IMG-LOGO
Röportaj

Târih Ana Bilim Doç. Dr. Nasrullah Uzman ile Türkiye’nin Sınır Güvenliği Açısından Suriyeli Sığınmacılar Meselesi’ni Konuştuk.

21 11 2020

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’nin sınır güvenliğini yakından alâkadar eden Suriye’deki gelişmelerin evveliyatı hakkında lütfedeceğiniz kısa bir bilgi ile röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Nasrullah Uzman: Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan halk hareketleri, Mart 2011’den itibâren Suriye’ye de sirâyet etti. 40 yıldan fazla bir süredir Suriye’de iktidarı elinde bulunduran Esad yönetimi, göstericilerin reform, özgürlük ve demokrasi isteklerini karşılamak yerine; olayları kanlı bir şekilde bastırma yolunu seçti. Esad’ın bu tutumu gösterilerin savaşa dönüşmesine sebep oldu. Yüz binlerce insan yaralandı ve öldü. En az 8 milyon Suriyeli yaşadıkları bölgeleri terk etmek mecburiyetinde kaldı. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verdiği resmî rakamlara göre Mart 2019 itibarıyla 5.600.000’den fazla Suriyeli ise aralarında Türkiye’nin de bulunduğu komşu ülkelere göç etti. En büyük göçü de Türkiye aldı. Türkiye, takip ettiği “açık kapı politikası” doğrultusunda 4.000.000’dan fazla Suriyeliye kapılarını açtı; 37.000.000.000 dolar maddî yardımda bulundu. Suriyeli sığınmacılar, başta Suriye’ye sınır iller olmak üzere, Türkiye’nin her iline dağıldı. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün verdiği resmî rakamlara göre Mart 2019 itibarıyla Türkiye’de “sığınmacı” statüsündeki Suriyeli sayısı 3.600.000’den fazladır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Meseleyi Türkiye açısından değerlendirir misiniz?

Dr. Uzman: Her şeyden önce Türkiye meseleye tamamen insanî açıdan yaklaştı ve bu yaklaşımını da halen muhafaza etmektedir. Gerek Suriye’de yaşanan savaş, gerekse Suriyeli sığınmacıların “en güvenilir yer olarak” gördükleri Türkiye’ye göç etmeleri, Türkiye’nin özellikle sınır güvenliğini ciddî anlamda etkiledi. Suriyeli sığınmacılar meselesi iç politikada asayiş açısından birtakım problemlere sebebiyet verdiği gibi; dış politikada da Türkiye’ye yönelik bazı tehditleri ve tehlikeleri beraberinde getirdi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, güney komşusu Suriye Arap Cumhuriyeti ile hem kara hem de deniz sınırı vardır. 24 Temmuz 1923 târihli Lozan Barış Antlaşması ile 665,5 km olarak belirlenen Türkiye-Suriye kara sınırı Hatay’ın Türkiye’ye katılmasıyla birlikte yapılan düzenlemelerden sonra 877 km uzunluğa ulaştı. Bu sınır Türkiye’nin toplam kara sınırının yaklaşık 1/3’üne tekabül etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin komşuları arasında en uzun kara sınırını paylaştığı ülke Suriye’dir.

Türkiye-Suriye arasındaki kara sınırının çok uzun olması ve sınırın her iki tarafında da akraba ailelerin ve aşiretlerin bulunması; sınır ihlallerinin artmasına sebep olmuş; sınır ihlallerinin artması ise asayiş problemlerine ve iki ülke ilişkilerinin zaman zaman gerginleşmesine yol açmıştır.

Çetinoğlu: Türkiye-Suriye ilişkilerine kısaca göz gezdirebilir misiniz?

Dr. Uzman: Türkiye-Suriye ilişkileri, dönemlere göre inişli-çıkışlı bir seyir tâkip etmiştir. Suriye’nin Hatay üzerinde hak iddia etmesi; terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı himaye etmesi vs. gibi sebepler Türkiye ile iyi ilişkiler kurmasını engellemiştir.

Türkiye’nin çabaları neticesinde bebek katili Öcalan’ın Suriye’yi terk etmek mecbûriyetinde kalmasıyla birlikte Türkiye-Suriye ilişkileri iyi bir seyir almaya başlamıştır. Özellikle 2000’li yılların başından itibaren, olumlu yönde gelişme gösteren Türkiye-Suriye ilişkilerinin bir sonucu olarak iki ülke arasında siyasî, askerî, sosyal, kültürel ve iktisâdî alanlarda işbirliğini öngören birçok anlaşma imzalanmıştır. Öyle ki yalnızca 10 Şubat 2008-14 Aralık 2011 târihleri arasında Resmî Gazete tarandığında, iki ülke arasında imzalanan ve TBMM tarafından onaylanan toplam anlaşma, protokol, zabıt vs. sayısının 102 olduğu görülmektedir. Türkiye’nin diğer komşu ülkelerle yaptığı anlaşmalarla mukayese edildiğinde bu rakamın çok yüksek olduğu görülecektir. Yine aynı dönemde, iyi ilişkilerin bir diğer sonucu olarak Türkiye-Suriye arasındaki vize uygulaması da karşılıklı olarak 90 gün süre ile kaldırılmıştır.

Hatta bölge barışına katkı sağlamak üzere –deyim yerindeyse Sadabat Paktı’nı çağrıştıran- iki ülke arasındaki vize uygulamasının 90 gün süre ile kaldırılması mutabakatının Pakistan, İran ve Irak’ın da dâhil edilmesi suretiyle genişletilmesi meselesi gündeme gelmiş ancak bölgede yaşanan hâdiseler buna imkân vermemiştir.

Türkiye-Suriye ilişkilerinin son derece iyi bir şekilde devam ettiği sırada 17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç; kısa sürede Ürdün, Libya, Yemen, Mısır, Bahreyn, Cezayir, Umman ve Lübnan gibi diğer Orta Doğu ülkelerine de yayılmıştır. Orta Doğu’da yaşanan bu hâdiselerin Suriye’ye sıçraması uzun sürmemiştir. Esasen yarım asırdır tek parti ve aynı aile tarafından yönetilen Suriye, önceleri Arap Baharı sürecini destekleyen beyanlarda bulunmuştur. Ancak olayların Suriye’ye sıçramasıyla birlikte Esad yönetiminin Arap Baharına verdiği destek ortadan kalkmıştır. Suriye’de, 2011 yılının Mart ayından itibaren Esad yönetimine karşı “reform”, “hürriyet” ve “demokrasi” söylemleriyle başlayan protesto gösterileri, kısa sürede ülke geneline yayıldığı gibi geniş halk kitleleri tarafından da desteklenmiştir. Esad yönetimi, henüz olayların başlangıcında göstericilerin taleplerini karşılamak / göstericilerle uzlaşmak yerine, gösterileri sert bir şekilde bastırma yoluna gitmiştir. Bu durum, olayları bastırmak bir yana daha da artırmış; gösteriler yerini çatışmalara bırakmış ve günümüze kadar gelinen iç savaşın zeminini oluşturmuştur. Esad yönetimi ve muhalifler arasında yaşanan iç savaş, sivil halkın iki ateş arasında savunmasız bir şekilde kalmasına yol açmıştır. Böyle bir ortamda can güvenliği tehlikeye düşen Suriyeliler; komşuları Lübnan, Ürdün, Irak ve en çok da en güvenilir ve en yakın yer olarak gördükleri Türkiye’ye göç etmek durumunda kalmışlardır. Bu maksatla Suriye’den Türkiye’ye yönelik ilk toplu nüfus hareketi, 300-400 kadar Suriyelinin 29 Nisan 2011’de Hatay’ın Yayladağı ilçesindeki Cilvegözü sınır kapısına sığınmasıyla gerçekleşmiştir.

Çetinoğlu: Mülteci akını devam etti ve 3.000.000’dan fazla Suriyeli Türkiye’ye geldi. Bu olayın Türkiye’ye menfi etkilerine göz atabilir miyiz?

Dr. Uzman: Meseleyi Türkiye’nin sınır güvenliği açısından ve iki grupta değerlendirmek gerekir:

1-Türkiye’deki Suriyeliler: Suriyeli sığınmacılar meselesinde, tamamen insanî kaygılarla hareket eden Türkiye, “açık kapı politikası” izlemiş ve kendisine sığınan Suriyelilere kapılarını ardına kadar açmıştır. Türkiye’nin tâkip ettiği açık kapı politikası ve Esad yönetiminin benimsediği şiddet içeren uygulamalar, Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin sayısının günbegün artmasına sebep olmuştur.Gelen sığınmacılar öncelikle sınır illerde Âfet ve Âcil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) koordinasyonunda oluşturulan barınma merkezlerine yerleştirilmişse de sayının artması, sığınmacıların barınma merkezlerinin dışına taşmasına sebep olmuştur. Türkiye’nin bütün çabalarına ve çağrılarına rağmen Suriye yönetimi durumun normalleşmesi yönünde gerekli adımları atmamış ve bu durum yaşanan savaş ortamının doğmasına sebep olmuştur. Savaştan kaçanlardan Türkiye sığınanlar 3.600.000’in üzerindedir. Bir başka ifâde ile Türkiye’nin toplam nüfusunun %4,5’i oranındadır ve bu çok yüksek bir rakamdır. Başka bir ifâde ile dünyadaki her 5 Suriyeliden biri Türkiye’dedir.

Çetinoğlu: Meseleye sınır güvenliği açısından bakabilir miyiz?

Dr. Uzman: Türkiye’nin 30 kara, 7 demiryolu, 63 deniz ve 60 hava olmak üzere toplam 160 adet sınır kapısı vardır. 877 km uzunluğa sahip Türkiye-Suriye kara sınırında ise 3’ü demiryolu, 10’u kara olmak üzere toplam 13 sınır kapısı vardır. Türkiye-Suriye arasında, Şırnak hâriç, bütün illerde sınır kapısı vardır. Sınır kapılarının 9’u daimi, 4’ü geçici olarak açılmış olup; bunlardan 10’u faal, 3’ü ise faal değildir.

Mart 2019 itibarıyla Türkiye’nin Suriye kara sınırına komşu olan Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak illerinde yaşayan toplam 7.170.154 kişilik nüfusa 1.538.558 yeni nüfus eklenmiştir. Yani bu bölgede yaşayan her 100 kişiden 20’sı Suriyelidir. Suriye’ye sınır illerde bulunan sığınmacı sayısı, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıların %42’ine karşılık gelmektedir. Yani neredeyse Türkiye’deki her 2 sığınmacıdan 1’i Suriye’ye sınır illerde barınmaktadır. Suriyelilerin belirli illerde yoğunlaşmaları, sayıca fazla olmaları, söz konusu illerdeki demografik yapının değişmesine yol açtığı gibi iç ve dış güvenliğe yönelik birçok problemi de beraberinde getirmektedir. Bu durum tabîi olarak bölgenin güvenlik risklerini artırmakta ve bölge halkını da kaygılandırmaktadır.

Suriye sınırında yer alan illerde yaşayan bölge halkı, birçok sebepten dolayı ciddi güvenlik riskleri ile karşı karşıyadır. Bölge halkı, öncelikle sınıra yakın bölgelerde yaşanan çatışmaların doğrudan hedefinde olduğu gibi Suriye yönetimi tarafından yapılan / yapılacak kimyasal saldırılardan da birinci derecede etkilenecek bir konumda bulunmaktadır. Sınıra sâdece birkaç km uzaklıkta meydana gelen çatışmalardan seken mermiler, bölge halkı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Türkiye sınırına yakın bölgelerde IŞID / DAEŞ ve PKK / PYD/ YPG gibi terör örgütlerinin etkin olması, bölge halkının, kendini terör saldırılarına açık hissetmesine sebep olmaktadır. Benzer endişeleri barınma merkezlerinde ve sınıra yakın bölgelerde yaşayan Suriyeliler de yaşamaktadır. Dolayısıyla Zeytin Dalı Harekâtı’nı da iki ülkenin güvenlik ve huzuru açısından değerlendirmek gerekir.

Çetinoğlu: Türkiye’deki Suriyeliler arasında terör örgütü mensuplarının olması ihtimalinin de endişe konusu olduğu belirtiliyor.

Dr. Uzman: Evet! Bölge halkı her an bir provokasyona veya terör eylemine maruz kalabileceği endişesiyle karşı karşıyadır. Yapılan saha araştırmaları, bölge halkının “Suriyeliler arasında istikrarsızlık çıkarmak ve terör eylemi yapmak isteyen kişilerin olabileceği” endişesi taşıdığını ortaya koymuştur. -Özellikle Kilis’te- “Türkiye ile Suriye arasında fiilen oluşturulmuş bir tampon bölgede yaşadıkları” hissine kapıldığını; “şehirlerinin Suriyeli muhaliflerin güvenli bölgesi ve cephe gerisine dönüştüğünü” ve “bölgede tepkiye dönüşebilecek kışkırtmalara son derece müsait bir ortamın oluştuğu” söylenmektedir. Yalnızca basın üzerinden yapılacak kısa bir taramayla bile bölge halkının kaygılarında ne kadar haklı olduğu görülmektedir. Mehmetçiğin Suriye’nin güvenliği için aldığı tedbirleri de bu kaygılarla birlikte değerlendirmek; insan hayatını kurtarma, huzur ve güvenliği sağlama sorumluluğu olarak görmek gerekmektedir.

Çetinoğlu: Türkiye endişelerin giderilmesi için hangi tedbirleri aldı?

Dr. Uzman : Sınır güvenliği, devletin bilgisi ve isteği dışında sınırlarına giriş ve çıkışı engellemeyi öngörmektedir. Bu doğrultuda sınır güvenliğinin amacı yasa dışı insan, hayvan, ürün, teçhizat, silah, uyuşturucu, terör vs. gibi unsurların girişini ve çıkışını engellemeyi gerektirir. Bu da sınırların öncelikle güvenlik güçlerince korunması ve denetlenmesiyle mümkündür. Ancak güvenlik tedbirleri tek başına yeterli değildir. Türkiye açısından sınır güvenliği, özellikle doğu ve güneydoğu sınırlarında, PKK terörüne karşı geliştirilen askerî önlemleri ifâde etmektedir. Sınır ötesindeki terör kamplarında bulunan ve Türkiye’ye terör, uyuşturucu, silah vs. ithal eden bölücü örgütün engellenmesine yönelik faaliyetler Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) uhdesinde yürütülmektedir. Ancak sınır güvenliğinin sâdece terörden ibaret olmadığı; kaçakçılık, yasa dışı insan geçişi vs. gibi etkenlerin de ön plana çıktığı bilinmektedir. Son 5 yılda Türkiye’nin güney sınırında yaşanan gelişmeler, iç ve dış güvenlik açısından askerî tedbirlerin sınırlarda en üst seviyeye çıkarılmasını gerektirmiştir.

Türkiye, Suriye krizinin başından itibaren Esad yönetiminin göstericileri ikna edici adımlar atmasını teklif ve teşvik ettiği gibi bu yönde girişimlerde de bulunmuştur.

Çetinoğlu: Bu teşebbüslerden netice alınabildi mi?

Dr. Uzman: Hayır! Esad yönetiminin beklenen adımları atmaması ve olayların savaşa sürüklenmesine zemin hazırlayan tutumu üzerine Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak güvenli bir bölge oluşturulması için Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunmuştur. Hatta bu çağrı basına “tarafsız bölge”, “güvenli bölge”, “uçuşa yasak bölge”, “insanî yardım koridoru” vs. olarak da yansımıştır. Ancak, Türkiye’nin çağrısı karşılık bulmamıştır. Gelinen nokta, Türkiye’nin çağrısında ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Türkiye, Suriye’deki savaştan birinci derecede etkilenen bir ülke olarak şahsî tedbirler aldığı gibi bu anlamda milletlerarası girişimlere de destek olmuştur.

Savaştan önce sınırın karşısında tek bir aktör olarak yer alan Suriye devletinin yerini, iç savaşla birlikte farklı ideolojileri, yapıları ve uzun vadeli stratejileri olan ve nihâyetinde egemenlik iddiasında bulunan terör örgütleri almıştır. YPG ve DAEŞ gibi terör örgütlerinin bölgedeki etkinliklerini artırmaları Türkiye’nin daha fazla güvenlik tedbiri almasını gerekli kılmıştır. 2012 Haziran’ında Türk Hava Kuvvetlerine ait RF-4E keşif uçağının Suriye tarafından vurulması üzerine Türkiye, Suriye’den gelecek hava saldırılarına karşı NATO’dan destek istemiştir. Bu istek 4-5 Aralık 2012’de Brüksel’de düzenlenen NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda görüşülmüş; hava ve balistik füze savunma kapasitesini güçlendirmek üzere Türkiye’ye Patriot füzelerinin konuşlandırılması kararı alınmıştır.

Bunun üzerine Ocak 2013 itibarıyla “Etkin Koruma Harekâtı” (Operation ActiveFence-OAF) olarak adlandırılan NATO misyonu kapsamında ABD, Almanya ve Hollanda tarafından Adana, Kahramanmaraş ve Gaziantep’e toplam 6 adet Patriot bataryası konuşlandırılmıştır.

Çetinoğlu: Güvenliğin temini için yeterli olduğu söylenebilir mi?

Dr. Uzman: Esasen Patriotlar, gerek sayı ve gerekse operasyonel bakımdan Türkiye’nin savunma ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli değildi. Ancak NATO’nun Türkiye üzerinde sağladığı bir koruma şemsiyesi olarak caydırıcı nitelikte psikolojik ve sembolik bir mesaj taşımaktaydı. Buna rağmen NATO, 2015Ağustos’unda, Adana’da konuşlandırılan tek batarya hariç olmak üzere; Patriotların geri çekilmesi kararını almıştır. Bu karar Türkiye’nin güvenini sarsmış ve farklı güvenlik arayışlarını beraberinde getirmiştir.

Çetinoğlu: Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere destek vermesiyle istenilen netice sağlanabildi mi?

Dr. Uzman: ABD ile Türkiye arasında, DAEŞ’le mücâdele kapsamında, 20 Şubat 2015’te ‘eğit-donat anlaşması’ imzalandı. Buna göre Türkiye, Suriyeli muhalif grupların eğitilmesi ve donatılması işini üstlenmiştir. Türkiye, özellikle Türkmenlerin topluca yaşadıkları bölgelerde DAEŞ’in boşaltmak mecbûriyetinde kalacağı noktaları tutacak Suriyeli muhalif grupları eğitmeye yönelik çalışmalarını artırmıştır.

Bölgedeki gelişmeler, DAEŞ’le mücâdele bağlamında Türkiye’nin, Suriye sınırının DAEŞ ve PKK’nın uzantısı olan YPG tarafından kontrol edilmeye çalışıldığı; Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerin iki terör örgütü arasında el değiştirdiği; dolayısıyla Suriye’nin kuzeyinde “terörden arındırılmış bölge” ile güvenliğin sağlanabileceği yönündeki tezini güçlendirmiştir. Ancak gelişmeler Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölgeden ziyâde; terör örgütlerinden arındırılmış; gerektiğinde ABD ve Türkiye’nin hava desteği vereceği; sahada ise yerel unsurların bulunacağı bir de facto güvenli bölge olacağını göstermektedir. Türkiye, ABD öncülüğündeki koalisyona katılarak milletlerarası koalisyon uçaklarına İncirlik Üssü’nü açtığı gibi kendisi de Suriye’nin kuzeyindeki terör hedeflerine yönelik hava saldırıları düzenlemiştir. Yalnızca kendisi için değil bölge ülkelerinin huzur ve istikrarı için de mücâdele eden Türkiye, günümüzde bu süreci Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında Özgür Suriye Ordusu ile devam ettirmektedir. Türkiye, tam anlamıyla Suriyelilerin vatanlarını savunma mücâdelesine katkıda bulunmaktadır. Terörün her türlüsüyle mücâdele etmektedir. Türkiye’nin çabaları Irak’ta başlayan ve Suriye’ye sıçrayan olayların yaygınlaşmasını önlemeye yöneliktir. PKK’nın hezeyanlarına karşı tedbir niteliğindedir.

Türkiye, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu düşünülen kaçakçılık faaliyetlerine yönelik tedbirler de almıştır. Özellikle petrol kaçakçılığı faaliyetleri ve kaçak ticarete yönelik sert tedbirler alarak DAEŞ’in ve YPG’nin gelir kaynaklarını kurutmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda güvenlik güçlerinin sınır bölgelerindeki varlığının artırılmasıyla daha sıkı bir denetim ve kontrol mekanizması kurulmuş, sınır kontrolleri artırılmıştır.

(DEVAM EDECEK)