IMG-LOGO
Kültür - Sanat

Ölümün Utandığı An

13 01 2021

Mustafa Karaca, ülkücü olmanın çilesini çekmiş, taş medreselerde eğitim görerek kemâlâtını artırmış bir vatan evlâdıdır.  13,5 X 21 santim ölçülerinde 128 sayfalık eseri ile hapishane edebiyatını zenginleştiriyor.

Okuyucunun göz kapaklarına kederli bir sıcaklık, göz yuvalarını yakan ve ıstırap veren bir ıslaklık ve boğazda düğümlenen iç çekişlere davetiyeler çıkaran bir eser… İlk yarısından sonrası saadetlerle ve kısmen de hüzünlerle dolu bir roman havasında…

Temelinde İslâm bulunan kültürümüzün hasletlerine sâhip insanların dayanışması, sevgi-saygı dolu hayatı, ‘insanların en hayırlısı insanlığa hizmet edendir’ hadisine uygun işler yapmak için çırpınışların okuyucuyu sayfalara bağlayan hikâyeleri… Ülkücülerin vatan sevgisi, millet aşkı, hiç boşalmayan bir heyecan küpüdür.

Bu gençlik vatan için kurşunlanmayı, millet için hançerlenmeyi göze alacak şuuru kimden tevarüs etmiştir? Bu sorunun cevabı ancak ve ancak; ‘Asil ve necip Türk milletinin mayasından…’ cümlesi ile verilebilir.

Ölümün Utandığı An, candan aziz vatanımızda, dış desteklerle palazlandırılmaya çalışılan çarpık ideolojilerin sebebiyet verdiği iç kanamayı durdurmak için kendi kanlarını… sâdece kanlarını değil, canlarını feda edenlerin romanıdır…

Onlar için aynı yere bakıp aynı şeyleri görmek yeterli değildir. Bir bütünün parçaları olanlar, aynı yere bakarken aynı şeyleri düşünürler. İyi günde kötü günde birlikte olurlar. Sevinçleri paylaşıp çoğaltırlar, ıstırapları paylaşıp azaltırlar.

Mustafa Karaca, bu insanların dünyasını, 12 Eylül 1980 öncesindeki ve sonrasındaki olaylarla anlatıyor. Herkesin anlayabileceği bir dille…

İdam sehpasına yürümeye dakikalar kala; yanık ve içli bir sesle okunan Yasin-i Şerifler… Duygulu ve davudi seslere, asırlık ve küf kokulu duvarlarda bulunan gözyaşı mesabesindeki rutubetler de eşlik ediyorlar. Dava arkadaşlarının yürekleri dağlanırken gelinliğini giymiş idam mahkûmu, şakin ve mütevekkildir. Allah’tan gelen safhaya da cefaya da ‘eyvallah’ diyen inanç abidesi arkadaşlarına veda eder: ‘Ülkümüzün çilesi büyük. Davası, çilemizden de büyük. Davayı sizler sahipleneceksiniz. Gözüm arkada kalmadan gidiyorum. Allah yar ve yardımcınız olsun!’ Metanetle ilerleyip önündeki sehpaya, zorlu bir mücadelenin galibi olarak madalyasını almak üzere şeref kürsüsüne çıkar gibi çıkıyor. O zaten idam kararını düğün davetiyesi olarak kabul etmişti.

Arkadaşı gibi idamını bekleyen yazarın duyguları da 74. sayfada.

Dayak ve falakanın olmadığı bazı hapishanelerde üretken akıllar, koğuşları atölye hâline getiriyorlar. Ürettiklerini satıp para kazanıyorlar ve ailesi fakir olan arkadaşları ile paylaşıyorlar. Dergi çıkarıyorlar, hikâye ve roman yazıp esarette hürriyeti yaşıyorlar.

Hapiste olup da firar düşünmeyen olur mu? Olmaz elbet… Mustafa Karaca da firar plânları hazırlıyor. Önce 1, sonra 2 derken gruptakilerin hepsi aynı planla firara teşebbüs ediyor.  Macera romanlarını aratmayacak teşebbüsün hikâyesi 96. sayfada.

Siz hiç idam mahkûmu iken tahliye sevincini yaşadınız mı? (s: 106)

Çilekeş bir insan, bir başka çilekeşin ıstırabını dinleyerek huzur bulur mu?  ‘Ölümün Utandığı An’, bu soruya ‘Elbette ve bal gibi…’ cevabını veriyor. Çünkü aynı ideale gönül veren insanlar, zaten başka türlü teselli bulamazlar. (s: 113)  

Ölümün Utandığı An’, 12 Eylül mazlum ve mağdurlarının çilehanelerine neden ‘taş medrese’ denildiğinin mükemmel açıklamasıdır. Bir dava adamının… Hayır! Şuurla seçilmiş bir davanın adamı olan idealistlerin hayat hikâyesidir.

Kitapta haklı bir davanın yılmaz savaşçısı olan bir bayanın hikâyesine de yer veriliyor. Çıkarıldığı mahkemede hâkimler heyetine; ‘Böyle bir mahkemede savcı veya hâkim olmaktansa, ideali için ağır bir cezaya çarptırılmış mağdur olmayı tercih ederim’ dercesine vakur edalı, başörtülü bir bayanın hikâyesi dikkat çekiyor:

Elleri kelepçeliydi. İki polisin arasında, kahramanları hatırlatır bir şekilde duruyordu. Hâline bakılırsa hiçbir şeye aldırdığı yoktu. Utanılacak bir hâdiseden dolayı burada değildi. İşkence yapıldığı için konsey üyelerini protesto etmişti. Etrafındaki bütün fırtınalara rağmen yeşil başörtüsü ile ayakta kalan bir çınardı.

…….

Kadın savcılıktan çıktı, aydınlık yüzü hararetle kızarmış ve gözbebekleri öfkeyle büyümüştü. Bu hâliyle yüzü al şafaktan doğan güneşi hatırlatıyordu. Polislerin, ‘Yukarı çıkılacak bacım’ dedikleri duyuldu. Sorgu hâkiminin odasına girdiler. Sorgudan çıkarken ince bilekleri yeniden kelepçelenmişti. Polisler ‘Allah kurtarsın bacım’ dedi. Cevap verdi: ‘Vatan sağ olsun!’

İki ay sonra ilk duruşma için geldi… Askerlerden daha askerceydi. Sanki o değil de yanındakiler tutukluydu. Haklı davanın insanları hüküm giyseler de onu mahkûm edenlerden daha hürdürler. Bu hürriyet içerisinde O’nu görmeye gelen evlâdına gülümseyerek ‘Oğlum!’ diye seslendi. Çocuk da annesini görünce neşeyle gülümseyiverdi. İkisi arasında bir sevinç köprüsü kuruldu. Jandarmalar çocuğuna davranan kadına engel olmak istedi. Ama sevgiyi nasıl engelleyebilirlerdi? Birbirlerine hasretle sarıldılar. ‘Her dediğini yaptım anneciğim,’ diyen oğlunu tatlı bir öpücük ile sevindirdi. Kış ortasında çiçek gören kelebek gibi kelepçeli elleriyle oğluna bir defa daha sarıldı, öptü. Öpüşü kelebeğin çiçekleri öpüşü gibiydi. Ne gözyaşı vardı ne de hüzün. Kadının dudaklarında sâdece hasretin getirdiği acı bir tebessüm hissediliyordu.

Duruşma salonuna girerken şayet hâkimler cübbesinden değil de hâl ve tavırlarından, yüz ifadesinden belirlenecek olsa görenler kadını hâkim sanırdı. Oysa sanık sandalyesinin önündeydi ve ayaktaydı. Beyaz başörtüsü ile Hakk'ın berraklığını temsil ediyor gibiydi. Ülkü çiçeği özgür kalmak için fırtınaya direniyordu.

Hâkim, ‘Kızım senin neyine gerek bu kadın hâlinle konseyi protesto ediyorsun,’ dedi. Kadın gülümsedi: ‘Büyümekte olan her haklı davanın savaşçılarına böyle derler mevcut sistemin savunucuları. Ama bilmezler ki büyük davanın temelinde acılar ve fedakârlık yatar.’

Hâkim yutkundu. Oysa salacaktı onu, şikâyet geri çekilmişti. Ama kadında pişmanlık yoktu, ‘Türküm’ diyen insanların Türklük adına ülkücülere nasıl zulüm ettiklerini haykırıyordu.

-Bak kızım, senin beyin de solcular tarafından öldürülmüş.

-Öldürülmedi efendim, şimdi sözde vatanı kurtaranlar bir zamanlar eğleniyorken o, bu vatan için şehit oldu.

Hâkim ne diyeceğini bilemedi. ‘Neyse, bak bir de çocuğun var’ diyebildi.

Kadın, herkesi hayrete düşürür halde aniden yükseldi: ‘Benim sizlerin acımasına ihtiyacım yok. Çünkü sizin acımanız zulümdür. Allah yanımızda, davamız Allah'ın davası. Er geç zafere ulaşacağız.’

Daha çok şey söylemek istedi ama hâkim dinlemedi. Büyük bir kızgınlıkla yerinden kalktı ve ara verdiğini söyledi. Karara çekildiler. Kadın ise sadece oğluna gülümsedi. Hiç korkusu yoktu. Jandarmaların arasında yürürken çocuğuna; ‘Beni evde bekle’ dedi. (s: 117-122)

BİLGEOĞUZ YAYINLARI: 

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta: bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

 

MUSTAFA KARACA

     1954 yılında Hatay ın Reyhanlı ilçesinde doğdu. 11 çocuklu ailenin üçüncü evladıdır. Babası el emeğiyle geçimini sağlayan bir insandı. İlkokul, ortaokul ve liseyi Reyhanlı’da okudu. Daha sonra Bursa Eğitim Enstitüsü’nün Edebiyat Bölümü’nü kazandı ise de öğrenci hareketleri sebebiyle tamamlayamadı.

1979 yılında siyasi olaylar sebebiyle cezaevine konuldu. Mahkemeden idam kararı çıktı. Yargıtay tasdik edip meclise gönderdi.12 Eylül 1980 de işbaşına gelen yönetim süresinde çeşitli cezaevlerinde kaldı. Bunun 7 senesi Mamak'ta geçti. 12 sene sonra 1991’de tahliye edildi.

     Alperen ve Azade isminde iki evlâdı var.

     Bir Yürek Sevgi ve Köle isimli kitapları yayımlandı. Ölümün Utandığı An isimli kitabından sonra ‘Ülkücü Zulmü’ isimli kitabını yazıyor.

 

KUŞBAKIŞI

HÂLİT ZİYA UŞAKLIGİL’DEN ÜÇ ROMAN:                                                                                               KIRIK HAYATLAR, AŞK-I MEMNU, MÂİ VE SİYAH

Halit Ziya Uşaklıgil, (1865-1945) babası Hacı Halil Efendi gibi, batı kültürüne uygun bir hayat tarzını benimsemişti. Katolik rahiplerin okulunda, özel dersler aldığı ecnebi hocalarından ve onların tavsiyesi ile okuduğu kitaplardan büyük ölçüde etkilenmişti. Hayat felsefesini romanlarına aynen intikal ettirdi. Hakkında; ‘Dünyaya roman yazmak için gelmiş yazar’ dedirtecek ölçüde başarılıdır. Romanlarını, sosyal mesaj vermek gibi bir hedefi olmaksızın yazmıştır.

Uşaklıgil’in Mâi ve Siyah ile Aşk-ı Memnu isimli romanları 1938 ve 1939 yıllarında, müellifi tarafından iki defa sadeleştirilmişti. Eserleri yayına hazırlayan Selçuk Karakılıç üçüncü defa sadeleştirmemiş, dipnotlar şeklinde ‘Açıklama ve notlar’ koymuştur.

Uşaklıgil 60 yıllık yazı hayatında 50 eser yazmıştır:

Romanları: Sefile (1886), Nemide (1889), Bir Ölünün Defteri (1890), Ferdi ve Şürekası (1894), Mâi ve Siyah (1895), Aşk-ı Memnu (1925), Kırık Hayatlar (1924), Nesl-i Ahir (1925), Hikâyeleri: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, Deli, Bu muydu?, Heyhat, Bir Yazın Târihi, Solgun Demet, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dâir, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyeleri. Mensur Şiirleri: Mezardan Sesler, Sepette Bulunmuş, Mensur Şiirler. Tiyatro Eserleri: Füruzan, Fare, Kâbus, Hatıra Yazıları: Kırk Yıl (5 Cilt), Saray ve Ötesi (3 Cilt), Bir Acı Hikâye. Edebiyat Teorisine İlişkin Eserleri: Hikâye, Belâgat Kitabı. Deneme: Fransız Edebiyatının Numune ve Tarihi, Hikâye ve Temaşa, Yunan Edebiyatı, Lâtin Edebiyatı, Alman Tarihi Edebiyatı, Fransız Tarihi Edebiyatı, Sanata Dair. Küçük Fıkralar (3 Cilt)

***

Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanan 1549. kitap olan Aşk-ı Memnû (Yasak Aşk) 12 X 19,5 santim ölçülerinde 469 sayfadır. Uşaklıgil’in en başarılı romanıdır. Romanın çok kalabalık bir kadrosu vardır. Dramatik gerilimde iç çatışmalar başarılı bir şekilde sayfalara aktarılmıştır. Romanda Nihal ve Bihter'in birbirine paralel olarak gelişen hikâyesi anlatılmıştır.

Romanın kahramanları, aşktan başka dertleri olmayan, varlıklı, hazır yiyen, Batılı hayat tarzına düşkün kişilerdir.

Firdevs Hanım, eğlenceye düşkün, genç ve güzel görünme heveslisi, lüks yaşamayı seven bir annedir. Eşinin ölümünden sonra Peyker ve Bihter adlarındaki iki kızıyla yaşamaktadır.

Romanın diğer kahramanı Adnan Bey varlıklı, kültürlü, kibar bir beyefendidir ve duldur. Bir gün Firdevs Hanım, iki kızı ile sandal gezintisi yaparken Adnan Bey tesadüfen sandalıyla yakınlarından geçerken Bihter’i görür ve çok beğenir. Firdevs Hanımdan küçük kızını ister. Anne ve kızı, lüks içinde ve rahat bir hayat yaşamak düşüncesiyle aralarındaki yaş farkına rağmen bu teklifi kabul ederler. Önceleri iyi ve güzel olan hayatları renk değiştirir. Adnan Bey, yaşlanması sebebiyle Bihter’in gezmek, eğlenmek gibi ihtiyaçlarını tam karşılayamaz. Adnan Bey’in yalısında onlarla birlikte kalan kardeşi Behlül çok çapkın biridir. Bu delikanlı, yengesi olan Bihter’le ilgilenmeye başlar. Az zamanda Bihter’le Behlül arasında yasak aşk başlar, sık sık birlikte olmaktadırlar. Bunu fark eden Firdevs Hanım Behlül’ü Bihter’den kıskanmaktadır. Bu yüzden Adnan Bey’in kızı Nihal ile Behlül’ü evlendirme fikrini ortaya atar. Bu fikri zaten Bihter’den sıkılmaya başlayan Behlül kabul eder. Nihal, Behlül ile Bihter arasındaki ilişkiyi daha önceden fark etmiştir; ancak nişanlanmayı kabul eder. Olaylar, başladığı gibi devam etmez, sürprizler, intiharlar, ölümler, istenmeyen durumlar peş peşe gelir…

***

Ötüken Neşriyat’ın 1550. yayını olan aynı ölçülerdeki, 472 sayfalık Kırık Hayatlar isimli roman o dönemin usullerine göre önce tefrika hâlinde yayınlandıktan sonra 1924 yılında kitap kitap olarak okuyucuya sunuldu.

Romanda yanlış anlaşılan batılılaşma, bozulan dağılan, kırılan hayatlar ve çeşitli aile trajedileri anlatılmaktadır. Romandan çıkarılan hüküm: Tatsız bir neticeye varan ilişkilerin tek sorumlusu yoktur. Tek bir sebebi de… Üzüntülerin dramların kırılmış hayatları sebepleri derinlerdedir ve pek çoktur.   

***

Yayınevinin 1551. Kitabı olan Mâi ve Siyah Uşaklıgil’in İstanbul'a yerleştikten sonra Servet-i Fünûn döneminde yazdığı ilk romandır. Romanın ana karakteri, Servet-i Fünûn neslinin sembolü olan Ahmet Cemil'dir. O’nun şahsında Servet-i Fünûn kuşağı anlatılmaktadır.

Mâi, hayali; siyah gerçeği temsil eder. Roman, gerçeğin galip gelişi ile son bulur.

Romanın süslü ve sanatlı bir anlatımı vardır.

Türk edebiyatı tarihinde ‘batılı standartlara uygun ilk büyük roman’ olarak değerlendirilir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

BU YIL ROMANINI YAZIYORSUN

Roman yazmak önce kabiliyetle desteklenen istek ve kararlılık meselesi olsa gerek. Bu ikisi varsa, çok okumak, yazmak, yeniden yazmak ve yeniden yazmak için, azimle desteklenen sabır…

Bunlar da varsa, Walter Mosley tarafından yazılan, Oğuz Tecimen tarafından dilimize çevrilen kitap, büyük faydalar sağlayacaktır. 

13, X 19 santm ölçülerinde, 102 sayfalık rehber kitapta; detaylarda kaybolmadan bilinmesi gereken temel meselelerin çıkış yolları veriliyor. Romanını nasıl yazacağına dair programın ana hatları çiziliyor.

Tanınmış Amerikalı yazar Walter Mosley bugüne kadar elliye yakın kitaba imza attı, pek çok mükâfat kazandı.  Otuz yıllık tecrübesinin ürünü olan Bu Yıl Romanını Yazıyorsun isimli eserinde anlatıcı sesi, olay örgüsü, karakter gelişimi ve romanın iskeleti ile öteki unsurlarının yanı sıra, yazma alışkanlığını sağlamlaştırmaya ve bir romanın yazılış sürecine dair pek çok meselenin cevabı var.

Başlangıçta belirtilen şartlara sâhip olan herkes roman yazabilir. Oğuz Tecimen’in tercüme ettiği kitabı okumakla işi kolaylaşır, zamandan tasarruf eder. 

NOTOS KİTAP:

 İnönü Caddesi, Târık Zafer Tunaya Sokağı. Nu: 11/6 Beyoğlu. İstanbul. Telefon: 0.212-243 49 07

Belgegeçer: 0.212-252 38 05 e-posta: info@notoskitap.com  //  www.notoskitap.com 

 

OTOPSİM

Daha ziyâde aile hikâyeleriyle tanınan Jean-Louis Fournier bu romanında otopsi masasına kendisini yatırıyor: Aşkları, eşi, iş hayatı ve unutamadığı hâtırâlarını anlatıyor. Bu işi tatlı bir ironi ile yapıyor. 

Eserden birkaç satır:

Hey! Buraya bakın! Mösyö Fournier öldü. Fakat hissetmeye, hatırlamaya ve anlatmaya devam ediyor. Cesedi otopsi masasında… Hâlâ yakışıklı. Üstelik mizah anlayışından da hiçbir şey kaybetmemiş.’

Aysel Bora’nın dilimize çevirdiği roman, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 128 sayadır.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com  e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com 

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-BİTPAZARI: Nilay Dalyan / Tekir Kitap.

2-HAYATA DÖN: Gülseren Budayıcıoğlu / Remzi Kitabevi.

3-MADALYONUN İÇİ: Gülseren Budayıcıoğlu / Remzi Kitapevi + Doğan Kitap.

 4-SUYA YAZILAN: Fazıl Say / Romancı Yayınları.

 5-JÖN TÜRKLER: Feroz Ahmed-Tansel Demirel / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.