniyorlar. O esnada Nazım Hikmet "Orhan Selim" imzasıyla gazetelerde yazılar kaleme alıyor. Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç gibi eski Akbaba’cı isimler Orhan Selim'i köşeye sıkıştıracak yazılar yayımlıyor. Nazım Hikmet'in önünü kesmek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar.

Ve İpleri Geren Tek Cümle:

İki genç sanatçı arasındaki ilk ciddi tartışma Nazım Hikmet'in 1934'ün sonunda “Unutulan Adam” adlı kitabını yazmasından sonra yaşanacaktır. Nazım Hikmet'in hep para sıkıntısı çektiğini bilen Peyami Safa, bir gün “Gelen paraları kimler alıyor” diye sorar. Kastettiği Moskova'dan gelen paralardır. Bu soru karşısında büyük şaşkınlık yaşayan Nazım böyle bir şeyin olmadığını ve asla da olamayacağını söyler. Ancak arkadaşının ima edercesine hınzırca bakarak inanmaz bir havada konuyu değiştirmesini asla unutmayacaktır.

İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR

5 Ocak 1935 tarihinde Nazım Hikmet "Orhan Selim" imzasıyla "İt Ürür Kervan Yürür" başlıklı bir yazı yayımlar.

Büyük bir etki yaratan bu yazının dört gün ardından "İt Ürür Kervan Yürür No 2" yazısını yayımlar. Bu yazılarla karsısındakileri iyice çileden çıkarıyor.

Peyami Safa ise o ara bu yazıları üstüne alınmış gibi gözükmez.

Nazım Hikmet'le eski dostu Peyami Safa'nın kavgası ise Sertellerin Resimli Ay'ı kapattıktan sonra çıkarmaya başladığı, ikisinin de aynı sayfada köşe yazdıkları, Tan gazetesinin sütunlarında su yüzüne çıkar. Tan'ın ikinci sayfasının sol sütununda Orhan Selim “Bu da Benden”, sağ sütununda ise Peyami Safa “Düşündükçe” başlığıyla köşe yazıları yazmaktadır.

 İki yazara aynı sayfada köşe veren gazetenin sahibi Zekeriya Sertel, anılarında o günleri şöyle anlatacaktır:

“Nazım, daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazanmak endişesindeydi... Bu konu Peyami Safa'yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti... Nazım onu davaya kazanmaya çok önem veriyordu... Fakat Peyami zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. Çok içki içer hatta esrar kullandığı bilinirdi... Nazım'ın çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi.” (Bu not’da benden olsun. Zekeriya Sertel de Nazımla aynı fikri taşıdığı için bu yetenekli yazar Peyami Safa’ya gazetesinde yazdırıyor ama aleyhinde konuşmaktan da kendini alamıyor.)

Avrupa'da faşizmin iyiden iyiye yükseldiği 1935 yılında Türkiye'deki aşırı milliyetçi yazar-çizer tayfası da sesini daha çok yükseltmeye ve solcu aydınları açıktan hedef göstermeye başlamıştır. Peyami Safa o dönemde bir akşam bir dost sofrasında “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle dolu” deyince Elif Naci ile aralarında hayli sert bir tartışma yaşanır.

Nazım Hikmet, ertesi gün Orhan Selim imzasıyla hem Tan'daki hem de Akşam'daki köşesinde Safa'nın bu sözlerini hedef alır. Tan'daki yazının başlığı “Kahve-Gazino Entelektüelleri”, Akşam'dakinin ise “Entelektüel”dir: “Entelektüellerin çoğu bir bakıma gramofon plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar... Tavuğun, sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelinse büyüğü...”

 

Dostluk Şarap Gibi Değildir

Orhan Selim, birkaç gün sonra Tan'da çıkan 'Eski Dost' başlıklı yazıda ise o bildik atasözünün 'ozanca bir dilekten başka bir şey olmadığını' söyler: “Dostluk şarap gibi değildir. Yıllandıkça güzelliği, tadı artmaz çok kez... Tersine yılların içinde durgun su gibi kurtlanır, yosunlanır, tortulanır. Bunun için de düşmanların büyüğü çoğu kez eski dostlardan çıkar.”

Bütün bunları üzerine alınmaz görünen Peyami Safa, o günlerde Nurullah Ataç'la uğraşmaktadır. 12 Haziran 1935 tarihli Tan'da 'Kıskançlık İlmi' diye bir yazıyla Ataç'a yüklenen Safa'ya Orhan Selim de aynı gazetenin 17 Haziran 1935 tarihli nüshasında “Ben Münekkitten Yanayım” başlıklı bir yazıyla yanıt verir.

Nazım'ın bu örtülü saldırılarına daha fazla sessiz kalmayan Peyami Safa, 23 Haziran 1935 tarihli Tan'da “Sürü Adamı” başlıklı bir yazı kaleme alır ve Nazım'ı “dışarıdan aldığı telkinleri dile getiren bir softa” olarak netiler: “İçinde hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu... Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı(dır)...”

 

Bolşevik Fantoması

 

Orhan Selim, Safa'ya ertesi gün Tan'da çıkan “Küçük Adam” başlıklı yazısıyla yanıt verince gidişattan rahatsız olan Zekeriya Sertel, iki muharriri de ayrı ayrı odasına çağırarak uyarma gereği duyar. Bu uyarının ardından Peyami Safa, kavgayı kendisinin çıkarmakta olduğu “Hafta” dergisinde sürdürmeye karar verir.

 

Dergide “Biraz Aydınlık” üst başlığıyla yedi yazı yayımlar. Nazım'ı nasıl tanıdığını, nasıl savunduğunu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu nasıl ona ithaf ettiğini uzun uzun anlattığı bu yazılarda hasmına yönelik kullandığı ifadeler yenilir yutulur cinsten değildir: “Şöhretinin büyük kısmını polisin takibine borçlu olan Bolşevik fantoması, lirik, cıvık hassas bir şair, su katılmamış burjuva”...

Peyami Safa'nın ikinci yazısı çıkınca Nazım Hikmet, Yedigün dergisini yayımlayan Naci Sadullah'a bir röportaj verir. Komünist şair, derginin 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında çıkan söyleşisinde, “küçük burjuva münevveri” diye nitelendirdiği Peyami Safa'ya şöyle yüklenir:

Herhangi bir fikre taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip, mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki bir mason locasına girebilmek için üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı.”

 

Üç Defa Eşik Aşındırıp Üç Defe Reddedildiğim Yalandır

Peyami Safa, “Biraz Aydınlık” başlıklı yazılarının üçüncüsünde bu söyleşiye ağır bir dille yanıt verir. Kaldırım politikacısı ağzı kullanmakla eleştirdiği Nazım'ın iddialarını “herze yumurtlamak” olarak nitelendiren Peyami Safa, bir dönem masonluğa ilgi duyduğunu gizlemez ancak “Üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedildiğim yalandır” diye yazar.

Nazım'ın yanıtıysa yine Yedigün'de yayımlanır. Peyami Safa'yı provokatörlükle suçlamaktadır: “Bu mütereddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç iç yüzünü, bulaşık hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı gelmiştir.”

Peyami Safa'nın bütün hayatı boyunca şahsi menfaat peşinde koştuğunu iddia eden Nazım, onun kendisine “Ben senin hatırın için Marksist olurum” dediğini de aktarır. Nazım, Safa'nın kendisinin sırtını bir yere dayadığına inandığı için böyle söylediğini de öne sürer ve “Bu vehmin hakikat olmadığını anlamasıyla tebellür etti” der.

 

Zekâ ve Şuur Harabesi

Peyami Safa bir sonraki yazısında “zavallı oğlan” diye nitelediği Nazım'ın sözlerini alaya alır: “Karşıma böyle bir zekâ ve şuur harabesi çıkacağını ummuyordum. Gene de bu sözleri Nazım Hikmet'in söylediğine inanmam. Biraz alık salıktır ama benim bildiğim Nazım bu kadar beyinsiz değildir...”

Üslubu gittikçe ağırlaşan yazılarının altıncısında sadece Nazım Hikmet'i değil, bütün solcu aydınları hedef alır Peyami Safa. Biraz Aydınlık dizisinin son yazısını şöyle tamamlar: “Evvelce müdafaasını yaptığım Nazım Hikmet'in bu kadar mayasız, cevhersiz ve bomboş olduğunu ben bu polemiğe başlarken bilmiyordum.”

 

Peyami Safa'nın bu satırları 19 Ağustos 1935 tarihli Hafta'da yayımlanır. Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon'un 1 Eylül 1935 tarihinde yayımladıkları Aydabir dergisinin ilk sayısındaysa Nazım Hikmet'in ünlü “Bir Provokatör Üstüne Hiciv Denemeleri” adlı uzun şiiri çıkacaktır. Nazım rakibine son kez şöyle seslenir:

 

 

 

Bir düşün oğlum,

Bir düşün ey yetimi Safa

Bir düşün ki, son defa

Anlayabilesin:

 

Sen bu kavgada

Bir nokta bile değil,

Bir küçük, eğri virgül,

Bir zavallı vesilesin!

 

Ben kızabilir miyim sana?

Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir

 

Bir posta tatarına

Bir emir kuluna sövmek,

Efendisine kızıp

Uşağını dövmek!

Peyami Safa, 9 Eylül 1935 tarihli “Hafta”da bu şiiri “Alık oğlan benim sayısız kusurlarım dururken iftihar ettiğim tek tük faziletimi hicvetmeye yeltenmiş” diye eleştirir ve bundan sonra Nazım'a Cingöz Recai'nin yanıt vereceğini söyler. Hafta'nın 23 Eylül 1935 tarihli sayısında da 'Cingöz Recai'den Nazım Hikmet'e başlığıyla bir yergi yayımlar:

 

Gel bakayım,

Lüle lüle kıvrım kıvrım samur saçlı,

Pamuk tenli, al yanaklı sarı papam

...

Gel bakayım yetimlikle maytap eden paşa zadem,

Bre toprak altında yatan

Büyük Türk ölülerine çatan

...

Bre kaltaban

Bre Türk düşmanı,

Bre vatan haini şarlatan

....

Safa, 'toprak altında yatan büyük Türk ölülerine çatan' derken Nazım'ın kendisine yazdığı hicivde Namık Kemal'i 'takma aslan yeleli Namık kemal üstadın' diye eleştirmesine yanıt vermektedir. Nazım'ın Namık Kemal'i bu şekilde nitelendirmesi o dönemde sadece sağcı aydınların değil, solcuların da tepkisini çekecek ve daha büyük yeni bir kavganın başlamasına neden olacaktır.

Sağlıklı kalın.

 

Bu yazı için faydalanılan isimler: Nursima Zeynep Atsız - Süleyman Çeliker