IMG-LOGO
Seyahat ve Hatıra

İpe Asılan Yüreğim

08 12 2020

Gecenin karanlığı düşmüş, sessizlik ve annemin gözyaşları. O gün akşam babam yine eve gelmedi. Ben beş yaşımdaydım. Küçük kardeşim dört yaşında… Tarhana çorbasına ekmeğimizi doğrayıp yedik. Sofrayı kaldırdıktan sonra ben kardeşimi uyuttum, usulca yanına kıvrıldım. Annem “Kalk Sevil’im, babanı aramaya gideceğiz,” dedi. Hemen kalktım. “Anne gece karanlıktan korkarız nasıl gideceğiz,” dedim. “Korkma iki sokak ötede. Yaz günü insanlar dışarıdalar” dedi.

Çoraplarımı elime aldım, gece karanlığında düştük yola. Çoraplarımı giyemedim elimde kaldı. Bursa’nın dar sokaklarını dolaşarak bir kapının önünde durduk. Annem zile bastı, bir kadın çıktı,

Annem:

-“Bu evde kiracınız var mı?” diye sordu.

Kadın:

-“Evet, yeni bir kiracım var, astsubay, yeni evliymiş,” dedi.

Annem bu sözleri duyunca ağlamaya başladı, o benim kocam diyebildi sadece. “Ev hangisi?” dedi annem. Kadın “işte burası” diye zile basıverdi. Kapıyı babam açtı, beni ve annemi karşısında görünce şaşırdı. “Siz beni nasıl buldunuz?” dedi. Ben içeriye girdim, olanlar sanki bir film gibiydi ben de seyirci… Yerde kola, soda şişeleri, konserve kutuları ve karşımda gecelikle o kadın… Bir yandan tartışmalar, bir yandan annemin gözyaşları, elimde hâlâ giyemediğim çorabım ve içime düşen acı çocuk aklıma büyük gelmişti. Ömrümün sonuna kadar bana iz bırakan bir geceydi. O geceyi hiç unutmadım. İşte o gün gece ben sadece çorabımı kaybetmedim; babamı, aile ocağımı, oyuncaklarımı, çikolatamı kaybettim.

O günden sonra ben her şeye olan inancımı kaybettim, güvenmeyi kaybettim, çaresizliği öğrendim, aç kalmayı, açıkta kalmayı öğrendim, o günden bu güne kırk yıl geçmişse de ben neden doğduğumu öğrenemedim. Sorgularım ne hayatla bitti ne kendimle. Bazen diyorum ki kader alnımıza böyle yazmış, belki de astsubay kızı olarak büyüseydim, şımarık olsaydım, ekmeğin fiyatını bilmeseydim, hayata hazır olmadan mı büyürdüm, yoksa böyle zor yaşayıp, ayaklarım yere sağlam basarak, her bir şeyin farkına vararak mı yaşamak iyiydi, bilmiyorum ki…

Birini yaşarken diğerini sorgulayamam ki! Bildiğim tek doğru annemin bize dürüstlüğü, insan olmayı, yalan söylememeyi, helâli, haramı en önemlisi kanaatkâr olmayı öğrettiği gerçeğiydi. Babam biraz daha ileri giderek, o kadını evimize getirdi, üstelik kadın hamileydi. Annem de hamileydi. Babam sizin halanız dedi bize. Kardeşimin aklı ermiyordu da ben babamın bana yalan söylediğini biliyordum. O kadın yukarıda, biz aşağıda oturmaya başladık. Annem, çilekeş annem sevdiği insanı başka bir kadınla paylaşacak kadar asildi ama yüreğine düşen acıyı da bana sarılarak gidermeye çalışıyordu. Annem babama bu böyle olmaz, tayinini iste gidelim buralardan dediyse de babam kabul etmedi, evde hiç de hoş olmayan günler yaşadık. Bir keresinde babam beni kucağına alıp severken o kadın kıyameti kopardı. Mademki senin eşin, çocukların vardı beni niye getirdin, dedi. Babam sen de benim evli olduğumu biliyordun neden geldin dedi. Bu kısır döngü ve seviyesiz tartışmalar beş yaşımdaki aklıma hep büyük gelmişti. Beklenen gün de yaklaşıyordu. Hem annem hem o kadın bebek bekliyordu. Evde ciddi kavgalar oluyordu, sonunda annemin canı yanıyordu. O haliyle askeri hastanede en küçük kardeşimi dünyaya getirdi. Doktorlar annemin yediği dayaktan bebeğinde bazı yerlerin mor olduğunu söylemişti ama annem babamı utandırmamak için düştüm demişti.

 

 Aynı evin içinde bu sefer de o kadın gecenin bir yarısında sancılandı. Askeri hastaneye gidemediği için evde doğum yapacaktı ama ebe yoktu. Annem komşulara koşup ebe buldu geldi. Anneme komşular neden ebe buluyorsun bırak ne yaparsa yapsın dediler ama annemin, “Günah, çocuğun ne suçu var” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Annem artık birlikte yaşanamayacağını anladığı için memleketten dedemi çağırdı. Anadolu kadını öyle tek başına yollara düşemezdi. Telli duvaklı gelin çıktığı eve geri dönmek için dedemi çağırdı. Dedem geldi, annemi ve biz üç kız kardeşi yanına aldı, memlekete, dede ocağına döndük. Dönüş o dönüş. Kendimle kavgamın başladığı günler, var olduğum, hayat bende varım dediğim günler, arkadaşlarımın babalarını kıskandığım günler, bayramsız günler, asiliğimi kazandığım günler…

Ben bunların hesabını sorarım demiştim. Yıllar sonra babamla karşılaşınca sordum, “Neden böyle yaptın baba dedim, mademki birbirinizi severek evlendiniz sen neden on iki yıl sonra başka kadın buldun!” dedim. “Kader” dedi. “Cahillik” dedi, “hata” dedi. “Ben de istemezdim yuvam yıkılsın, sizleri öksüz koymak ama oldu bir kere.” Evet, olmuştu bir kere. Annem babamı işinden attırmıştı. Babam işsiz güçsüz o kadınla hiç de mutlu olamadı. Yıllarca kendi başına orada burada yaşadı, bize de dönemedi, hem kendi hayatını hem de bizim hayatımızı mahvetmişti. “Baba sen bencillik etmişsin, bizler olmasaydık seni anlardım belki, yıllar sonra anlaşamadınız, şimdiki gençlerin deyimiyle, ruh ikizin değildi, tenin uyuşmadı filan gibi ama biz üç kardeş varken senin başka kadın bulman tam anlamıyla bencilliktir” dedim. “İnsan anne ya da baba olunca sorumluluk duyar. Hâlbuki sen bencillik edip bizi hayatından çıkardın,” dedim. Başını öne eğdi, “haklısın kızım” dedi. “Annenizin hakkını ödeyemem, her şeye rağmen bir daha evlenmedi, sizlere hem ana oldu hem baba. Benim şimdi tek isteğim var annenle görüşüp helallik almak, ondan sonra ölürsem öleyim,” dedi.

Bu son cümleleri evvelki yıl, ölmeden üç ay önce söylemişti. Memlekete gelince beni çağırmış, her zaman inat ederdim ama bu sefer ziyarete gittiğimde söylemişti. Annem benim yanımda yaşıyor, babamın bana söylediklerini anneme söyledim. “Anne dedim, babam senden helallik istiyor. İkiniz bir görüşecekmişsiniz”. Annem, başını dikti, “Alnımın akıyla evlendim alnımın akıyla ayrıldım, kader böyleymiş, ben babanla görüşmem ama gidin söyleyin, BEN ONA HAKKIMI HELAL EDİYORUM”. Ben orada koptum, babamın kanından canından olan ben babama hakkımı helal etmezken annem babamı affetmiş, üstelik de hakkını helal etmişti. Ertesi gün babama gittim. Annemin söylediklerini babama aktardım, başını öne eğdi, zor nefes alıyordu. Geçirdiği bir yığın kalp ameliyatından sonra hap kullanıyordu, cebinden dil hapını ağzına aldı, “sağol kızım” dedi. “Ben kalkayım artık, işim var,” dedim. “Biraz daha kalsan biraz daha bakayım” dedi. Elinden gelse, beni bağrına basıp hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı ama benim vereceğim tepkiden çekindiği için gözümün içine içine bakarak, yine gel kızım dedi. İşte son görüşüm bu oldu.

Üç ay kadar bir süre sonra, bir telefon geldi, halamın oğlu arıyordu. “Abla” dedi, “dayıma araba çarpmış, ölmüş”. Telefonu kapattım, o an ne düşüneceğimi bilemedim. Ne üzülebiliyordum ne de sevinebiliyordum. Tarifi mümkün olmayan bir acı düştü içime. Ölen benim babamdı ama hiç babalık yapmamıştı. Ölüm neydi ki benim için? Onca acıyı yaşamış biri olarak, ölüm beni yıkar mıydı? Yıkmadı ama o morgdaki hali hiç gözümün önünden gitmedi. “İşte her şey bitti, ben hatalarımın bedelinde yaşayıp sonunda da öldüm,” der gibiydi. “Yaşamam için bütün sebeplerimi kaybettim, şimdi bana en çok ölüm yakışır kızım,” der gibi bakıyordu. Ölüm kimseye yakışmazdı, babama da yakışmadı. Boynunu bükmüş öylece yatıyordu. Sırtımı dayayamadığım o koskoca gövde bir tabutun içinde, sessizce yatıyordu. Hakkımı helal etmedim ama dua ettim. Kim olursa olsun, ne olursa olsun ölen bir insanın sadece duaya ihtiyacı vardır. Hesaplar öteki tarafta zaten verilir. Babamı ambulansla Bursa’dan getirip, evlat olmanın bütün sorumluluklarını yerine getirdik.

 

 Bu yıl mezarını yaptırdık, ben yazmayı çok severim ya mezar taşına bir şeyler yazdıracaktım, vazgeçtim. Şimdi artık bütün sorguları Allah’a kalmıştı. Bir de ben taşa bir şeyler yazıp azap etmek istemedim. Geçen bayram mezarına gitmedim, belki bu bayram giderim. Mezardan geldikten sonra kafamı toplayamıyorum. Nerde ne var hepsi beynime üşüşüyor, sorularımın yanıtını veremiyorum. Annem ve iki kardeşim hâlâ babamın yaptığı hatanın bedelini öderken ben hiç bir şey olmamış gibi kavgamdan vazgeçemiyorum. Geçen Ramazan Bayramında ortanca kardeşim geldi, ikimiz sarıldık, ağladık. Dört yıldır Kıbrıs’taydı. Babam öldüğünde de gelmedi, benim babam çoktan öldü, dedi. Dedi de demesine oturup babamdan, annemden bahsedince çok ağladı çok. Anladım ki kardeşlerimdeki babasızlığın bıraktığı acı benimkinden daha fazla çünkü ben paylaşıyorum, konuşuyorum, yazıyorum.

Kardeşlerim konuşmadıkça, paylaşmadıkça onlara düşen babasızlık acısı daha da büyüyor. Annem bağrına taş basarak, babam hatalarının bedelinde, kardeşlerimle ben de, HAYAT BİZİ UNUTMA BİZDE VARIZ diyerek yaşadık, yaşıyoruz. Herkesin yüreğinde yaşattığı acı başka başka. Belki de bizim yaşadığımız acıdan daha fazla ama ben beş, diğeri dört, küçüğü bir yaşında olan çocuklara babasızlığın ne olduğunu sormayın.

Bizim için babasızlık, YANARDAĞ İÇİNDE PATLAMAYA HAZIR ATEŞ gibi. Kim dokunursa yanar ama ilk önce bizi yakıyor. Yana yakıla, söküle dikile bu günlere geldik. Ben hâlâ kaybettiğim çorabımı arıyorum. Aslında aradığım tabi ki çorap değil, çıplak kalan yüreğime BABA SEVGİSİ. Hâlâ bulamadım, biliyor musunuz? Hani şöyle sağlam duran, başımı omuzuna yaslayabileceğim, kendimi güvende hissedeceğim, ağzımı doldura doldura bir “baba” diyebileceğim, kolayca sırtımı dönebileceğim bir babam yok. Anlaşılan bu ateşle yaşayıp bu ateşle öleceğim.

Nüfus cüzdanım çok kimlikli; anama dert ortağı, kardeşlerime hem baba hem abla, kendime baba oldum. Gülmeyin, insan nasıl kendine baba olur diye. Ben kendime baba oldum ama biraz geç oldum. Yüreğime açılan yaraları sara sara, direnmek neymiş, hayata sıkı sıkı sarılmak neymiş öğrendim. En ince yerimden kopmamak için kalemime sarıldım. Bir harfin arkasına düştüm, tutundum kelimelerin eline. Uzaklaştım öksüz yüreğimden. Sadece ipte asılı tek çorap görünce, hemen yüreğim koşup gidip tek çorabın yanına eş oluyor…