IMG-LOGO
Güncel

Öcalan’la Yapamadıklarını Demirtaş’la Yapmak İstiyorlar

25 12 2020

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş’ın başvurusu üzerine verdiği hak ihlali ve Demirtaş’ın tahliye edilmesi gerektiği yönündeki karar tartışmalara sebep oldu. Cumhurbaşkanı başta olmak üzere AİHM’in Demirtaş kararı ağır bir şekilde eleştirildi. Kamuoyunda da gerek AİHM kararı gerekse Cumhurbaşkanı’nın bu karara yönelik eleştirileri hakkında tartışmalar yapıldı.

 

            Selahattin Demirtaş ekseninde dönen bu tartışmaların iki boyutu var ve bu tartışmanın iki farklı açıdan ele alını değerlendirilmesi gerekmektedir. Tartışmanın birinci boyutu hukuki boyuttur ve tartışmanın “zâhiri” (görünen) yönüne işaret etmektedir. İkinci boyut ise siyaseten hedeflenen boyutudur ve o da tartışmanın “bâtıni" (gizlenen)  yönüne işaret etmektedir. Kanaatimizce tartışmanın bu “zâhiri” boyutunun “bâtıni” boyutun alt yapısını oluşturmaya yönelik bir amacı vardır.  Şimdi önce bu konuyu hukuki açıdan sonra da siyasi açıdan değerlendirmeye çalışalım.

 

Tartışmanın Zâhiri Olan Hukuki Boyutu

 

            AİHM’in Demirtaş’ın tutukluluğuyla ilgili olarak verdiği hak ihlali ve tahliye edilmesi gerektiği yönündeki kararların isabeti hakkında gerçek anlamda sağlıklı bir yorum yapabilmek için dosyaya vakıf olmak gerekmektedir. Dosya içeriğini bilmeden yapılan her yorum hatalı olacaktır. Ancak konu hakkındaki haberlerden, yargı sisteminin işleyiş biçiminden ve bu tip toplumu ilgilendiren konularda siyasi iktidarın ve medyanın genel yaklaşımını göz önüne alarak birtakım fikirlere sahip olabilmekteyiz.

 

            Bu hukuki boyut meselesinin de iki ayrı yönü bulunmakta. İlki Demirtaş’ın tutukluluğunun hukuka uygun olup olmaması. İkinci yönü de AİHM kararının bağlayıcı olup olmaması.

 

            İkinci yönünden başlayacak olursak AİHM kararları hem devlet için hem de mahkemeler için bağlayıcıdır. AİHM kararları hoşumuza gitmese bile bu kararları uygulamak zorundayız. Bu kararların uygulanmaması ayrıca hukuka aykırılık teşkil eder. Cumhurbaşkanı, AİHM kararını eleştirirken “iç hukuk yollarının tüketilmediğinden” bahsetmişti. Görünen o ki danışmanları Sayın Cumhurbaşkanı’nı fena halde yanıltıyorlar. Çünkü Anayasa Mahkemesi hem 21 Aralık 2017 tarihinde hem de 9 Haziran 2020 tarihinde Demirtaş’ın uzun tutukluluğunu hak ihlali olarak kabul eden kararlar vermişti. Her iki karar da siyasi iktidarın baskısı nedeniyle uygulanmadı. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı’nın “iç hukuk yolları tüketilmemiştir” iddiası yerinde değildir.

 

            Konunun birinci yönüne dönecek olursak; Selahattin Demirtaş’ın neden tutuklu olduğuyla alakalı net bir gerekçe bulunmadığını görmekteyiz. Kanaatimizce, Demirtaş hakkında tutuklama kararı veren hâkimler de neden tutukluluk yönünde karar verdiklerini bilmiyorlar!

 

            Demirtaş hakkındaki iddialar ‘terör örgütü yöneticiliği’, ‘terör örgütü propagandası yapmak’, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet’, ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’, ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’, ‘suç işlemeye tahrik’ ve ‘suçu ve suçluyu övme’. Ancak Demirtaş’ın bu suçları işlediğine dair dosyada “somut” delil olmadığı dile getiriliyor. Zaten gerek Anayasa Mahkemesi’nin gerek AİHM’in hak ihlali kararı vermeleri bu yüzden.

            Peki, madem somut delil yok o halde Demirtaş neden tutuklandı ve hem Anayasa Mahkemesi hem de AİHM Demirtaş için “hak ihlali” kararı vermiş olmalarına rağmen neden hala tahliye edilmiyor? Bu sorunun cevabı tamamen siyasi, o nedenle cevabı aşağıda arayacağız.

 

Tartışmanın Bâtıni Olan Siyasi Boyutu

 

            Şubat 1999’da PKK elebaşı Öcalan Kenya’da “paketlenip” Türkiye’ye getirildiği zaman dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in şu açıklaması dikkat çekmişti; “Öcalan'ı bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim!” Öcalan hakkında idam kararı verildikten sonra dönemin iktidar ortağı MHP’nin örtülü desteğiyle idam cezasının kaldırılması manidardır. Hâlbuki MHP’nin 1999 seçimlerinde oy patlaması yapmasının iki sebebi vardı; İlki o günlerde ciddi bir tartışma konusu olan başörtüsü sorununun MHP tarafından çözüme kavuşturulacağına inanılması; ikincisi de milletin Öcalan’ın asılıp bu beladan ebediyen kurtulma isteğiydi. MHP seçmenine her iki konuda da ihanet etti! Peki, ne uğruna?

 

            Öcalan’ın yakalanmasından sonra şöyle bir iddia gündeme getirilmişti; Öcalan bir gün serbest bırakılacak ve Kürtlerin “Nelson Mandela”sı yapılacak. Bu söylenti ortaya çıktıktan sonra açılım sürecinin başlaması ve Ak Partili pek çok ismin açılım sürecinde adeta birbirleriyle yarışırcasına Öcalan güzellemeleri yapmaları bu iddianın doğru olma ihtimalini güçlendiriyor. Hatırlarsınız, o günlerde Beşir Atalay “Beğenseniz de beğenmeseniz de Öcalan Kürtlerin lideridir” sözüyle kapıyı açarken, Sadullah Ergin “Öcalan Türkiye’nin ve bölgenin reel politiğini daha iyi değerlendiriyor” diyerek vites yükseltiyordu. Yasin Aktay “Sürecin en önemli aktörlerinden olan Öcalan’ın talepleri normaldir, meşrudur” diye konuya dâhil olurken Yalçın Akdoğan “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti var” diyerek Öcalan’ı övme yarışında bayraktarlık yapıyordu. İktidar yanlısı gazetecilerin ifadelerini buraya aktarmayı gereksiz görüyorum. Hilal Kaplan’ın, Mehmet Metiner’in ve isimlerini yazmayı gereksiz gördüğüm diğer pek çoğunun neler söylediklerini siz zaten hatırlıyorsunuz.

 

            Öcalan için kapalı kapılar ardında kariyer planı yapanlar iki duvara toslayarak bu planlarını hayata geçiremeyeceklerini gördüler. Tosladıkları birinci duvar Öcalan’ın eli kanlı bir katil olduğu ve toplumun şuur altından bu imajın silinemeyeceği realitesiydi. İkinci duvar ise Öcalan’ın sosyalist ezberlerden başka birikimi olmayan vizyonsuz biri olmasıydı.

 

            İşte bugün Demirtaş’ın aslında tutuklanmasını gerektiren bir neden olmamasına rağmen tutuklu olması ve mahkeme kararlarına rağmen hukuka aykırı olarak tutukluluğun devam ettiriliyor olması gösteriyor ki Türkiye’nin siyaset mühendisleri dün Öcalan’la başaramadıkları “Kürtlerin Nelson Mandela’sı”  projesini yakın gelecekte Demirtaş’la gerçekleştirmek istiyorlar. Demirtaş’ın 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı sürpriz oy onu HDP eş başkanlığından daha yukarıya Kürtlerin “doğal ve ruhani lideri” (!) pozisyonuna terfi ettirecek gibi görünüyor.

 

Büyük Ortadoğu Projesi’nin hala yürürlükte olduğunu ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın da hala -kendi ifadesiyle- “BOP’un eşbaşkanı” olduğunu göz önüne alacak olursak; bugün Demirtaş’ın tahliye edilmemesi için her şeyi yapan Sayın Cumhurbaşkanı da, durup dururken “HDP kapatılsın” açıklaması yapan Bahçeli de, devlet içindeki etkin bir ekibin kabinedeki temsilcisi olan İçişleri Bakanı da Demirtaş’ı Kürtlerin liderliğine hazırlayan plan için çalışıyorlar.

 

 

Öyle görünüyor ki, yakın gelecekte Demirtaş’ı “haksızlığa uğramış, suçsuz yere yıllarca cezaevinde kalmış ama buna rağmen mücadelesini devam ettirmiş biri” (!) sıfatıyla tahliye edecekler ve Kürtlerin yeni doğal lideri yapacaklar. Kürtler adına Demirtaş karar verecek, Kürtlerin sevk edilmek istendiği yere onları Demirtaş sevk edecek. Demirtaş’ın ağzından çıkan söz bütün Kürtler adına söylenmiş olacak.

 

Tam da burada asıl sorulması gereken soruyu sormak lazım. Kürtlere yeni bir lider bulduktan sonra ne olacak? Liderlerine kavuşan Kürtler bu yeni liderleriyle hangi amaca yönlendirilecek? Kısaca, bundan sonra sıra hangi projeye gelecek? Bu sorular için de cevabım hazır ama bu cevabı ne yazmaya kalemim ne de söylemeye de dilim varmıyor.