IMG-LOGO
Röportaj

Yavuz Bülent Bâkiler ile Türkçemiz Hakkında

05 12 2020

Oğuz Çetinoğlu: Bunların kafasında ve gönlünde ne bilim, ne teknolojiden eser yok. cümlesinde çarpıklık görüyor musunuz? Nasıl olmalıydı, neden?

Yavuz Bülent Bâkiler:Çarpıklık ne demek? Bu, cinlerin çarptığı bir cümle! Türkçede böyle bir cümle olmaz! Veya bir Türk böyle cümlelerle konuşamaz ve yazamaz! Çünkü:

Türkçede bir cümle “ne” bağlacı ile başlarsa, cümle, olumlu bir kelime ile biter. Birkaç örnek vermeme müsaade ediniz. Biz, Türkçe konuşurken: “Ne annem, ne de babam gelmediler!” demeyiz. “Annem, babam gelmediler” deriz. Ama cümlenin başına “ne” bağlacı koyacaksak o zaman: “Ne annem, ne de babam geldi…” diye konuşur ve yazarız. Aynı şekilde, “Ne sabah, ne akşam acıkmıyorum” veya “Ne Türk liram, ne de Amerikan dolarım yok!” denilmez. “Ne sabah, ne akşam acıkıyorum” veya “Ne Türk liram, ne de Amerikan dolarım var!” denilir. İlh…

Çetinoğlu: Devrik cümle kullanmadan edebiyat yapılamaz mı?

Bâkiler: Devrik cümle bizim konuşma dilimizde vardır ama yazı dilimizde yoktur. Mesela biz, konuşurken: “Bekledim ben bugün vapur iskelesinde seni” veya “Başladı yağmurlu günler İstanbul’da yavaş yavaş artık” diyebiliriz. Ama yazarken “Seni, bugün vapur iskelesinde bekledim” veya “İstanbul’da, yağmurlu günler, artık yavaş yavaş başladı” deriz.

Ben şahsen, devrik cümlelerle yazılmış bir metin okurken, kendimi, nadasa bırakılmış bir tarlada yürüyormuşum gibi yorgun hissediyorum. Cümleleri dönüp dönüp tekrar okuyorum. O bakımdan ben, devrik cümlelerle uzayan metinleri sevmiyorum. Bir yazıya tabiîlik vermek için, zaman zaman devrik cümleler olabilir. Ama baştan sona kadar, paldır-küldür devrik cümlelerle karşımıza çıkan kimseleri, doğrusu sevmiyorum.

Çetinoğlu: Günümüzde bilhassa bâzı gazete yazarlarının modalaştırdığı bir tâbir var: ‘Linç edilmek’… Eskiden beri mâlûmumuz olan bu tâbir şimdilerde yeni bir kullanış şekli kazandı: ‘Beni Linç ettiler’, ‘Linç edildim’, ‘Filânca san’atkâr Münbiç Harekâtını desteklediği için linç edildi’ gibi… Acabâ böyle bir kullanış isâbetli midir?

Bâkiler:Bu kullanış, ilk bakışta tuhaf geliyor. Çünkü “linç”, bir kimsenin, anonim sayılacak kadar geniş bir topluluk tarafından, ciddî bir tahkîkat yapılmadan, usûlüne uygun bir sorgu-suâle muhâtap kılınmadan, aleyhinde sağlam delîller toplanmadan ve kendisine mâsûmiyetini müdâfaa hakkı tanınmadan suçlu îlân edilip (yumruk, taş, sopa, bıçak, ateşli silâh gibi) muhtelif vâsıtalarla öldürülmesidir. Kelime, Amerikalı (Virjinyalı) Hâkim Charles Lynch’in (1736-1796) ismine izâfeten, evvelâ (1837’de) “Lynch Law” (Linç Kanûnu veya Hukuku) şeklinde kullanılmıştır. Bu hâkim, Amerikan İhtilâli esnâsında, başında bulunduğu mahkemede, İngiliz tarafdârı olanları, üstünkörü bir muhâkemeyle suçlu îlân edip cezâlandırıyordu.

Kelimenin bu aslî mânâsına göre bir kimsenin “beni linç ettiler” demesi tabiî ki imkânsızdır. Zîrâ linç edilmiş birisi, Gayb Âleminden yeryüzü insanlarına hitâb ederek “beni linç ettiler” diyemez!

Şu var ki zaman içinde, bilhassa “sosyal medya” sâyesinde, kelime, mecâzî bir mânâyla kullanılmaya başlamıştır. Bu mânâda, daha açık bir ifâdeyle, “medyatik linç” denmektedir. Bu tâbirle kasdedilen, bir sosyal medya kampanyasıyla herhangi bir şahsın îtibârını yok etmek, onu tamâmen gözden düşürmektir. Bu çerçevede, “linç edildim” demek, aleyhimdeki bir sosyal medya kampanyasıyle beni bitirdiler, îtibârımı sıfıra indirdiler demektir ve böyle bir kullanış, herhalde yanlış olmaz…

Çetinoğlu: Şarkı sözü yazarı’ ne menem bir iştir? Şarkılarında kullandıkları sözlerin sanat değeri taşımadığını bildikleri için mi, ‘güfte’ diyemiyorlar?

Bâkiler: Güfte, Farsça asıllı bir kelimedir. Bir mûsıkî eserinin söz kısmıdır. Yâni bir şiirin tamamı veya bir kısmı bestelenince, biz ona “güfte”diyoruz.

Dünün bestekârları, beğendikleri şiirin bir bölümünü ele alarak onu besteliyorlardı. Yâni dünün güfteleri beğenilen, bilinen şiirler arasından seçiliyorlardı.

Şimdi durum çok farklı, bestekârlarımız, ya eşin dostun tavsiyelerine uyarak beste yapıyorlar veya kendi yazdıklarını besteliyorlar. Bu bakımdan ortaya “şarkı sözü yazarları” dökülmeye başladı. Bu şarkı sözü yazan kimseler, şiiri ciddî ölçüler içinde ele alan, iyi şiir yazan, şiirden anlayan kişiler değillerdir. İşte bunlara “şarkı sözü yazarı” deniliyor.

Ben o kişilerin bestelenmiş şarkı sözlerini zaman zaman okuyor ve dinliyorum. Gerçekten şiir adına utanıyorum.

Bir sokak külhanbeyinden “beyefendi”veya bütün edep duygusunu kaybetmiş bir fahişeden “hanımefendi”diye bahsetmek, nasıl bir köksüzlüğün, bir seviyesizliğin belirtisi ise, bazı türkülerimizin ve şarkılarımızın “sözleri” de, aynı seviyesizliğin bir tezâhürüdürler. (Bunlara “güfte” demeye insanın dili varmıyor…) Meselâ “söz yazarlığı”na kalkışan İbrahim Tatlıses’in bir türküsü…Tatlıses’in sesine hiçbir diyeceğim yok! Mükemmel, muhteşem bir ses! Ama bestelediği bir türkünün sözleri, kötünün de ötesinde kötü, bir zavallılık, utandıracak derecede bir zavallılık örneği:

Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Yıllardır bir özlemdi
Yanıp durdu bağrımda
Tam ümidi kesmişken
Onu gördüm karşımda

Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri
Mavi mavi masmavi
Gözleri boncuk mavi
Bir gördüm âşık oldum
Bu gelen kimin yâri”

Son yıllarda, bazı türkülerimizin ve şarkılarımızın sözleri, Türkçemizdeki büyük çöküntüyü ortaya koyması bakımından çok üzüntü verici bir durumdur.

“Miyav! Miyav!” veya “sağlam” mânâsında “kavi” der gibi “Mavi! Mavi!” diye sayıklayan bir türkü sözü yazarına, on üzerinden değil, ancak bin üzerinden bir veriyorum!

Çetinoğlu: Mutluluğu nerede ararsınız’ sorusuna, ‘Mutluluk aramakla bulunabilecek bir meta değildir’ şeklindeki cevabı tahlil eder misiniz?

Bâkiler: Gerçekten de öyle. Mutluluk, daha doğrusu saâdet, aramakla bulunacak, hele hele satın alınacak bir metâ değildir; elle tutulur, gözle görülür bir nesne değildir. O, bir güzel duygudur. Bir hâdiseden sonra, kendiliğinden çıkar gider veya kendiliğinden gelir. Bir tek vak’a, bir tek cümle, bir tek haber, hatta bir tek kelime… insanı çok sevindirdiği, huzura kavuşturduğu gibi çok üzebilir, çok ağlatabilir, çok elsiz-ayaksız bırakabilir. Doğrusu biz, saâdetin ne zaman geleceğini, ne zaman başını alıp gideceğini pek bilemeyiz.

Meta’ mal, eşya, gibi elle tutulup gözle görülebilen maddî varlıklar için kullanılır. “Mutluluk” elle tutulmayan gözle görülmeyen eskilerin tâbiriyle “mücerred” yenilerin deyimişle “soyut” bir kavramdır. Bu cümleyi kuran, “meta” kelimesinin mânâsını bilmiyor.

Çetinoğlu: ‘…’ Tırnak içerisindeki cümle bittikten sonra (.) (nokta) koymak ve sonraki kelimeyi büyük harfle başlatmak gerekir mi? Örnek cümle: Bana dedi ki: ‘Sen bu işi bilmiyorsun.’ Kendisine cevap verdim: ‘Doğrusunu sen söyler misin?’ Söyleyince hatâmı anladım.

Bâkiler:Evvelâ şu hususu belirteyim: Türkçemizde, cümle sonlarına mutlaka bir nokta konur ve noktadan sonra yeni cümleye mutlaka büyük harfle başlanır. Alfabe ağalığına son vermek, bu yüzden, cümle başlarını büyük harfle yazmayarak “harfler arasındaki eşitliği korumak”isteyen “muhteşem” yaratılışlı kimseler biliyorum! Ben, o insanların arasında değilim! Ben, her cümlenin sonuna bir nokta koyan ve her noktadan sonra, yeni cümleye büyük harfle başlayan, “alfabe ağaları”ndan biriyim!

Asıl soruya gelince, esâs cümle içinde tırnakla nakledilen bir başka cümle yer alıyor ve esâs cümle tırnaktan sonra da devâm ediyorsa, tırnak içindeki cümlenin sonuna nokta (veya nidâ, istifhâm işâretleri) konur ve tırnaktan sonra küçük harfle devâm edilir. Meselâ sorunuzdaki cümleyi biraz değiştirerek bu kaideyi ona tatbîk edersek, onu şu sûretle yazarız:

“Bana: ‘- Sen bu işi bilmiyorsun!’ deyince, kendisine: ‘Pekâlâ! Doğrusunu sen söyler misin?’ şeklinde mukabele ettim.”

Çetinoğlu: Aşağıdaki yazılışlardan hangisi doğru? Neden?

- Sultanahmet Camisi / Sultanahmet Camii,

 

-Tevazusu / tevazuu

 

-Mısrası / mısraı, 

 

-Eski Eskişehir Valisi  / Eskişehir ilimizin eski valisi

 

-Eski Bayındırlık Bakanı Sayın X  / Bayındırlık eski bakanı Sayın X 

 

-Necip Fâzıl Kısakürek’in ‘Sakarya’ şiirinde… /  Necip Fâzıl Kısakürek’in ‘Sakarya’ başlıklı

şiirinde…

 

-Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat’ında…  / Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat isimli eserinde…

 

-Gülfem Sokak / Gülfem Sokağı…

 

Bâkiler: Sultanahmet Camisi değil, Sultanahmet Camii.

Tevazusu değil, tevazuu.

Mısrası değil, mısraı.

Eski Eskişehir Valisi değil, Eskişehir ilimizin eski valisi.

Eski Bayındırlık Bakanı değil, Bayındırlık eski bakanı demek lâzım.

Gülfem Sokak ifadesi yanlıştır. Gülfem Sokağı diye yazmalıyız.

Bu misâllerdeki gibi, Resmî Dilde tereddî ve alafrangalık almış başını gidiyor!

Nihal Atsız, galiba 1950 yılında çıkardığı ORKUN dergisinde ikaz etmişti: “Kapı numaralarından önce No. dememeliyiz, Nu demeliyiz” diye dikkat çekmişti veya okuyucularını uyarmıştı. Ben de 1950 yılından beri bir defa olsun “No” demedim. Hep “Nu” diye yazdım. Konuşurken “Numara” diyoruz. Yazarken, bir Fransız gibi, neden “No” diyelim?

Yalnız Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya başlıklı şiiriyle Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat isimli eseri çok meşhurdur. Bu bakımdan biz, konuşmalarımızda ve yazılarımızda; Necip Fazıl Kısakürek’in Sakarya şiirinde veya Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat’ında da diyoruz. Bence bu beyanlar da yanlış değildir. Yani biz, Mehmet Âkif’in Safahat’ı dediğimiz zaman, kimse, Mehmet Âkif’in hayatındaki safhalardan bahsettiğimizi düşünmüyor. Herkesin aklına, sadece O’nun Safahat isimli eseri geliyor.

Necip Nazıl Kısakürek’in Sakarya şiiri dediğimiz zaman da herkes anlıyor ki, biz O’nun Sakarya başlıklı şiiri hakkında konuşacağız.

 

Çetinoğlu: Bağdat Cadde’ denilmezken; nasıl oluyor da, ‘Bağdat Sokağı’ yerine  ‘Bağdat Sokak’ denilebiliyor? (Bu tür çarpıklıkları, belediyelerin koyduğu sokak ismi tabelalarında da görmek mümkün)

 

Bâkiler:“Bağdat Sokağı” yerine “Bağdat Sokak” demek, yanlış olmasına rağmen, belki de insanların kolayına gidiyor. Bağdat Caddesi söyleyişinde ise böyle bir kolaylık yok gibi… “Sokağı” yerine sokak demek, oradaki üç heceyi iki heceye indirmek kolay. Ama o kolaylık üç heceli “caddesi” kelimesinde yok. Yâni “sokağı” yerine “sokak” denmesi, Türkçenin mantığına göre yapılmış bir tercih değil.

Şu var ki bazı belediyelerimiz, yakın bir gelecekte, levhalarını “BAĞDATSAL CADDE” diye değiştirebilirler!

 

Çetinoğlu: Neden ‘Ev atıkları’ değil de ‘Evsel atıklar’? Bu iş sonunda ‘Sanayisel atıksallıklarsaçmasallıklarına kadar uzanabilir mi?

 

Bâkiler: Elbette uzanabilir. Benim bu değişiklikten hiçbir şüphem yok. Neden yok? Söyleyeyim: Ben 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum. 1955 yılında, Fakültemizin hemen yanı başında bir “SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ” vardı.

1955 yılında “-sAl” eki, sadece siyâset veya siyâsî kelimesinin kuyruğunda bulunuyordu. Belki başka kelimelerde de vardı da ben bilmiyordum. Sonra, birdenbire çoğaldı. Birtakım kimseler, Arapça-Farsça kelimeleri Türkçeleştirmek için, derhâl onların arkasına Latinceden aldıkları bir                     “-sel” veya “-sal” ekini yapıştırdılar. Ve böylece o kelimeleri Öztürkçe yaptıklarını sandılar. Mesela: Tarih, şiir, asker, siyaset… kelimeleri Arapça mıdır? Yapıştırırsınız onların arkasına Latinceden veya Fransızcadan aldığınız bir “-sAl”, “-Al”ekini;onları “tarihsel, şiirsel, askersel, siyasal…” yapar, hemen Öztürkçe kelimeler elde edersiniz!

Ferman, günah, hasta, künde… kelimeleri Farsça mıdır? Ne gam: “Fermansal, günahsal, hastasal, kündesel…” der, bir çırpıda onları da “Öztürkçe”leştirirsiniz!

1955 yılında, bir-iki “selli-sallı” kelime vardı. Elli yıl sonra karşımıza yüzlerce “selli-sallı” kelime dikildi.

Dilin millet hayatındaki ehemmiyetini bilmeyenler, Fransızcadan devşirme bu “-sAl”, “-Al”,                         “-Ul”, “-Il”, “-l” eklerini kullana kullana, elli yıl, yüz yıl sonra, Türkçeyi iyice tanınmaz hâle getireceklerdir! Bir ilim adamımızın söylediği gibi: “Türkçe sal’a bindirilmiş, sel’e verilmiştir!”

Ben şahsen, bu “-sel / -sal” eklerinden nefret ediyorum. Birçok kimsenin, ya cehâlet yüzünden veya Batı karşısında tam bir aşağılık duygusu içinde bulunduğu için selli-sallı kelimelerle konuştuklarını görüyorum.

Bozulma, önce devlet kuruluşlarında başlıyor, sonra vatandaşlara geçiyor. İstanbul’da şuraya-buraya gidip gelmek için, zaman zaman vapurlara biniyorum. Hareketten biraz sonra, teybe alınmış bir sesle yolcuların dikkati çekiliyor. Çeşitli uyarılardan sonra: “Çevresel temizliğe dikkat ediniz!” deniliyor. Ne demektir “çevresel temizlik”? Bunun doğrusu ve Türkçesi, “çevre temizliği”dir. Ama bakın devlet ulaştırma vasıtalarında bile Türkçe katlediliyor. Hastahanelerde görüyorum. Bazı kovaların veya plastik bidonların üzerinde: “Evsel atık” yazılı. Düşünüyorum: Hastahane ev değildir. O zaman hastanelerimiz için ayrılan bidonların üzerine de: “Hastahanesel atık” diye yazmak gerekecek! Çok büyük bir bilgisizlik ve aptallık örneği! Hâlbuki bu gibi barbarca uydurmalar yerine “ev atıkları” demek kâfi ve çok daha güzeldir! Benzeri şekilde “fabrika atıkları”, “zehirli atıklar”, “kimyevî atıklar”, “tıbbî atıklar” demek lâzımdır.

Nedir bütün bu alafrangalıklar?

Spor sunucularımızdan Halit Kıvanç, bir gün bir TV programında demişti ki, “Dünyanın gezmediğim ülkesi kalmadı. Gördüm ki, en güzel vedâ kelimesi bizdedir: ‘Güle güle!’ Biz, ayrıldığımız arkadaşımıza ‘güle güle’, diyoruz. Ne kadar güzel bir kelime! Ama şimdi çocuklarımız, gençlerimiz, birbirinden ayrıldıklarında: “Hadi baaay!” veya “Baybayyy!” diyorlar…Çok yazık!

Ben de sokaklarda, caddelerde rastlıyorum. Kılık-kıyafetiyle köyden çıkıp geldiği, bir eve temizlik veya çocuklara bakmak için tutulduğu belli olan orta yaşlı bir kadın, elinden tutup caddeye çıkardığı 4-5 yaşındaki bir kız çocuğundan ayrılmak üzere olan bir kimseyi şahadet parmağıyla işaretleyerek çocuğu uyarıyor:

-                     Haydi, teyzeye baybay de, bakalım! Baybay! Baybay de!

Mehmet Âkif Ersoy, Safahat isimli eserindeki bir şiirinde diyor ki: “Pardon çıkalı, eşeklik oldu mübah!

Şimdi ben de diyorum ki: “Bu sel-sal ekleri yüzünden Türkçe konuşmak, sanki çok günah! Sanki çok günah!

Karışan-görüşen yok! Haydi atışa devam! Boylu-boslu Türkçemizi bir-iki karışlık bir cüce hâline getirinceye kadar keyfîliğe devam öyle mi?

YAVUZ BÜLENT BÂKİLER

23 Nisan 1936 tarihinde Sivas'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas, Gaziantep ve Malatya'da tamamladı. 1960'ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

Dört yıl Ankara Radyosu'nda çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Sivas'ta avukatlık mesleğini icra etti. Bir süre Başbakanlık Toprak-Tarım Reformu Müsteşarlığı'nda Hukuk Müşaviri olarak hizmet verdi.

1976-1979 yılları arasında Ankara Televizyonu'nda görev aldı. Çeşitli kültür programları hazırladı ve sundu. TRT’den Kültür Bakanlığı'na Müsteşar Yardımcısı olarak geçiş yaptı.

12 Eylül 1980 darbesinden bir süre sonra Kültür Bakanlığı Müşavirliği'ne alındı. Daha sonra da Başbakanlık Müşavirliği'ne tâyin edildi. Oradan kendi arzusuyla emekliye ayrıldı.

Çeşitli gazetelerde ve dergilerde fıkralar-makaleler yazdı. Bir süre Samanyolu Televizyon Kanalında Türk Cumhuriyetlerini anlatan ‘Bizim Türkümüz’ programını hazırladı. Aynı kanalda ‘Sözün Doğrusu’ isimli kültür programını ekranlara getirdi.

1989 yılında TRT 1 Televizyon Kanalı’na, 16 bölümden oluşan ‘Avrupa’da Türk İzleri’ isimli programın senaryosunu hazırladı. Bu eseri ile Türkiye Millî Kültür Vakfı’nın ‘1989 yılı Radyo ve Televizyonda Millî Kültürümüze Hizmet Eden Programlara Teşvik Armağanı’na layık görüldü.

Kendisine takdim edilen diğer armağanlar:

*Türk dilini şiir dünyasına taşıyıp taçlandıran çalışmalarından dolayı Atatürk Kültür merkezi’nin Şeref Üyeliği. (1999) *Türkiye Azerbaycan kültür münâsebetlerini geliştirmesi ve Azerbaycan’a yürekten bağlılığı sebebiyle Azerbaycan Ziyalılar Cemiyeti Şeref Üyeliği. (1999)

 *Azerbaycan Halk Cephesi’ tarafından Elçibey adına Türklüğe Hizmet Armağanı. (2002)

*Dünya Türklüğüne Hizmet Ödülleri: 

*Kazakistan Ahmet Yesevi Üniversitesi.

 *Türkiye Cumhuriyeti TİKA Başkanlığı.

 *Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfı.

*Türk 2000’ler Vakfı.

*Azerbaycan Dünya Genç Türk Yazarları. *Dil Gazetesi.

Edebiyat Doktor Unvanları:

*Azerbaycan Asya Üniversitesi.

 *Azerbaycan Gence Üniversitesi.

Türk Diline Hizmet Ödülü: 

*Karaman Valiliği.

 *Kombassan Holding

*Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi.

 *Türkiye Yazarlar Birliği.

*Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti.

Türk Kültürüne Hizmet Ödülleri:

*Türkiye Millî Kültür Vakfı.

 *Kayseri Aydınlar Ocağı.

 *Türk Ocakları Genel Merkezi.

*Academi Of Art And Culture Word.

*Boğaziçi Dergisi.

*Radyo Televizyon Gazetecileri Derneği.

 Fahri Hemşehrilik Ödülleri:

 *Malatya Belediye Başkanlığı.

 *Gaziantep Belediye Başkanlığı.

Diğer Ödüller:

*Yılın Edebiyatçısı Ödülü: Sivaslılar Eğitim Kültür ve Yardım Vakfı.

*Gaspıralı İsmail Bey Ödülü: Milletlerarası 4. Türk Olimpiyatı.