IMG-LOGO
Röportaj

Prof. Dr. Yümni Sezen ile Türkler ve İslâmiyet Hakkında Konuştuk.

29 August 2020

Oğuz Çetinoğlu: İnsanlar, neden bir dine bağlanmak ihtiyacını hissederler?

Prof. Dr. Yümni Sezen: Kurumlaşmış dinde fıtrî ve gerçek sebep aidiyet duygusudur. İnsan, aidiyet duygusu olmadan yaşayamaz. Diğer canlı varlıklarda da seviyelerine göre ve içgüdüsel olarak aynı mekanizma mevcuttur. Bir arslan, arslan sürüsüne; arslan yavrusu arslan ailesine yönelik aidiyet içgüdüsüne sâhiptir. Arslan fillerin arasında, tilki de arslanlar arasında yaşayamazlar. Böcekler kendi dünyalarında birliktedirler. İnsan en yakından en uzağına kadar halka halka genişleyen aidiyet duygusu içindedir. Aile, sokak, mahalle, kasaba, şehir, millet, ülke ve insanlık bu halkaları teşkil eder. Biyolojik, psikolojik, sosyal-psikolojik, kültürel, ideolojik aidiyete tâbidir. İnsan aynı zamanda manevî birlikteliğe ait bir aidiyet duygu ve düşüncesi taşır. Din, mezhep vb. insanın aidiyetsiz, tek başına, dağda veya ormanda yaşar gibi yaşaması imkân dışıdır. Ateistler yalnız değillerdir. Bir sosyal gruba, bir kültür grubuna aittirler. Sâdece bir noktada, elbette önemli bir noktada ret ve inkâr içine düşmüşler, Yüce Varlık yerine başka bir şeyi tabiatı, ilmi, insanlığı vb. koymuşlardır. Kültürel olarak farkında olmadan, inkâr ettikleri kurumun içindedirler. Adlarıyla, alışkanlıklarıyla, törelere ait olmalarıyla bu açıkça görülür. Sâdece Mutlak Varlığı tanımadıklarını iddia etmektedirler. Psikolojik olarak gerçekte ‘sırf inanma’ yönelişlerinin dışında değillerdir.

Çetinoğlu: ‘Korku insanı dindar yapar’ Denilir. Bu söz ile ilgili yorumunuzu alabilir miyim Hocam? 

Sezen: İnsanlar baskı altında dine girmezler ve girmemişlerdir. Zorlama ile iman bir arada olmaz. Bu iş ‘inanma’nın tabiatına aykırıdır. Onun için İslam ‘dinde zorlama yoktur’ demiştir. İnanma veya inanmama yönünde baskı, ancak takiyye (*) denen şeyi doğurur ki bu da geçicidir. Bunu da anlayış ve yorum farklılıklarıyla karıştırmamak gerekir. Takiyye anlayış ve yorum farklılıkları türünden değildir.

Korkuyla, baskıyla, takiyye altında biri Müslüman görünmüş olabilir. Fakat bunlar ferdî olaylardır. Ferdî olaylar psikolojiyi ve önemli kişiler ve kişilikler ise târihi ilgilendirirler, fakat sosyolojiyi ve sosyoloji kanunlarını ilgilendirmezler. Ferdî olaylar imana dönüşmezler. Niyetler de sosyolojik olay değillerdir. İyi niyetler birikimi sosyolojik olaya dönüşür, kötü niyetler birikimi ise engelleyici sosyal olaylardır. Bu açılardan bakınca Türkler veya başka bir kavim, ‘zorla Müslüman olmuştur’ diye bir sosyolojik izah yapılamaz. Vuku bulanlar ferdî olaylardır. Kültür asimilasyonundan söz edilebilir. Fakat bu durum Müslüman olanlar için de vuku bulabilir, Müslüman olmadan da gerçekleşebilir. Lübnan halkının yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman’dır. Her iki grup da Arap kültürüyle asimile edilmişlerdir.

 

Çetinoğlu: Arap orduları karşısında ölüm tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş olmak, Türklerin İslamiyet’i kabullerine vesile olmuş olabilir mi? Ne sebeple?

Sezen: Türkler başlangıçta fert fert, isteyerek ve gönülden Müslüman olmuşlardır. Bu durum İslam’ın ilk yıllarında Mekke ve Medine’ye kadar uzanmıştır. Az sayıda da olsa Türk kökenli Araplaşmış Müslümanlar buralarda görülmektedir. İlk şehit kadın (Sümeyye) köken itibarıyla Türk idi (Pami-Pamuk). O devirde Araplaşmış daha başka Türkler de vardı. Bunlar İranlı Selman gibi, araya araya oralara gitmiş ve Müslüman olmuşlardı. Rum asıllı Süheyl de öyle idi. (Süheyl-i Rumi)

 

Çetinoğlu: Türklerin İslamiyet’i kabullerinde etkili olan unsurlar konusunda bilgi lütfeder misiniz?

Sezen: Türklerin büyük kitleler hâlinde Müslüman olmaları, asırlarca süren sessiz arayışın patlamasıdır. Bunun vesilesi de ya Talas Meydan Savaşı gibi ölüm kalım meselesi veya Hakan’ın Müslüman olarak yol açması olmuştur. Çinlileşmeye her zaman karşı çıkan Türkler, Müslümanlığı tercihte hem dünyevî (hayatî) hem uhrevî kazanç görmüşler, altta yatan ruhî kaynayışın sonucuna ulaşmışlardır.

İslam merkezine yakın olanların, Türklerden önce Müslüman olmaları, özellikle o gün için son derece tabiîdir. Burada rol oynayan faktörlerden biri coğrafya, diğeri kültür birliği veya yakınlığıdır. Aynı kavimden veya benzer kültürden olmanın garantisi yoksa da avantajı vardır. Türkler hem coğrafya olarak uzak, hem Arap kültüründen farklı bir kültür sisteminde idiler. Buna rağmen Müslüman olmaları kolay olmuştur. Bunda arayışın rolü baştadır. (Sürekli din değiştirmeleri ve çeşitli dinlere girmeleri bunun işâretidir).

Gök Tanrı anlayışı da sebep olmuştur (Yukarıda, yüce vb. anlamlarla). Putperest olmamaları da rol oynamıştır (Şamanizm putperestlik değildir). Türkler üzerinde şimdi kestiremeyeceğimiz daha çok çeşitli faktörler vesile olmuştur.

    

Çetinoğlu:  Türkler İslamiyet’i kabul etmekle Arap kültür ve medeniyetine girmiş oldular mı? Girdilerse, girmiş olduklarının göstergeleri nelerdir, girmedilerse, ne sebeple girmediler?

 

Sezen: Türkler İslamiyet’i kabul etmekle Arap kültürüne girmiş olmadılar. Zamana ve bölgeye bağlı aşırılıklar olmuş olabilir. Fakat bu, bütünlüğü ilgilendirmemiştir. Türkler kendi kültürlerinde Müslüman olarak yollarına devam etmişlerdir. Esâsen Türklerin Müslüman olmalarının yoğun olduğu dönem, asimileci Emevilerin son zamanlarına ve gevşemiş dönemine rastlar. Artık ortada Arap Kültür ve Medeniyeti değil, İslam Kültür ve Medeniyeti vardır. Müslüman olan milletler de bu üst sistemin içinde yerlerini almışlardır. Türk-İslam Kültür ve Medeniyeti, Arap-İslam Kültür ve Medeniyeti, İran-İslam (veya Fars-İslam) Kültür ve Medeniyeti, Hind-İslam Kültür ve Medeniyeti gibi. Eğer Batılılar da sâdece ferden değil, kültür olarak İslamlaşırlarsa, şüphesiz Fransız-İslam Kültür ve Medeniyeti, Alman-İslam Kültür ve Medeniyeti vs. doğacaktır. Fakat bugün için bu, söz konusu değildir. Ferdî Müslümanlıklar kültüre intikal etmemiştir.

 

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

 

(*) takıyye: Kendisine zor kullanılan bir kimsenin canını, malını ve koruması gerekli varlığını mutlak bir tehlikeden kurtarmak için gerçekte benimsediği görüş ve kanaatin aksini söylemesi ve bu şekilde hareket etmesi. Karşı taraf ile aynı fikirde imiş gibi görünmesi.

 

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN

 

1938'de Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957'de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığına bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü'nde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 yıllarında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985'de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalında doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir.

 

Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslamî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır.

 

Yayınlanmış kitapları: Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), Târihî Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi (1984), Hayatın Manâsı (1984), Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993,1998), Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar (1990,1997), Türk Toplumunun Lâiklik Anlayışı (1993), İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), Maddeci Felsefenin Çıkmazları (1996), Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik (2003), İslâm'ın Sosyolojik Yorumu (2004), Hümanizm ve Türkiye (2005), Kültür ve Din / Türk-İslam Örneği 2011. Ayrıca; Kültür adıyla Fransızcadan bir kitap tercümesi, çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlandı.

 

Prof. Dr. Yümni Sezen evli ve üç kız babasıdır.