IMG-LOGO
Röportaj

Prof. Dr. Niyazi Kahveci ile ‘DİN’ Anlayışımızı Konuştuk.

26 09 2020

Oğuz Çetinoğlu: Dindar’, ‘mütedeyyin’, ‘imanlı-inançlı’, ‘namazında-niyazında’, ‘takva ehli’, ‘ehl-i sünnet’… ve diğer isimlendirmeler… Hepsi, ‘muhafazakâr’ çatısı altında toplanabilecek kavramlar. Ancak, Türkiye’mizde kavramlarla çok oynanıyor. Kavramların içi boşaltılıyor. Ya boş bırakılıyor veya farklı mânâlara gelebilecek kelimelerle dolduruluyor. Muhafazakârlık kavramı, bunlardan biri. Muhafazakârlık kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Prof. Dr. Niyazi Kahveci: Muhafazakârlık, etimolojik olarak “korumacılık” demektir. Epistemolojik (1) olarak, neyin korunduğu önemlidir. Muhafazakârlar üzerinde bir araştırma yapıp, neyi korumak istediklerini tespit etmek gerekir. Fakat benim tespit edebildiğim kadarıyla onlar bu konuda çelişkidedirler. Hatta neyin muhafazakârı olduklarını bilmiyorlar ve adlandıramıyorlar. Hazırcı avcı-toplayıcılar, ancak hazırı tüketirler. Hiçbir şey üretemezler.

Türkiye’deki muhafazakârlar, koruduklarını iddia ettikleri şeylerin mucitleri kendileri değildir. Dolayısıyla onların korudukları şeyler başkaları tarafından icat edilmişlerdir. Bu sebeple bu şeyleri koruyan başka milletler de vardır. Dolayısıyla bunları korumakla farklı ve millî bir toplum olunmuyor. Üstelik bu başkaları, kendi ürettikleri değerleri korumaktadırlar. Türkiye’nin kendisinin icat ettiği bir değer yoktur, çünkü değerler düşünürler tarafından icat edilirler ve Türkiye’nin bugün düşünürü yoktur. Bu sebeple başkalarının ürettiklerinin muhafazakârlığını yapmaktadırlar.

Geçmişte çıkan birkaç düşünür de özgün değil, daha önce başkalarınca üretilen fikirleri yorumlamışlardır. Yine de bu yorumları topluma empoze edilememiştir. Çünkü o zamanlar sosyal eğitim sistemi yoktu. Hatta bugün bile kullandığımız şu fikri ve değeri filanca düşünürümüzden aldık diyebilen kişi yoktur. Meselâ İbni Sînâ, İbni Haldun, Mevlânâ gibilerle övünürüz ama hiçbir fikirlerini günlük hayatta kullanmayız.

Türkiye kavram üretemediği için, başkalarının ürettikleri kavramları ithal ediyor. Fakat bu kavramların sâdece isimlerini ithal ediyor, algılayamadığı için içeriğini ithal edemiyor, kendisi de içeriğini dolduramıyor. Kavram kargaşası doğuyor. Her alanda olduğu gibi bu alanda da karmaşa yaşıyor.

Çetinoğlu: Muhafazakârlığın ne olduğu hususunda umumun ittifak edeceği, genel geçer bir hüküm oluşturulamamışken bir de ‘yeni muhafazakârlık’ kavramı ortaya atıldı. İslâm’ın hoşgörüsü istismar ediliyor olmalı. Bu istismarın sebebiyet vereceği zararlar nelerdir, nasıl önlenebilir?

Prof. Kahveci: Türkiye’de hiçbir konu ilgili bilim dalı ve felsefe disiplini ile ele alınmadığından her şeyi yanlıştır. Hatta her şeyi yanlış olduğunu bilinçaltında bildiğinden bilimden yâni gerçekle karşılaşmaktan kaçmaktadır. O sebeple bilime ve felsefeye düşmandır.

Genel geçer bir hüküm oluşturmak düşünürlerin işidir.

İki muhafazakârlık tipi de Türkiye’nin ürünü değildir. Klasik Muhafazakârlık İngiliz filozof Edmund Burke (1729-1797) tarafından ihdas edilmiştir. Türkiye, 18. asırda icat edilen bu kavramı ithal etmiştir. Yeni Muhafazakârlık kavramı da 1960’larda ABD’de üretilmiştir. Türkiye ikisini de kimlik üretememe acziyetini ve çağdaşlaşamamanın kamuflajı olarak ithal ederek kullanmaktadır. Kabuk ve kaporta olarak nominal ithal edilmektedir. Tamamen felsefî kavramlar olan Muhafazakârlık ve yeni muhafazakârlığın bizde içi boştur. Batılılar insan ürünü düşünme işlemiyle ürettikleri fikirlerin ve değerlerin muhafazakârlığını, yâni zihnî muhafazakârlık yaparlarken biz, Allah vergisi ürünlerin yine Allah vergisi organlarla muhafazakârlığını yaparız. Bu konuda en çok ağzı kullanırız. Oral muhafazakârlık yâni.

Bizde Yeni Muhafazakârlık, ağızla yapılan meselâ ezanın ve Kur’ân’ın ses tonunu, eskisine nazaran, daha çok arttırmak ve aşırı bağırmak, lafızları aşırı uzatmak olarak uygulanıyor. Bunu yapmada insanları rahatsız ettiğini ve kul hakkı yediğini düşünmez. Yâni bizim eski ve yeni muhafazakârlık, hâkimliğini dayatmak amacıyla ‘kendini teşhir etmek’ üzerine kuruludur. Bu teşhir etmede vahşi davranmak gerekiyorsa hümanizm önemli değildir. İslâm’ın hangi hoşgörüsü istismar ediliyor?

Çetinoğlu: Yine de Türkiye’de ‘muhafazakârlık’ anlayışı var. Bu muhafazakârlığı bir isim vermek gerekirse…

Mamakrasi / Duble Menfaatçilik

Prof. Kahveci: Türkiye’nin sosyal yapısı gereği pragmatizmin (2) muhafazakârıdır. Haksız kazanççılığın muhafazakârıdır. Yaptığı bütün iyilikleri ‘Hem sevap hem kebap, çifte menfaat’ bekleyerek yapar. Dinin de çifte menfaat sağlayacağına inandığı işlerini yapıyor. Zarara sebep olacaklarını yapmıyor. Mesela yalan söylememek dinen farzdır ama yalan söylüyor. Çünkü kendisine haksız kazanç sağlıyor. Ama mesela ezan okumak namazın farzı hatta sünneti dahi olmadığı halde onu aşırı ısrarla okutuyor, çünkü menfaati bunu gerektiriyor. Yaptığı her şeyi menfaati varsa yapıyor.

Filantropik (3) yâni insanseverlik değerlerin muhafazakârı değildir. Yaptığı iyilikleri, deontolojik (4) ahlâk sebebiyle yâni insan olduğundan dolayı insanî görev sebebiyle yapmaz. Türkiye, hümanizm diye bir işlemden geçmiş değildir. Bu sebeple insan sevgisinin ne olduğunu yâni mânevî sevgiyi bilmez. Sâdece maddî sevgiyi bilir. Türkiye’de demokrasi değil, ‘mamakrasi’ (5) vardır. Bizde tek şeyin muhafazakârlığı vardır, o da mamacılıktır.

Çetinoğlu: Muhafazakârlık kavramı,  ‘ılımlı Müslüman’ kavramı ile de özdeşleştiriliyor. ‘Ilımlı Müslüman’ sözünden ne anlamalıyız? Muhafazakârlık ile bağlantısı veya bağlantısızlığı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Ilımlı İslâm, gerek devlet gerekse bireyin İslâm’ı yaymak için silahlı cihat tekniğini kullanmamaktır. Kur’ân hem siyâsî iktidar hem de siyâsî muhalefet kitabıdır. Onun muhalefet boyutu, siyâsî iktidarı ele geçirmek amacıyla hareketin silahlı mücâdele dâhil çok çeşitli teknikleri uygulamasını içerir. Fakat iktidar boyutu ise İslâm’ı hâkim kılmak için silahlı eylemleri sâdece iktidar kullanabilir. Bireyler, iktidara karşı İslâm adına silahlı mücâdeleye girişemez. İslâm, iktidarda olanlar için barış, iktidar elde etmek isteyen muhalefet hareketlerine göre savaş dinidir. İkisinin de referansı Kur’ân’da bulunur.

Çetinoğlu:Bir iddia: ‘Ülkemizde ‘muhafazakâr’ olarak vasıflandırılabilecek insanların sayısında artmalar olmakla birlikte insanlarımız İslâmiyet’ten uzaklaşıyor.’ Bu iddiadan, İslâmiyet kavramının da içinin boşaltıldığı neticesini çıkarmak mümkün… Ne dersiniz Hocam? 

Prof: Kahveci: Hazırcı insanlar, hazırın içini doldurmazlar, var olan içini boşaltarak geçinirler.

İnsanlarımızın İslâmiyet’ten uzaklaşmaları konusu önemli bir konudur. Nesinden uzaklaşıyor? Uzaklaşabilir mi? Nasıl bir uzaklaşma? Her şeyden önce dini aşmak, bir felsefî fikir meselesidir. Bu ülkede bu düşünme şekli yoktur. Dolayısıyla dinden uzaklaşma zihnî olamaz. Ancak oral ve davranışlarla alâkalı olabilir. Çünkü ülkenin her alanında dînî düşünme empoze edilmektedir. Din dışı bir düşünme hiçbir alanda mevcut değildir. Bir şey zihnî olarak aşılmadıkça o hep orada durur. Türkiye davranışta sekülerleşir (6) ama zihniyette dînîlikten uzaklaşamaz. Dînîlik zihnî bir meseledir ve ancak zihnî işlemle aşılabilir.

İnsanlar, dinin dünyevî alanlarından uzaklaşıyorlar. Zaten Kur’ân’da bulunan dünyevî her şey çağımızda değişmiştir. Zaten Peygamberimiz daha o zaman bile, ‘Siz dünya işlerinizi benden daha iyi bilirsiniz’ demiştir. Bu hadise dayanarak ulema bin yıl önce konuların dînî ve dünyevî tasnifini yapmışlardır. Atatürk de bu algıyı devam ettirerek, din işlerini Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) vermiş, dünya işlerini çağımıza göre yeniden düzenlemeye çalışmıştır. Atatürk’ün büyüklüğü işte bu sistemleştirmede yatar. Hakikaten sistem üretmek çok zor iştir. Nitekim Atatürk’ten sonra hiç kimse bir tâne sistem üretememiştir. Bu sebeple hep geriye giderek geçmiş sistemleri sembol ve simge olarak kullanmayı büyük başarı görmüşlerdir. Bunları özgün düşünürler çağımıza göre ülkeye uyumlu şekilde düzenlemeleri gerekir. Ama heyhat! Kim yapacak?

Sosyal hayatımızda övünebileceğimiz hangi sosyal davranışın varlığından söz edebiliriz? Fenomenolojiye (7) göre; bu, bir toplumun sosyo-dînî kalitesini gösteren en önemli göstergedir.

Aslında Auguste Comte (1798-1857)’un şu tespiti gerçekleşmektedir: ‘Teolojik (8), metafizik ve pozitif devrelerden oluşan üç hal kanununun son devresini oluşturan dönem pozitif dönemdir. İnsanlığın ulaştığı en son safha olan bu dönemde bilim ve pozitif düşünce hâkimdir.’ Bütün toplumlar, bilginin birikmesi sonucu aynı aşamalardan geçerek sonunda ilmî düşüncenin karakterize ettiği pozitif devreye ulaşacaklardır. Comte’e göre; ‘teolojik sıfatıyla belirginleşen bir toplum yapısı kaybolmakta ve ilmî nitelikleri ağır basan bir toplum tipi ortaya çıkmaktadır. Geçmiş dönemlerin düşünce yapısı üzerinde din adamları ve teologlar (9) hâkim sınıfı oluştururken, modern toplumda bilim adamları ön plana çıkmaktadır.’

 

Fakat Türkiye’nin problemi şudur: Toplum geçmişin teolojik düşünüşünden uzaklaşırken, içine girmekte olduğu ilmî düşünmenin nasıl yapılacağını gösterecek yol gösterici fikir adamları yoktur.

 

Devlet görevlisi olup devletten maaş alan yüz binlerce dînî kişinin, dünyevî kazançlar uğruna görevine ihânet edip bir örgüt liderine hizmet ediyorsa, o ülkede hangi dindarlıktan söz edilebilir ki! İnsanlara din satıp, maaş aldığı üniversite görevini îfa etmeyen dînî akademisyenlerin olduğu ülkede hangi dindarlıktan söz edilebilir ki?

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

Konu hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek isteyenler için: www.ulusaldemokrasienstitusu.org 

LÜGATÇE:

(1)epistemoloji: Bilgi felsefesi, bilginin tabiatı, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı.

(2)pragmatizm: Faydacılık, hakîkate ve eyleme yönelik olan, pratik sonuçlara yönelik düşünme temelleri üzerine kurulmuş olan felsefi akımdır.

(3)filantropik: Bir insanın, zamanını, uzmanlığını veya varlıklarını sosyal fayda yaratmak için gönüllü olarak hizmete sunmasıdır.

(4)deontolojik: Ahlakî eylemin doğruluğu veya ödeve uygunluğu üzerinde yoğunlaşan, belli birtakım şeylerin prensibe dayandırılarak yapılması gerektiğini savunan, ahlaki eylemleri eşitlik, tarafsızlık veya milletlerarası prensiplere uygunluk gibi kıstaslarla değerlendiren ahlâk teorisi.

(5)mamakrasi: Prof. Kahveci’nin kullanıma sunduğu bir kelimedir. ‘faydalanma isteği’, menfaatçilik olarak açıklanabilir.

(6)seküler: Türk Dil Kurumu sözlüğünde kelime, 'laik hayata ait, dinden bağımsız' olarak açıklanıyor. Kubbealtı Lügati ise; ‘Dinin devletten ayrı olmasını savunan ve ferdî katılımı önemseyen doktrin’ olarak açıklıyor. Genel kanaate göre seküler düşünce, ‘dinden bağımsız, dînî endişelerden uzak bir hayat’ şeklindeki açıklama yaygındır.

(7)fenomenoloji: Felsefenin yeniden bir ilim gibi kurulmasını isteyerek özlere dönmesi gerektiğini, fakat bu özlerin tasvîri bir metoda dayanılarak fenomenlerde aranmasının doğru olacağını savunan görüş. Fenomen: Şuur karşısında belirdiği, idrak ve imkân sınırlarının içine girdiği kadarıyla varlık ve hâdise.

(8)teolojik: Belli bir dini ve bu dine ait konuları ele alan görüşle alakalı düşünce.  Her din açıklamalarını, inandığı mukaddes kitaplarına, peygamberlerinin bildirdiklerine ve din büyüklerinin yorumlarına dayandırır.

(9)teolog: İlâhiyetçı. Dinî bilgilerle meşgul olan ilim adamı.

 

 Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ

Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü.

Amcaoğlu olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.

 

Niyazi Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim Merkezi’nde yaptı.

 

İngiltere’de Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı. Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını devam ettirmektedir.

 

Meslek hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler, Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.   

 

Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim Alanları.