IMG-LOGO
Röportaj

İki Mustafa’mız Yaman Arıkan İle Son Kitabı Hakkında Konuştuk. Röportaj: Oğuz Çetinoğlu – Mehmet Şâdi Polat

11 01 2021

(İkinci Bölüm)

 

-İkinci Mustafa’mız hakkında neler söylemek istersiniz?

Yaman Arıkan: İkinci Mustafa’mız peygamber değildir, Cenâb-ı Hakk tarafından insanlığa resmen gönderilmiş elçi-resûl değildir. Fakat târihin bir devresinde, bir görevle bilhâssa görevlendirilmişdir. Bunun, yâni peygamber olmadığı halde, ilâhî irâdece, bir vazîfe ile bilhâssa görevlendirilme uygulamasının târihde örnekleri de vardır.

-Millî târihimizin akışı hakkında da birkaç cümle lütfeder misiniz? 

Yaman Arıkan: Hemen söylemeliyiz ki, insanlık târihinde Türk târihinin çok müstesnâ bir yeri vardır. Yine üzülerek ve esefler içinde ifâde edelim ki, târihçilerimiz, derin hikmetler ve ma’nâlarla dolu târihimizin bir felsefesini bugüne kadar yapmamışlar, sâdece vak’aları anlatmakla yetinmişlerdir. Oysa bizim târihimiz, diğer bâzı milletlerin târihleri gibi sâdece vak’aların anlatılmasıyla geçişdirilecek bir târih değildir. Türk târihi söz konusu olunca, meselâ şu soruların cevaplarının verilmesi gerekir:

1) Hangi rûh ve inanç, târih boyunca Türk Milleti’ni hep fütûhât peşinde koşturdu?

2) Türk Milleti, hangi rûh ve inançla, târihde üç kıt’ayı vatan edindi?

3) Sayısız bunca fetihlerin esas ve ana sebebi neydi?

 

Dileriz, târihçi genç araştırıcılarımız, derin ma’nâlar ve hikmetlerle dolu târihimizin bir felsefesini en kısa zamanda yaparlar!... Biz bu soruların geniş ve ayrıntılı cevaplarını araştırmacı genç târihçilerimize bırakacak ve burada, meselenin kısa bir özünü vermekle yetineceğiz. Sırlarla, hikmetlerle ve derin ma’nâlarla yüklü târihimizin özünü anlayabilmek için, insanoğlunun yaratılışını ve târih sahnesine çıkışını başlangıç almamız gerekiyor. Şöyle ki, Cenâb-ı Hakk, kâinâtın yaratılışından ve nice yıllar süren oluşumundan ve şu anda üzerinde yaşamakda olduğumuz yerküresinin de yine nice yıllar sonra insanoğlunun yaşayabileceği bir zemîn hâline gelişinden sonra insanoğlunu yaratıyor:

- Rabb’ın, meleklere, “Ben yeryüzünde bir halîfe var edeceğim (=yaratacağım) demişdi (Bakara Sûresi, âyet: 30).

 

-Eserinizde şahsî görüş, düşünce ve tesbitleriniz olarak dikkate değer bölümler var. Meselâ alış-veriş hakında…

Yaman Arıkan:

- Yaratan’ın hayâta koymuş bulunduğu nizâm-intizâm ve düzeni bozucu fiil ve hareketler, “Büyük fiil ve hareketler, küçük fiil ve hareketler” olmak üzere, iki şekilde tezâhür eder.

- Alış-veriş hayâtında, ticârî hayâtda, üretim ve imâlât hayâtında ve her türlü mal-metâ arzında hîle yapmak, bile bile hîleli ve vasıfsız mal-metâ ve eşyâ îmâl edip satmak, … İlâhî irâdece hayâta konmuş nizâm-intizâm ve düzeni bozucu hareketlerdir. Yaradan’ın günlük hayâta koymuş bulunduğu düzen, hayâtın pürüzsüz işlemesidir. Alış-verişlerde, ticârî hayâtda, üretim-îmalat hayâtında, … yapılan hîleler ise hayâtı pürüzlendirir. Bu ise, Cenâb-ı Hakk’ın hayâta koymuş bulunduğu ilâhî nizâm-intizâm ve düzeni bozmak demekdir…

- Yerküre üzerindeki topyekûn varlıklar, onun üzerinde hayâtın bir düzen ve âhenk içinde devâm etmesinde bir bütün teşkîl etmekdedir. Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzüne koymuş bulunduğu ilâhî nizâm-intizâm ve düzenin devâmı için, işleyişde âhengi sağlayan bu topyekûn varlıkların mevcûdiyetlerinin korunması, kollanması, yaşatılması, tahrîp edilmemesi, yok edilmemesi gerekmekdedir. Yeryüzünün orman, ağaç, bitki, … örtüsünü yok yere ve insafsızca tahrîp etmek; düzenin âhenkli işleyişinde her birinin birer rolü bulunan canlı varlıkları sebepsiz ve lüzumsuz yere yok etmek, … düzenin âhenkli işleyişine halel-bozukluk getirir. Yaradan’ın yerküresi üzerine koymuş bulunduğu düzen, orada hayâtın âhenk içinde devâm etmesidir. Gerek canlı varlıklar, gerekse cansız varlıklar üzerinde yapılan sebepsiz ve lüzumsuz tahrîbât ve yok etmeler ise, Cenâb-ı Hakk’ın koymuş bulunduğu düzeni bozucu fiil ve hareketlerdir…

- Allah katında, kâinâtda, şirkden sonra en büyük günah; düzen bozuculuğu, zulümdür, adâletsizlikdir. Zulüm ve adâletsizliği, en açık bir ifâde ile şöyle ta’rif edebiliriz:

- Zulüm-adâletsizlik; Yaratan’ın, yeryüzündeki hayâtın işleyişine koymuş bulunduğu ilâhî nizâm-intizâm ve düzene zıt ve o düzeni yok sayan fiil, hareket ve davranışlardır.

Adâlet, insan hayâtının her safhasında bulunması gereken bir mefhumdur. Yâni adâlet, insanoğlunun gerek fiilî, gerekse sözlü, her türlü fiil, hareket, tavır ve davranışlarına girer. Kişinin fiilî veya sözlü, âdil olmayan her türlü hareketlerinde, adâletin yerini zulüm alır. Yâni adâletin olmadığı yerde zulüm-haksızlık vardır. Buna göre, zulüm ile adâlet, gece ile gündüze veya karanlık ile aydınlığa benzer. Biri ortadan çekildiği zaman, diğeri onun yerini alır. İşte adâlet mefhûmu, insanoğlunun büyük-küçük her türlü fiil, tavır, davranış ve hareketine girdiği, onun bulunmadığı yerde de mutlaka zulüm bulunduğu içindir ki, kişi, âdil davranmadığı en ufak bir fiilinde bile, Yaradan’ın koymuş bulunduğu düzene aykırı hareket etmiş duruma düşebilir. Bu bakımdan, kişi, Allah’ın hayâta koymuş bulunduğu ilâhî nizâm-intizâm ve düzene aykırı hareketde bulunmuş duruma düşmemek için, büyük-küçük her türlü fiil ve hareketinde âdil olmaya ve âdil davranmaya titizlikle dikkat göstermelidir…

-Eserinizde kendi hayatınızdan bölümlere de yer veriyorsunuz. Önemli gördüğünüz bir tecrübenizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Yaman Arıkan: Vaktiyle, Adana’nın paşa vâlîsinin, yağmur duâsına çıkmak isteyenlere söylemiş olduğu o sözler, bana bugün ülkemizin içinde bulunduğu kahredici bâzı durumları hatırlatdı. Bu sebeple, kısaca da olsa, gerçekden insanı kahredici o durumlar üzerine birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim. Zîrâ bugün, cennet vatanımızın pek çok bölgeleri âdetâ bir harâbe hâlinde ve âdetâ maksatlı olarak, büsbütün harâbe hâline getirilmeye de devam edilmekdedir:

- Ben, Manisa-Sâlihli’nin GÖKEYÜP Köyünde dünyâya gelmiş, 1940’lı yılların çocuğu, 1950’li yılların genciyim. Köyümüz, şehre 45 kilometre uzakda, oldukça yüksek ve yarım kavis şeklindeki bir dağın dibine yakın bir mıntıkada kuruludur. Çevresi inişli-çıkışlı ve dereli-tepeli arazîlerden meydana gelir. Bu arazîlerin bazı kısımları ekin ekmeğe de elverişlidir. Nitekim, benim çocukluk yıllarımda, köylülerimiz arpa, buğday, çavdar, nohut, mercimek, … gibi hubûbât ihtiyâçlarını bu arâzîlerde yapdıkları ekim-biçim yoluyla temin ederlerdi. Ayrıca, bağ-bahçe için de müsâit arâzîler pek çokdu. Bundan başka, geniş ve boş arazîler, küçük çapda hayvancılık için de müsâit idi. Nitekim, köyde pek çok âilenin ufak çapda bir koyun veya keçi veyahut sığır sürüsü vardı. Benim âilemin de, ufak çapda bir keçi sürüsü ile yine ufak çapda bir sığır sürüsü bulunmakdaydı. Ve ben, kışın okula-ilkokul-gider, bütün yaz boyunca da ya keçi sürümüzün veya sığır sürümüzün çobanlığını yapardım. Dereli-tepeli olan bu arâzîlerin biraz büyükce derelerinde, bütün kış boyunca ve Hazîran ayı başlarına kadar şırıl şırıl sular akardı. Bu sular berrak ve tertemiz olurdu. Öyle ki, biz minik çobanlar, susadığımız zaman hemen eğilir ve pırıl pırıl akmakda olan bu sulardan içerdik. Bu derelerin en büyüklerinden olan ikisinin suları ise bütün yaz boyunca da tamâmen kesilmezdi ve biz çobanlar, mallarımızı onlardan suladığımız gibi, büyük göl oluşmuş yerlerinde de suya girip serinlerdik…

Başda sözünü etdiğim yarım kavis şeklindeki dağ, dibinden îtibâren en yüksek yerlerine kadar, balta girmemiş gür ormanlarla kaplıydı. Öyle ki, biz çobanlar, korkumuzdan onun pek çok yerlerine giremezdik. Zîrâ başda domuzlar, kurtlar, porsuklar, tilkiler olmak üzere, büyüklü-küçüklü pek çok vahşi hayvanlar bulunduğu gibi, tehlikeli sürüngenlerden yılanlar da pek çokdu. Ormanın içinde, yüksekliği ile âdetâ göklere tırmanan asırlık ulu ağaçlar vardı. Bir de, havalandıkları zaman küçük çapda bir uçak görünümünde olan pek iri kartallar vardı. Bunlar, ormandaki yüksek ağaçların uygun yerlerine yuvalarını yaparlar, orada yumurtlarlar ve yumurtadan çıkan yavrularını orada besleyip büyütürlerdi. Büyüklerimiz biz küçük çobanlara, kartalların yuvalarının bulunduğu mahallere aslâ yaklaşmamamızı tenbîhlerlerdi. Zîrâ, kartallar, bilhâssa yavrularının yumurtadan çıkmış bulunduğu zamanlarda, yuvalarına yaklaşan hemen hemen her canlıya saldırırlardı…

Oldukça büyük ve yüksek olan dağımızın (Dibek Dağı) balta görmemiş gür ormanlarının bir kerâmeti olsa gerek, bölgede yaz günleri gece ile gündüz arasında fazla ısı farkı olmazdı. Öyle ki, biz yazın, yıldızlarla donanmış mâvi ve berrak gök kubbe altında, toprak üzerine bir hasır veya kilim sererek açıkda yatardık ve hiç üşümezdik. Orman ve bitki örtüsünün tahrip edilmiş olduğu daha sonraki yıllarda ise, yaz mevsimi olmasına rağmen, geceleyin üzerime kalın bir yorgan atmak zorunda kaldım. Dağımızın bu gür ormanlarının, birinci kerâmetinden başka ikinci bir kerâmeti daha vardı ki, o da şuydu:

- Hava bulutlanır ve yağmur yağacak olursa, yağmaya, önce o gür ormanlı dağımızın üzerindeki bulutlardan yağmaya başlar ve daha sonra yavaş yavaş bütün bölgeye yayılırdı. Demek ki, dağımızın balta girmemiş gür ormanları, yağmur yüklü bulutları kendine çekiyordu. Bu anlatdıklarımız bir masal veya bir kurgu değil, bu satırların yazarının yaşadığı ve müşâhede etdiği birer hakîkat. Köylerinin yakınında orman bulunmayan fakat köyleri benim köyüme uzak olmayan diğer bazı köylerin insanları aynen şöyle diyorlardı:

- Hava bulutlandığı zaman, biz hemen sizin Dibek dağına bakarız. Eğer onun üstünde bulutlar varsa seviniriz. Zîrâ ilk defa onun üstündeki bulutlardan başlayan yağmur, bütün bölgeye yayılır, bu arada bizim köyün arâzîlerine de gelir…

İşte bu satırların yazarının küçük çobanlık yıllarında (1940’lı yıllar), köyümüzün bulunduğu bölgede durum, kısaca böyleydi. Gür ormanları, şırıl şırıl ve pırıl pırıl sular akan dereleri, her türlü zirâat yapılabilen arâzîleri; vahşî ve çeşitli dağ hayvanları, her biri ayrı ayrı ve çeşitli mûsikîler çalan kuşları, tertemiz ve mis gibi havası, … ile tam bir cennet misâli bir bölge!...

Köyümüzde ilkokulu bitirdikden sonra, tahsîl için İstanbul’a geldim. Aradan birkaç sene geçdikden sonra bir ara köyüme gitdiğimde, beni kahreden ürkütücü ve dehşetli bir manzara ile karşılaşdım. Zîrâ bizim o kerâmetli dağımızın orman ve ağaçları tamâmen yokedilmişdi. Öyle ki, zümrüt yeşili ormanlarla kaplı dağımız, tüyleri yolunmuş bir kel tavuk hâline gelmişdi. Bu manzara beni öyle sarsdı ki, gördüğüme bir türlü inanmak istemiyordum. O sıra, o manzaranın verdiği dehşetli sarsıntı ile, gayr-i ihtiyârî olarak, kısa bir müddet şöyle sayıkladığımı hatırlıyorum:

- Hayır! Olamaz! Benim gördüğüm bu manzara bizim dağ değildir. Benim görmemde bir bozukluk olmalı!...

Meğer gördüğüm manzara, uyanıkken görülen bir kâbus değil, gerçekmiş!...

O yıllarda (1940’lı-1950’li yıllar), bilhâssa bâzı küçük şehir ve kasabalarda, mangal yakma usûlüyle ısıtmada ve bâzı yemeklerin pişirilmesinde odun kömürü kullanımı yaygın idi. İşte, odun kömürü satarak para kazanan bâzı vicdânsızlar, bizim dağın ormanlarına göz dikmişler ve köy ihtiyâr heyetinden, belli bir nakdî meblağ karşılığında, ormanlarımızın ağaçlarını satın almışlar ve istisnâsız bütün ağaçları kökünden doğramışlar!...

Şimdi burada aklın sesine kulak verilseydi yapılacak doğru hareket şuydu:

- Tamam. Isıtmada ve bâzı yemeklerin pişirilmesinde, bir kısım vatandaşlarımız için odun kömürü bir ihtiyâç. Satılan orman ağaçlarının sağladığı nakdî meblağ ile de köyün bâzı ihtiyâçları te’mîn edilebilir. Ancak, burada yapılacak şey, topyekün bütün ormanı yok etmek değil. Sâdece, orman içinde yaşlanmış veya bir şekilde kurumaya ve çürümeye yüz tutmuş ağaçları kesip kömür istihsâlinde kullanmak. Böylece, hem maksad hâsıl olur, hem de orman gençleşdirilmiş olur!...

Fakat o vicdân, o akıl nerede? Ara ki, o vicdânın, o aklın kıymığını bulasın!...

-Dinimizin iki temel umdesini nasıl açıklıyorsunuz:

Yaman Arıkan: Dînimiz İslâmiyet’in ilk evvel ve her şeyden evvel bilinmesi ve uyulması-uygulanması gereken iki temel esâsı, iki temel düstûru, iki temel umdesi, iki temel ilkesi vardır. Bunların biri ve birincisi İLİM’dir, ÖĞRENMEK’dir. İkincisi de, Yaradan’ın insanoğluna vermiş bulunduğu en büyük ilâhî lûtuf ve nîmet olan AKIL ve onu İŞLETMEK’dir. Bu ikisinin bulunmadığı yerde, hayât aslında bir fâciadır. Ne var ki, ilmin ve aklın bulunmadığı ve işletilmediği yerde, insanlar bu fâcianın varlığını görmezler ve farkına varmazlar!..

Günümüzde, Türk Milleti’ne yapılabilecek ve âcilen yapılması gerekli en büyük iyilik, onu çarpık ve sakat dîn anlayışından kurtarmakdır. Zîrâ asırlardır ilimden, gerçek bilgiden ve Allah’ın insanoğluna vermiş bulunduğu en büyük ilâhî lûtuf olan akıl nîmetini işletme ameliyesinden yoksun O, verimsiz-çorak diyârlarda şaşkınlık içinde dolaşan bir insan durumundadır. Bu sebeple, hançeremizin var gücüyle ona şöyle haykırmalıyız:

- İlim, ilim, ilim!...

- Akıl, akıl, akıl!..

Zamanımızda ilimden ve akıl işletme ameliyesinden en yoksun ve en uzak insanlar; her türlü fiil, hareket ve tavırlarında hep dîn ve dîndârlık gösterisi sergileyenlerdir. Bu durum, ister-istemez, insana Türkmen evliyâsı Yûnus Emre’nin şu mısrâlarını hatırlatıyor:

Yunus! Olma câhillerden,

Irak kalma ehillerden.

Câhil ne var mümin ise

Câhillikden kalır değil?

-İkinci Mustafamız’ın vecize değerinde sözlerine de kitabınızda yer vermişsiniz. Okuyucularımıza hangilerini sunmak istersiniz?

Yaman Arıkan Hemen söyleyelim ki, Millî Mürşidimizin bütün sözleri, öyle gelişi güzel söylenmiş sıradan sözler değildir. Her biri, cemiyet hayâtında ve devlet yönetiminde çağlar boyu önümüzü aydınlatacak ve dâimâ doğru karârlar vermemize ve doğru işler yapmamıza vesîle olacak sözlerdir. Farklı bir ifâde ile şöyle de diyebiliriz:

- İkinci Mustafa’mızın, hayâtın her sâhası için söylenmiş sözlerinin her biri, çağlar boyu gelecek Türkoğullarının önlerini aydınlatacak, ufuklarını genişletecek birer millî meş’aledir!...

Hâl böyle olunca o sözler, sıradan birer söz olmadıkları gibi, bir gazete haberi gibi okunup geçilecek sözler de değildir. Bil’akis, ifâde etdikleri hakîkatlerle birlikde, zihinlerimize iyice nakşedilmesi gereken sözlerdir!...

- Türk Milleti demek Türk Dili demekdir. Türk demek Türkçe demekdir.

***

Türk Dili, Türk Milleti’nin kalbidir, zihnidir.

***

Türk Milleti, geçirdiği nihâyetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hâtıralarının, menfaatlerinin; kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin, dili sâyesinde yâni Türkçe sâyesinde muhâfaza olunduğunu görüyor.

***

Milletimiz DİL ve DİN gibi iki fazîlete sâhipdir. Bu fazîletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalbinden ve vicdânından çekip alamamışdır ve alamaz.

Milletin çok açık vasıflarından biri dildir. Türk Milleti’ndenim diyen insan, her şeyden evvel ve behemehal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk toplumuna mensup olduğunu iddiâ ederse buna inanmak doğru olmaz.

***

Türkiye dışında kalmış Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz, Türklük da’vâsını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk Târihinde, Türk Dili’nin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yâkut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmâl etmiyoruz.

 

Bana bir konuşulan Türkçe yapacaksınız ki; dünyânın neresinde olursa olsun, bütün Türkler, temelden bu dili anlayabilecekler. Bugün, Türk Anavatanı, Rus işgâli altındadır. Komünizm, her yolu denemekde olan bir asimilasyon-eritme tatbîkatı içindedir. Bir gün yıkılacaklardır. Fakat o günü bekleyemeyiz. Çünkü artlarında kalanlar dillerini kökden kaybetmişler ve biz onlara hep birlikde anlayabileceğimiz bir dili vermezsek boşluk doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum.

***

Türk Milleti’nin dili Türkçe’dir. Türk Dili dünyâda en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için, her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili Türk Milleti için kutsal bir hazînedir. Çünkü Türk Milleti, geçirdiği nihâyetsiz felâketler içinde ahlâkının, an’anelerinin, hâtıralarının, menfaatlerinin, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sâyesinde muhâfaza olunduğunu görüyor.

 

YAMAN ARIKAN (Dil Bilimci - Filolog)

 1937 yılında Manisa’ya bağlı Salihli İlçesi’nin Gökeyüp Köyü’nde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde bitirdikten sonra, öğretmeninin harâretli ısrârları üzerine babası onu şehre gönderip okutmak istedi. Ancak, mâlî imkânları elvermediği için buna muvaffak olamadı. Küçük Yaman, babasının keçi sürüsünü gütmek üzere çobanlığa başladı. Ne var ki, Gökeyüp'ün yeşil ve serin dağları ona âdetâ zindan geliyordu.

Bir şekilde kaçıp, şehirde tahsilini devam ettirmek için plânlar düşünmeğe başladı. Bu maksatla tasarladığı bir plân gereğince, Salihli’nin pazarı olan bir Çarşamba günü, gütmekte olduğu keçi sürüsünü dağda bırakarak şehre geldi. Pazar için şehre gelmiş bulunan köylülerinden, 6 kişiden 10'ar liradan 60 lira borç para alarak İstanbul'un yolunu tuttu. Orada; yokluklar, zorluklar ve sıkıntılar içinde, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulu'nda, liseyi de ülkemizin seçkin liselerinden olan Kabataş Erkek Lisesi'nde okudu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi ve Filoloji Bölümünü bitirdi.

1967-1987 yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık yaptı. Bu arada telif-tercüme, yirminin üzerinde esere imzâ attı. En kapsamlı çalışmasını ise BİZİM YÛNUS üzerine yaptı. Hâlen ülke meseleleri hakkında çeşitli projeler üzerinde çalışmaları devam ettirmektedir.

Yaman Arıkan evli ve dört çocuk babasıdır. Arapça, Farsça ve İngilizce bilir.

 Telif Eserleri:

Telifler: *İslâm Ahlâk ve Fazîleti ,*Gençlere Dînî Bilgiler. *Türklük Gurûr ve Şuûru. *Aklın Sesi veya Sağlıklı Çözüm. *Yayınlanmayan Mülâkaat veya Bâb-ı Âlî'den Hâtıralar. *Unutamadıklarım. *İki Millî Mürşîd. *Azrâil'e Meydan Okuyan İki Türk. *Millî Varlık ve Bekaamızın İki Temel Direği. *Ne Çabuk Unuttunuz. *Bizim Yunus, *Yunus Emre ve Mukaddes Görevi, *Vuslata Eren Derviş Yunus Emre, *Yunus Emre ve Sergilenen Maskaralıklar, *İki Mustafa’mız.

  Tercümeler:

*Hak Yolcusunun Düstûrları (Ahmed Er Rufâî). *Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir Geylânî'nin Sohbetleri (Abdülkadir Geylânî). *Gafletten Kurtuluş - 2 Cild (Ebülleys Semerkandî).*Müzekkin Nüfus  (Eşrefoğlu Rûmî'den sâdeleşdirme).*İlâhî Nizâm (Gazâlî).*İlâhî Ahlâk (Gazâlî).*Kırk Esas (Gazâlî). *Âbidler Yolu (Gazâlî). *Ârifler Yolu (Gazâlî). *Ey Oğul (Gazâlî). *Ledün Risâlesi (Gazâlî). *Nûr Kandili (Gazâlî). *Va'z Risâlesi (Gazâlî). *Mukaddes Merdivenler (Gazâlî). *Kıstâs-ı Müstakîm (Gazâlî). *Kavâidü'l-akaaid (Gazâlî)

 

(BİTTİ)