IMG-LOGO
Röportaj

İlahiyatçı Prof. Dr. Abdulhâkim Yüce ile Günümüzün En Mühim, En Aktüel Meselesini Konuştuk: İslâm'a Sürülen Leke: Din Maskeli Terör

14 09 2020

(İkinci Bölüm)

 

Çetinoğlu: İslamiyet’teki ‘İyiliği Emretme’ kavramı, mevzuumuzla alâkalı mı?

Prof. Yüce: Evet alâkalı. Emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker (iyiliği emretme kötülükten men etme) şeklinde meşhur olmuş ve yerini Kur'an ve Hadislerde bulan bir keyfiyettir. Konu ile alâkalı âyet ve hadislere satıhtan bakan kişi ve örgütler, şu görüşe sâhiptirler: Her Müslüman, hiçbir engel tanımadan, nerde olursa olsun her türlü kötülüğe engel olmalı ve her ortamda iyilikleri emretmelidir. Böyle davranmak kadın erkek her Müslüman'a vâciptir. Şu hadis-i şerife dayanarak da bunun üç şekilde olabileceğini belirtirler: "Sizden birisi bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer gücü yetemezse diliyle, şayet buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Bu (sonuncusu) imanın en zayıf halidir.”

 

Derinlemesine olmayan ve parçacı bakarak bu hadisten şu anlamları çıkartırlar:

a. Her türlü iyiliği emir ve her türlü kötülükten nehiy herkese vâciptir, çünkü hadiste istisna yoktur. b. Kötülük yapan kişi uyarıldığı halde vazgeçmezse her türlü şiddet uygulanabilir. c. Güç yetmez veya daha büyük bir tehlike veya fitne çıkma ihtimali varsa şiddetten vazgeçilerek dille uyarı yapılır. ç. Dille uyarı da mümkün olmuyorsa o kişinin yaptığı fiilden nefret edilir.

Ancak bu yorumlar bile yanlış ve aşırı iken, terör örgütleri bununla da yetinmeyerek, fertlerin bu işi yapmasının yeterli olamayacağı düşüncesiyle gizli silahlı birlikler kurmuşlar ve bilinen taktiklerle güya iyiliği emretmekte ve kötülükten sakındırmaktadırlar! Bu arada sâdece kendi görüşlerinin doğru olduğu kanaatiyle kendilerine katılmayan her insanı kâfir sayarak onlara savaş açmışlardır. Oysa ister vacip ister farz olsun, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma işini yapmayan asla kâfir olmaz, olsa olsa günahkâr sayılır. Zira şirk hâriç büyük günahlar kişiyi küfre götürmez.

Çetinoğlu: İslam âlimlerinin mevzu ile alâkalı görüşlerinden misaller vermek mümkün mü Hocam?

Prof. Yüce: Başta Hanefi mezhebi olmak üzere, İslam âlimlerinin konuyla alâkalı görüşleri kısaca şu maddeler halinde özetlenebilir:

a.İslam devlete çok değer verir ve ona önemli görevler yükler  b.Anarşi ve düzensizliğin olmaması için kişilerin kendilerini devlet yerine koyarak hak aramaları kabul edilemez. Yüzde yüz haklı olunan konuda bile meşru yolları takip etmek gerekir c.Toplumda iş bölümü vazgeçilmez bir esastır. Hâkimin, polisin, âlimin, memurun, âmirin vs. ayrı görevi vardır ve yekdiğerinin yerine iş yapmaya kalkışamaz.ç.Fitne çıkarmak, kişi ve kurumları lekelemek, kesinleşmeyen bir şeyle kişileri suçlamak, ihtilaflı konuları uluorta gündeme getirmek, şahsî çıkarlar için toplumu (kamuyu) zarara uğratmak vb. hususlar sıradan günahların ötesinde suçlar olarak telakki edilir ve şiddetle yasaklanır.

Çetinoğlu: Bu özetlerden nasıl bir netice çıkartılabilir?

Prof. Yüce: İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma meselesi ve ona temel oluşturan hadis-i şerif, yukarıdaki temel prensipler ışığında değerlendirildiğinde şu sonuç ortaya çıkar: Kötülükleri güç kullanarak engellemek kolluk kuvvetlerinin, dolayısıyla devletin sorumluluğundadır. Devlet bu işi koymuş olduğu kanunlar çerçevesinde yürütür. İhmal etmesi durumunda, devlete hangi yolla sorumlulukları hatırlatılıyorsa (seçim, taşkınlığı olmayan demokratik eylemler, ilmî toplantılar, basın, kitap-makale vs.) o meşru yollarla bu iş yapılır. Zira devlet halktan oluşmaktadır.

Kötülükleri elle engellemek konusunda fertler, ailesinden ve yakın çevresinden sorumludur. Ölçüsü içerisinde yapılan kötülüklere elle karşı koyar. Gerektiği yerde hiç çekinmeden yapılan kötülüğü ve işlenen suçu alâkalı yerlere şikâyet etmek de elle yapılan bir girişime benzer. Batı ülkelerinde bu duyarlılık üst seviyede görülmektedir. Kısacası kanunâ tâkibat ve ceza gerektiren hususlarda mutlaka devlet devreye girmelidir.

Sözlü îkazlar ise ilim ehlinin işidir. Çünkü neyin münker neyin de mâruf olduğunu, bu konularda var olan diğer görüşleri, konunun hangi metotla anlatılacağını, konuyla alâkalı dayanakları ve çağa uygun yorumlarını vs. ancak âlimler yâni konunun uzmanları bilebilir. Öyle ise bırakın halktan bir kişinin, alâkalı konunun uzmanı olmayan âlimlerin bile müdâhalesi bazen yerinde olmaz. Nitekim ülkemizde her konuyu bildiklerini varsayarak basında boy gösteren bazı kişilerin nasıl gülünç hâle geldikleri bilinmektedir. Zira din ciddî bir uzmanlık ister. Terör örgütlerinin âlimleri saf dışı etmek için ne çabalar gösterdikleri, hatta bunun her terör örgütünün temel hedeflerinden biri olduğu bu mesele ile daha iyi anlaşılmaktadır. Kısacası her fert için, dar bir çerçevede ve sınırlı konularda sözlü olarak kötülükten sakındırmak ahlakî-dinî bir prensiptir, ancak asıl sorumluluk işin ehli olan âlimlere aittir. Bu iş için günümüzde en güzel vâsıta ise basın-yayındır.

Halka gelince ki biz bununla hem güvenlik görevlisi hem de ilim ehli olmayan sıradan vatandaşı kastediyoruz, ona düşen kalben buğz etmektir. Yâni yapılan işi onaylamamak, hoşlanmamak, alkışlamamak, yeri geldiğinde hukukî çerçevede tepkisini göstermek, beddua etmek, seçimle tepkisini göstermek, suçun-günahın işlendiği mekânı terk etmek, bunu yapan akraba ve arkadaş ise dostluğu kesmek, şikâyet etmek vs. Anlaşılıyor ki hiç kimsenin kötülükler karşısında tepkisiz kalması, halk tâbiri ile kalabalığa uyması hoş karşılanmamıştır. Çünkü aksi durum, toplumun tamamen yozlaştığının ve başkaları tarafından köleleştirmeye hazır hale geldiğinin bir göstergesidir.

Çetinoğlu: Muhterem Hocam! Cevap verirken sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz bir mesajınız varsa lütfeder misiniz?

Prof. Yüce: Fertlerin Allah'ın emir ve yasaklarını gözeterek yaşamaları, aile içerisinde, çarşı pazarda, işyerinde, yolda, memuriyette, âmirlikte vs. kul ve kamu hakkından sakınması, sorumluluğunu yerine getirmesi, kısacası güzellikleri bizzat yaşayarak temsil etmesi en güzel tebliğ yâni en güzel 'iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma’ fiilidir,  

Evet,  âyetler, hadisler ve bu iki kaynağı yorumlayan din âlimleri terör örgütlerinin anladığı ve uyguladığı anlamda bir 'iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma' prensibini öngörmektedirler. Yapılanlarla din adına hiçbir yararın elde edilememiş olması da bu iddianın en açık göstergesidir. Oysa başta peygamberler olmak üzere, tarih boyunca bu prensibi gereğine uygun işleten kişi ve toplumlar insanlığa büyük bir medeniyet ve huzur götürmüşlerdir.

Netice

Terör örgütlerinin tamamı birçok yönden insanlığa zarar vermektedirler. Ancak din maskeli terör örgütleri daha çok, görünüşte kendisine hizmet ettiklerini söyledikleri dine zarar vermektedirler. Bu zararın iki konuda yoğunlaştığını söylemek mümkündür: İslam İmajını lekelemek ve bazı İslamî konuları yanlış yorumlamak.

Dine verilen bu zararların önüne geçmek, dolayısıyla din maskeli terörle etkili bir mücadele için, öncelikle bu örgütlerin çıkış sebeplerinin ciddî şekilde araştırılması ve bu sebeplerin ortadan kaldırılmasına yönelik çaba harcanması büyük önem kazanmaktadır. Terörün sebepleri arasında dinin yanlış anlaşılması, yanlış yorumlanması, devletler tarafından baskı altına alınması, siyasete âlet edilmesi, üvey evlat muamelesi görmesi, din adamlarının yeterince yetişememesi, var olanların dışlanması ve horlanması gibi birtakım yanlışlıklar ve eksiklikler de bulunmaktadır. Durum böyle olunca yapılacak işlerden biri de, insanlığın hayatından çıkarılması mümkün olmayan, ama manipüle edilmesi de her zaman söz konusu olabilen din gerçeğine, gereğine uygun ve pazarlıksız bir şekilde yaklaşmak olmalıdır. Bu arada bütün dünya, terörün dini olmadığı noktasında birleşmeli, bunların hiçbir din adına hareket etmediklerini insanlığa açıklamalı ve dinleri temize çıkarmalı; mâsum dindarları farklı değerlendirmeli ve teröristle de gereğine uygun metotlarla mücâdele etmelidir.

Günümüze varıncaya kadar itikadî ve amelî ehl-i sünnet mezhepler, hem dinî pratikler noktasında Müslümanların birliğini sağlama, hem de dinde bozulma ve yozlaşmanın engellenmesi adına ciddî görevler ifa ettiler, etmektedirler. Bu durumu iyi tesbit eden din reformcuları, oryantalistler ve tabiî ki terör örgütleri, mezhepleri ve âlimlerini sürekli hedef tahtasına koydular. Çoğu zaman demagoji yaparak, 'İmam Azam ve İmam Şafi de bizim gibi birer insan idiler, asırlar sonra onların görüşleri niye takip edilsin veya tenkit edilmesin' gibi sözlerle bu âlimleri halkın gözünde lekelemeye çalıştılar. Ancak asıl hedef, hedeflerine uygun, her hangi bir metodolojiye uymadan dini yorumlamak, toplumun birliğini bozmak, böylece daha kolay bir şekilde terör estirmektir. Şu anda dört mezhep var ama söz konusu kişilere uyulursa, mezhepleri tenkit edenler sayısınca mezhep ortaya çıkmış olur ki, artık dinden söz etmek pek kolay olmaz.

Bu arada söz konusu örgütlerin ana hedeflerinden biri din âlimleri, diğeri de hukuk, tefsir, hadis ve kelam gibi ilimlerin usûlü yâni metodolojisidir. Yanlış yorum ve uygulamalarına karşı çıktıkları için yetişmiş din âlimlerini lekelemekte, sindirmekte, tekfir etmekte ve maalesef bazılarını da öldürmektedirler. Diğer taraftan yanlış yorumlarının anlaşılmasına yardımcı olacak usûl ilmini tanımamakta, böylece kolaylıkla zâhirî, keyfî ve parçacı yorumlar yapmaktadırlar. Bu iki hedeflerini kolaylıkla gerçekleştirmek için de seviyeli bir din eğitiminin verilmesini engellemektedirler.

Sözü edilen örgütlerin maksatları anlatılırken ‘Asr-ı Saadet benzeri bir İslam modelini kurmak suretiyle yeryüzünde şeriatı yâni Allah'ın hükmünü ihya etmek’ deniliyor. Bu değerlendirme birçok yönden yanlıştır ve zararlıdır. Mesela bu tarz yorumlar şeriat, cihad, şehitlik, gazilik, İslam devleti, asr-ı saadet gibi İslamî kavramların yanlış anlaşılmasına sebep olduğu gibi, bu örgütlerin eylemlerini meşrulaştırmaya da yaramaktadır. Böylece kolay eleman bulabilmekte ve halktan destek almaktadırlar. Hiçbir Müslüman’dan cihat kavramını, şeriat kavramını veya şehitlik kavramını kötülemesi ve karşı çıkması beklenemez. Zira bunlar her Müslüman’ın hayatında değer verdiği dinin kavramları arasında bulunmaktadırlar. Ama anlamları terör örgütlerinin açıkladığı ve uyguladığı şekilde değildir. Örgütün iç yüzünü ve işin milletlerarası ilişkiler boyutunu bilmeyen ve yeterli din eğitimi almamış, kırsal kesimde yetişmiş, bazı haksızlıklara uğramış, akrabaları devlet veya bilinmeyen kişiler tarafından işkenceye uğramış fakir bir Müslüman gencinden, yukarıda yapılan değerlendirmelere karşı çıkmasını veya sempati duymamasını beklemek kolay değildir.

 

Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE

1962 doğumlu olan Abdulhâkim Yüce, 1986'da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirmesiyle, Almanya'nın Köln ve Fransa'nın Paris şehirlerinde belli sürelerle görev yaptı.

1992'de, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin Tasavvuf Anabilim Dalı'na, asistan olarak tâyin edildi.  Aynı yıl, ‘Razî'nin Mefatîhu'l Gayb Adlı Tefsiri'nin İşârî Yönü’ başlıklı tezini bitirerek, alanında doktor oldu.

1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak göreve başladı. 1997'de Doçent, 2003'te Profesör oldu.

İngilizce ve Arapça bilen Yüce, hâlen bu görevine devam etmektedir.

Yayınlanmış Kitapları:

*Razi'nin Tefsirinde Tasavvuf: Nil Yayınları, 1996. *Kalb Hayatı (Muhâsibî'den çeviri): Işık Yayınları, 1997.  *Gece İbâdeti: Işık Yayınları, 1999. *Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı: Kaynak Kitaplığı, 2001. *Tasavvuf ve Bid'at: Nil Yayınları, 2001.*Konuşma Sanatı ve Hitâbet: Işık Yayınları, 2013. *İtikâf: Işık Yayınları. *Bizim Yuvamız: Işık Yayınları. *Tesbiihât: Işık Yayınları. *Efendimizin Bir Günü: Işık Yayınları,