IMG-LOGO
Röportaj

Müslüman’ın Koruyucusu: Duâ

15 11 2020

Oğuz Çetinoğlu: İbadetlerin;  hayatımıza rehber olabilmesi için,  şuurla yapılması gerekir. Hocam bu gün sizinle, Hayra vesile teşkil etmesi niyazı ile ibadetler konusundaki noksanlıklarımızı konuşalım.

     Siz diyorsunuz ki;  ‘Kur'an-ı Kerim’i anlayarak okumak gerekir. Kur’an-ı Kerim’i anlamaktan maksat, uygulamaktır.’ Anlamak ve uygulamak için okuduklarımızın künhüne varmamız gerekir. (1)  

     Eûzu besmele’den başlayalım: Açıklar mısınız?

     Prof. Dr. Hasın Elik: Eûzü besmele; insanlığın ufkunu açan, gelişimine katkı sağlayan fevkalâde önemli ilahî bir paroladır.

     - Hiçbir iş ve hareketimizde dilimizden düşürmediğimiz eûzü besmelenin anlamını şöyle açıklayabilirim:

     Eûzü billahi: Allah'a sığınırım, Allah'a dayanırım, Allah'a güvenirim, O'na yönelirim. Yöneldiğim güç Allah, sığındığım güç Allah.

     Çetinoğlu: Neden, kimden sığınıyorsunuz Allah’a?

     Elik: Şeytan'dan... Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm: Allah'ın huzurundan kovulmuş, lânetlenmiş şeytandan Allah'a sığınırım. Ondan uzaklaşır, Allah'a yaklaşırım.

     Böylece şunu demek istiyoruz: Ben şeytandan korkmam, çünkü Allah'a inanıyorum, güveniyorum. O beni korur.

     Şeytan; Kur'ân-ı Kerim'de geçen İblis adlı cinin bir niteliğidir. Şeytanlık vasfı; cinlerden olan İblis'in insanları aldatmak ve yanıltmak için kullanmış olduğu bir keyfiyettir. Onun için, ‘şeytan gibi adam’ deriz. Şeytan nitelik belirtir; asıl adı İblis’tir.

     Çetinoğlu: Şeytandan niçin Allah’a sığınıyoruz?

     Elik: Çünkü şeytan bizim düşmanımız. Şunu kesinlikle anlamamız lâzım. Zannediyorum Müslümanların büyük çoğunluğu şeytanı; ‘Allah'a karşı alternatif bir güç’ olarak algılıyorlar. Yani şeytan, ‘Allah'ın iradesine rağmen hareket edebilen bir güç’ olarak kafamızda bir yer işgal etmiş gibi. Adeta Allah, hayırların; şeytan ise serlerin kaynağıymış gibi bir algılama var çoğumuzda.

     Oysa durum böyle değil...

     Çetinoğlu: Nasıl?

     Elik: Şeytan Allah'ın karşısında bir şer odağı değil. Şeytan Allah düşmanı değil, olamaz. Buna gücü yetmez. Bütün varlık Allah'ın eseri olduğuna göre, bu varlıkların içerisinde bir varlığın adeta Allah'a kafa tuttuğuna inanmak, tevhit inancını peşinen sarsar.

     Onun için, şeytanı Allah'a karşı alternatif bir güç olarak görmek, en baştan şirke düşmek demektir. Nitekim müşrikler bunun için müşrikti. O halde, şeytan Allah'ın düşmanı değil, insanın düşmanıdır.

     Çetinoğlu: Peki, Allah şeytana niçin öfke duyuyor? Neden onu lânetliyor?

     Elik: En çok sevdiği, ‘sanat eserim’ dediği, “mucize varlığım’ dediği insana kafa tuttuğu için kızıyor. Onun için lanetliyor. Yoksa şeytanın direkt olarak Allah'a herhangi bir isyanı söz konusu olamaz. Bu anlayış, ‘Her şeyi yaratan Allah’tır; her şeyin güvenip dayanacağı varlık da O'dur.’ (Zümer 39/62) sırrının parçalanması, varlıkta güçlerin bölüşülmüş olması sonucunu doğurur ki, o zaman biz işi baştan kaybetmiş oluruz.

     Şeytanın Allah tarafından kovulmasının sebebi, O’na karşı alternatif bir güç olması değildir. Aksine, Allah; insanın inkişâfına, gelişmesine, tevhit gayesine gidişine bir engel teşkil ettiği için, yoluna taş koymaya çalıştığı için şeytanın düşmanıdır.

     -----İşte ‘Eûzü bi'llâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm’ demek, ‘Ben, Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden kovulmuş, insana âsi olması dolayısıyla lanetlenmiş şeytanı önemsemiyorum ve ondan korkmuyorum. Allah'a ve O'nun yardımına güveniyorum!’ diyebilmektir ve hayatta tek başına yürüyebilecek bir manevî donanımla, güçlü bir imanla mücehhez olmak demektir.

     Çetinoğlu: Besmeleyi tamamlamak için devamla; ‘Bismillahirrahmanirrahim’ Diyoruz.

     Elik: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ anlamına gelen bir âyettir. Her hayırlı işe besmele ile başlanmalıdır. Besmele ile başlanmayan işler bereketsiz olur.

     Besmele çeken insan; ‘Başka bir varlık adına değil, sâdece Allah adına, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.’ Demiş olur.      

     Çetinoğlu: Şeytanın yaptırım gücü var mı?

     Elik: İnsanın hiçbir maddî değere mağlup olmadan nihaî hedefine ulaşması, kendisinden kopup geldiği yüce Allah'a gitmek için hiçbir engele takılmaması gerekir. Ama insanın buna namzet olabilmesi için birtakım imkânlara, nimetlere ihtiyacı vardır. Söz-gelimi namaz kılabilmek için sağlıklı olmamız lâzım. Cenab-ı Hak bize önce sağlığı veriyor, sonra: ‘Namaz kılın’ diyor. ‘Zengin olursan zekât ver.’ Diyor. Fakire, zekât vermek farz değildir. Yani sizden herhangi bir şey istemeden önce size o imkânı hazırlıyor. O halde, insan bu ilahî hedefe ulaşmak için bütün maddî-manevî sebeplerle donatılmıştır.

     Maddî-manevî sebeplerle donatılan insan bir işe başlarken besmele çektiğinde şöyle demiş oluyor:

     ‘Allah'ın huzurundan kovulan, iyiye gitmeme engel olan düşmanım şeytandan Allah'a sığınıyorum. Rahman, Rahîm olan, esirgeyen, bağışlayan, yaratan, yaşatan, benden yana olan ve beni kendisine çağıran Rabbimin adıyla başlıyorum. O'nun emir ve tavsiyelerine uyacağım; O'nun gösterdiği yoldan gideceğim.’

     Bir başka ifadeyle eûzü besmele; kulun Allah'la iyilik, güzellik ve doğruluğa varmak için yapmış olduğu bir sözleşmedir. Eûzü besmele çeken insan: ‘Ya Rabbi! Ben düşmanımı tanıyorum. Ben bu şeytanı biliyorum. -Ondan sana sığınıyorum; onun tuzağına düşmeyeceğim. Sana söz veriyorum.-’ demektedir.

     Çetinoğlu: Dua konusuna gelirsek…

      Elik: Besmele çektikten sonra duamızı da bu idrak ile yaparsak, bunların verdiği manevî güç ve enerjiyle hayatın bütün sıkıntılarının üstesinden gelebiliriz.

     Fakat her şeyi Allah'tan bekleme zihniyeti değişmeli.

     Üç aylardayız. Üç aylara anlam katmanın yolu, insanın olumlu davranışlarıdır. Ama o bunları Allah'tan istiyor:  ‘Allah'ım! Şunu da ver bize, bunu da ver; bizi iyilerden eyle...’

     İnsanın kendisi iyi olmalı. Kendisi iyi değilse, Allah’tan iyilik istemesi boşunadır. Allah'ın verdikleri insana yeter. Hz. Peygamber Allah’tan çok şey istememiştir. ‘Beni insan olarak yarattın. Bir de peygamberlik görevi verdin. Bu görevi yapma konusunda bana azim ver.’ Demiştir.

     Dua, görevin bilincinde olmaktır.

     Bugün, kendi yapacağımız bir şeyi Allah'a sipariş etmenin adı dua olmuştur.

     Ziya Paşa Adana valisi iken, yağmur duasına çıkmak isteyen ahali,” Paşaya gelip;

    -Valim! Bizimle beraber yağmur duasına çıksanız da, duamız daha bereketli, huzurlu olsa.  Diyorlar.

     Vali, ‘Peki’ diyor, kafileye katılıyor.  Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin üzerinden geçerlerken Paşa;

     -Ben yağmur duasına gitmiyorum. Diyor. Sebebi sorulduğunda; 

     -Efendiler, bu kadar su boşa akarken, dağın başına çıkıp ‘Allah’ım! Bize yağmur ver’ diye dua etmeye utanırım. Gelin bu sudan istifade etmeye bakalım... Cevabını veriyor.

     Çetinoğlu: Dua edilmeyecek mi?

     Elik: Dua, nimetin sahibini idrak etmektir. Nimetleri fark etmektir. Nimetlerin sahibini anlayıp daha çok istemek değil, verdiklerine şükretmektir.

     Her bir nimete şükredilmesi, takdir edilip değerlendirilmesi lâzım geldiğini, bunların tamamından mesul olduğunu bilen biri; ‘Ben bu kadar nimetin karşılığını nasıl veririm?’ diye düşünerek olur-olmaz her şeyi istememeli.

     Öyle dualar var ki: ‘Yapma Ya Rabbi, yıkma Ya Rabbi! Ya Rabbi, Cehennemine atma!’ diyor.

     Cehennem insanın kendi Cehennemidir!.. Allah'ın Cehennemi değil ki... Kendi ateşini kendisi yakar. İllâ ‘gidip yanacağım’ demedikten sonra, o Rahim, Vedûd Allah kulunu neden yaksın?

     Böyle dua olmaz. Kur'ân'da böyle bir dua yoktur.

     Böyle bir dua anlayışı bizim derdimize, yaramıza merhem olmaz. Sadece konuşuruz...

     Farklı konuşmalar da oluyor: Diyorlar ki; ‘Efendim 5 vakit namaz kılmayan cumaya gelmesin.’ Allah sana böyle bir görev verdi mi? ‘Oruç tutmayan bayramda camiye gelmesin.’ Dünyada bundan daha büyük bir vebal olamaz. Dolayısıyla, bu dini iyi anlamamız lâzım. Türkiye din meselesini iyi anlamazsa dine bağlı birçok sosyal meselesini yanlış anlamaya devam edecek.

     -Ekonomini duaya havale ediyorsun; savunmanı duaya havale ediyorsun. O da dilinin ucuyla...

     Böyle dua olmaz.

     Çetinoğlu: Nasıl olacak?

     Elik: Esas dua fiilî duadır. Allah'ın kabul edeceği dua budur. Okumanın, başarmanın, hayatın duası çalışmaktır. Sözlü dua, çalışan insanın daha çok çalışmasını sağlayacak bir moraldir. Bu yönüyle elbette önemlidir, ama fiilî duaya ters olursa, yani söz ile fiil birbirine ters olursa, ne anlam ifade eder?

     Biz bunu eleştiriyoruz. Allah neye bakar? Söze değil, işe bakar. Sözle işin beraber olursa sonuç alırsın.

     Fatih Sultan Mehmed Han beş lisan biliyordu; ince ruhlu, şair bir insandı. ‘Avnî’ mahlâsıyla şiirler yazardı:

İmtisâl-i câhidû fi'ilâh oluptur niyyetim / Dîn-i İslâm'ın mücerred gayretidir gayretim.’ Diye meşhur bir şiiri vardır ki hem O’nun şairliği hem de taşıdığı gaza ve fetih ruhunu çok iyi yansıtır.

     Demek ki gayretsiz dua olmaz. Önce gayret, sonra dua… 

     Çetinoğlu: Kader dua ile değişir mi?

     Elik: İnsan irade, istem ve gücü dışındaki olaylardan sorumlu değildir. Ancak iradesi dâhilindeki bütün işlerden sorumludur. Yani, insan yapabilecekleri konusundaki kaderini kendisi belirlemektedir. Onun dışındaki ve üstündekiler ise elbette Yaratıcı’nın işidir. Eğer insanın kaderi ondan habersiz ve onun hiçbir katkısı olmadan yazıldıysa, eğer duayla, namazla, ibadetle, cihadla insan hayatında bir değişiklik olmayacak idiyse, o zaman ne duanın manası kalırdı, ne namazın ne niyazın, ne de peygamberlere: ‘İnsanları Allah'ın dinine davet edin!’ demenin anlamı kalırdı. ‘İnsanın kaderinde bir değişiklik mevzuubahis değildir. Nasıl yaratıldıysa o şekilde gitmeye mecburdur. İnsanın herhangi bir iradesi yoktur.’ demek gerekirdi. Böyle dememiz emredilmemiştir. Fiilimizle duamız aynı olmalı.

     Çetinoğlu: Duanın gücüne inanacağız…

     Elik: İnanacağız. Fakat hangi duanın gücü?

     Yeterli eğitim almamış birtakım hocalar, şeyhler: ‘Oturun, yüz bin defa salât-ı tefrîciye çekin, memleketin şu-şu problemleri hallolsun.’ diyorlar.

     Adeta kapıları açan, problemleri halleden sihirli kelimeler... Kimsenin manasını bildiği yok...--     Okuyun, diyor; ‘Saat ikiye kadar, duaların kabul olduğu şu-şu zamanlarda yüz binlerce salât-ı tefrîciye çekin; salâten tüncînâ çekin, memleket düzene girsin!’

     Memleketin halinin düzelmesi herkesin görevini yapmasına bağlı…

     Hepimiz oturalım veya başka insanlar bularak ‘Şu duayı bizim için okuyun!’ Diyelim. Olur mu?

     Allah'ın böyle bir uygulaması yok. Boğulmaktan kurtulmanın yolu dua değil, yüzme bilmektir.

     Orada artık, yüzebilmek duadır...

     Allah kimseye ‘Dualarla Cennete götüreceğim’ Demiyor. Ne diyor? ‘Cennet sizin kendi yapacağınız olumlu hareketlerin tabîi sonucudur.’ Diyor. Son derece net… Yâni; ‘Cenneti size ben vermeyeceğim; olumlu hareketlerinizin, pozitif davranışlarınızın sonucu olarak kendiniz hak edeceksiniz.’ Diyor. (A’raf 7/43. Zuhruf 43/72)

     Dinin adı ‘Sırat-ı müstakîm’dir. Doğru yol, doğru söz, doğru iş. 

     Çetinoğlu: Dindar adam kimdir?

     Elik: Doğru yoldaki adamdır. Sözü doğru, yaptığı iş doğru…

     Çetinoğlu: İnsan hayatında duanın yeri nedir?

     Elik: Dua elbette lâzımdır. Doğru yola girmek için. -iradeyi bilmek için lâzım. Olaylar, çevre ve bâzıları bizi eğri yola çağırırlar. Onlara uymamak için hazırlıklı, bilinçli olmak için dua lazımdır.

Ya Rabbi! Bu yolda beni daim et.’ Demeye ihtiyaç vardır. Yoksa oturduğumuz yerden; ‘Bize bir cennet ver…’ Diye dua olmaz. 

      Çetinoğlu: En büyük dua’ olarak da anılan Ayete'l Kürsî’den söz eder misiniz?

     Elik: Çok şükür ki birçok insanımız Ayete’l Kürsî'yi ezbere bilmektedir. Ama bu önemli ayeti, anlayarak okuyanlar çok azdır. Peygamber Efendimiz; ‘Ayete'l-Kürsî'nin önemini kavrayan; ilmin ve mananın önemini kavrar.’ Buyurmuştur. 

     Cenab-ı Hak bu ayette ‘İlâh kimdir, nasıl olmalıdır?’ sorularına cevap veriyor. Kendisini bize tanıtıyor:

     ‘Allah; kendisinden başka ilâh bulunmayan, kendi zâtı ile kâim mutlak hayat sahibidir. O'nu ne uyuklama ne de uyku tutar. ?? Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Kendi izni olmaksızın böyle bir varlığın nezdinde kim şefaat edebilir!...  O, kendilerinin geçmişlerini de geleceklerini de bilir. Ama onlar O'nun ilminden, -O'nun istediğinden başkasını- kavrayamadan mutlak kudret ve egemenliği gökleri ve yeri kaplamıştır. Bu ikisini koruyup kollamak da kendisini yormaz. Gerçekten ulu ve yüce yalnızca O'dur. ‘ (Bakara 2/255)

     Çetinoğlu: Tanrı kelimesini kullanmak doğru mu?

     Elik: Tanrı kavramı felsefe ve din tarihinde çok büyük bir yer işgal eder. Gerek Eski Yunan'da gerekse çağdaş dünyada; filozofların; içinden çıkamadıkları bir numaralı mesele, tanrı meselesidir. Yani bir üst varlık var, ona tapınmak gerekir. Peki, bu varlık nedir, nasıl bir şeydir? Sıfatları, özellikleri nedir?

     Bu varlık değişik lisanlarda ‘Tanrı’, ‘God’ ve benzeri isimlerle anılıyor, ama ‘Allah’ kelimesi özel isimdir. Allah öyle bir özel isimdir ki, tanrılık, yani ibâdet edilme vasfına ilâveten aynı zamanda yaratandır, rızık verendir; bu sistemi işletendir. Yani sadece insanların korkudan veya başka sebeplerle önünde diz çöktüğü, tapındığı bir varlık değildir.

     O halde, tanrı kelimesi Allah'ın sadece kendisine ibâdet edilme yönünü ifade eder; tamamını ifade etmez. Çünkü tanrılık / ulûhiyet bir sıfattır; Allah ise özel isimdir. Bu inceliği biraz zorlamanız lâzım: Allah; tanrılık sıfatını içinde barındıran özel bir isimdir. Allah'a; ‘ibadet edilme’ yönü itibariyle tanrı denilebilir, ama sadece bu yönüyle... Çünkü Allah; tanrı olmaktan ibâret değildir. O'nun tapınılan, ibâdet edilen özelliklerinden öte namütenahi sıfatları vardır. Allah kelimesi bu sıfatların tamamını ifade ederken, tanrı; meseleye sadece bir açıdan bakıştır.

     Çetinoğlu: Hazret-i Muhammed bize ahirette şefaat (2) edecek midir?

     Elik: Hz. Muhammed’in şefaati dünyadadır. Kur’an’dır. Hz. Muhammed bize şefaat edecek değildir. Şefaat etmiştir. Kur'ân gibi büyük bir mucizeyi bize sunmuştur. En büyük şefaat budur.

Cenab-ı Hak diyor ki: ‘Hiç kimse başkasından şefaat beklemesin. Kul li'ilâhi'ş-şefaatü cemi'â : Şefaat yetkisi tamamen Allah'a aittir.’ (Zümer 39/44)

     Çetinoğlu: Bir ilahiyatçı olarak; Kur’an’daki Allah kavramı ile kafalardaki Allah olgusu arasında fark gözlemliyor musunuz?

     Elik: İş burada başlar. Bugün İslâm dünyasının tartıştığı meseleler aslında detayın da detayıdır.

     İşin başı ve kaynağı olan esas anlaşılmadığı zaman, ona bağlı meseleler de anlaşılmamış olacaktır.

     İslâm'a girmek, İslâm'ı anlamak; Allah'ı doğru anlamakla mümkündür.

     Kur'ân-ı Kerim'in tanıttığı Allah ile bizim ebeveynimizden, hocalarımızdan öğrendiğimiz Allah telakkisi birbiriyle tam olarak örtüşmüyor. Allah'ın, kendi kelâmı olan Kur'ân'da ortaya koyduğu nitelik ve özelliklerle İslâm âlemindeki tanrı telakkisi tam örtüşmüyor.

     Kur'ân diyor ki: ‘Allah size şah damarınızdan daha yakındır.’ (Kaf 50/16); O sizin içinizdedir. O'na dua ettiğiniz zaman, dua edenin çağrısına icabet eder. O'nunla iletişim kurmak için, aracıya gerek yoktur.

     Ne kadar önemli bir ilke...

     Besmele bir manifestodur. (3)

     Bu manifesto’da Yüce Allah diyor ki: ‘Korkmayın, sizin Rabbiniz, merhameti kendisine farz kılmıştır. Dolayısıyla içinizden biri, bilmeyerek bir fenalık edip de tevbe eder ve durumunu düzeltirse onu affeder. Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir.’ (En’âm 6/54)    

     Günümüz Müslümanlarının zihnindeki Allah korkusu ile eski çağlardaki tanrı korkusu mukayese edildiğinde, eski tanrı anlayışına yaklaşılmış oluyor.

Kafalardaki Allah, bana göre korku ağırlıklı bir tanrıdır.

Rabbimizi hâlâ ‘sevgi tanrısı’na dönüştüremedik. Bu konuda problem var.

     Allah telakkimiz Kur'ân'ın anlattığı Allah'la tam örtüşmüyor. Genel Allah telakkisine göre, Allah isterse kahreder, isterse öldürür, isterse canını hemen alır. Yaptığından sual olunmaz. Bu anlayış, büyük ölçüde ‘lâ yüs'elü 'ammâ yef’al...’ (Enbiya 21/23) ayetinin yanlış anlaşılmasından ileri gelmektedir. Oysa ayetin bağlamı şöyle: ‘Yoksa onlar ölüleri diriltebileceği yanılgısıyla birtakım dünyevî varlıkları tanrı mı ediniyorlar? Şayet göklerde ve yerde Allah'la birlikte başka birtakım ilâhlar daha olsaydı, ikisinin düzeni de kesinlikle bozulurdu. Demek ki (mutlak hükümranlık) tahtın(ın) sahibi onların yakıştırdıklarından münezzeh!...  O, yapıp ettiği şeylerden ötürü sorguya çekilemez; ama onlar sorgulanacak!’ (Enbiya 21/21-23)

     Kur'ân-ı Kerim'de yine ‘Allah dilediğini yapar, dilediğini verir’ şeklinde ayetler var, ama bunların altı var, üstü var.

     Yani, ‘O ne isterse yapar. O kimseye hesap vermez!’ gibi anlamsız, kuvvetini göstermek isteyen ve kimseyi dikkate almayan bir anlayış, Kur’an’daki Allah kavramı ile bağdaşmaz.

     Allah'ın böyle hesapsız kitapsız hareket ettiğinin zannedilmesi felaket bir şeydir. Adalet ve hakkı tavsiye eden bir Allah, sorumluluk duygusunu insanlara anlatan bir Allah, ne yapacağı belli olmayan, kör, kaba, gelişigüzel bir kudret olamaz.

     Bu Allah telakkisi ile bu memleket bir yere gidemez. Beynimizden vurulmuş gibiyiz! Yani, tamamen kulun çalışması iradesi, becerisi, başarısı, bilgisi, plânı, projesi hiçbir şey ifade etmiyor.

Allah değil mi, yapar mı yapar.’ Diyorlar.

     Hayır yapmaz! Allah hiç kimseye zulmetmez.

     ‘Ben zalim ve despot değilim. Ben zulmü önce kendime, sonra size haram kıldım. Size haram kıldıklarımın hepsini, öncelikle  kendime haram kıldım. Bir insanın değerlerini haksız yere elinden almak zulümdür. Sen benim kulumsun, canımsın, ruhumsun, diyor. Ruhumu sana verdim; sana üfledim. Sen benim yeryüzünde görevlendirdiğim halifemsin. Benim kanunlarımı, benim nizamımı uygula. Sosyal düzeni kur, diye halîfe yaptım seni’ diyor.

     O; merhameti, sevgiyi kendine kural olarak koymuştur ve koyduğu kurallara önce kendisi uyar. Allah kimsenin hakkını yemez; gelişigüzel iş yapmaz. Yaptığı bütün işler planlıdır, hesaplıdır, hikmetlidir. Allah, peygamberlerini kitap ve hikmeti öğretsinler diye gönderirken (Bkz. Bakara 2/129), kendisi hikmetsiz iş yapar mı?

     Yapmaz.

     ‘Biz her şeyi ölçüp biçerek, planlayarak yarattık.’ diyor.

     O sözünden dönmez.

 

(1) Künhüne varmak: Bir şeyin aslını, esasını anlamak, gerçeği öğrenmek, iç yüzünü bilmek.

(2) Şefaat: Birinin suçunun bağışlanması için aracılık eden kimse. 

(3) Manifesto: Bir kişinin veya sosyal grubun bir siyasî görüşü ortaya koymak üzere kamuoyuna hitaben yayınladıkları bildiri, bildirge.