IMG-LOGO
Güncel

17 AĞUSTOS: “Sesimi Duyan Var mı?”

21 08 2020

17 Ağustos depremi -diğer büyük afetler gibi- iç yakıcı bir ulusal acımızdır. O talihsiz ses, henüz kulaklarımızda dönüp dolaşıyor. Bu sesi duyan var mı?.  Her seneyi devriyesinde depremzede edebiyatı yapmak, o sese bir çare olacak mıydı, oldu mu?. Elbette değil. Temenniden öte bir şey değil.  

 

Bu depremde; Marmara bir uçtan bir uca yıkıntıya uğramıştır. Bu yıkıntı altında; büyük umutlarımız, hayâllerimiz, geleceğimiz kalmıştır. Ancak gerçekte, bu yıkıntının altında; kontrolsüz cehalet kalmıştır. Zaptedilmeyen kazanma hırsı, müteahhit - kontrol ilişkileri kalmıştır.  Arsızlık-insafsızlık, kalmıştır. Siyaset ve yerel idarecilerin ilişkileri, yönetmeliğe uymayan kamu yetkilileri kalmıştır. Bilimsel verilere dayanmayan kat artırım sorumluları kalmıştır. Hem de bir daha çıkmamak üzere. O sesi duyan var mı?


Yıllardan beri her deprem sonrasında "devletimiz yaraları saracaktır" denilmesi gerçek bir tedbirden çok uzaktır. Devlet-millet yaraları elbette sarar ve sarmıştır da. Ancak nedense bu ağır hasarların ve can kaybının asıl kaynağına ulaşmak yerine, hadisenin sadece sonucuna bakılıyor. Yani, “sizin ihmaliniz öldürse de yaraları sarmak bizden” der gibi. 


 

Ancak gelişmiş ülkelerde bu böyle değil. Bir bekçi kulübesi de yapılsa, oraya zemin etüdü uygulanır. Zeminin vereceği tepkinin bilinmesi istenir. Bir yapının tek katlı ya da çok katlı olması mühendislik bakımından aynıdır. Bu, işi ciddiye almak demektir.

Depremler bütün dünyanın gerçeğidir. Ülkemiz için deprem tehlikesi hep olacaktır. Çünkü deprem etkinliği bakımından, ateş çemberi denilen bir kuşağın içindeyiz. Depremin önlenmesi diye bir kavram yoktur. Oluşacak hasarı en az seviyeye indirme çabası vardır. Zaten sismoloji, zemin ve yapı bilimleri bu amaçla çalışmaktadır.

2018 yılında revize edilen ve dört yüz on yedi sayfalık harika bir “Bina Deprem Yönetmeliğimiz var. Bu yönetmelikte en ince ayrıntılar, bilimsel testlerle desteklenerek uluslararası standartlardadır.  Zemine ait deprem spektrumundan, taşıyıcıların tasarımına, kolon-kiriş kesme kuvveti katsayısına kadar hepsi sayısal olarak tanımlanmıştır. Sorun şudur; neden çok iyi hazırlanmış bir yönetmelik ve nitelikli yapı elemanları olduğu halde bu kadar ağır hasar olmaktadır? Bunun sebebi elbette önemlidir. Ortada bir bilinmezlik vardır.  Ne yönetmelik, ne de plan-projeler gerçek neden değildir. Asıl sorun insandan öte sistem sorunudur. Sistem işlediğinde kişiler inisiyatif kullanamazlar. Denetleyecek olan da sistemdir. O bağımsız uygulayıcı sistem henüz kurulamamıştır.

Gerçeği görmek lazım. Aktif bir fay kuşağının iki yakasına yüz binlerce insanı yatay-dikey istifleyin, sonra da “bu fay çok kötü vurdu” diye ağıt yakın. Bu bir çelişkidir.  Ya da “Allah’tan gelendir” deyip mukadderata razı olup aradan sıyrılıp çıkmaktır. O sesi duyamazsınız. Asıl sorulması gereken soru şunlar olmalı: Neden; dere yatağı, alüvyal- balçık  zeminler, heyelanlı alanlar imara açılıyor?. Bunun cevabı verilmeden o sesi duymak imkansızdır.  Çünkü hasır beton özlemi taşıyanların sesi daha üst perdeden çıkmaktadır.

Depremle birlikte yaşayacağız. Yerkürenin enerjisi olduğu sürece depremler devam edecektir. Genel bir değerlendirme ile deprem hasarının önemli bir kesimi zemin yapısından kaynaklanmaktadır. Tutturulmamış alüvyon zeminlerde can kaybı ve hasar çok yüksektir. Yapı-zemin ilişkisi zayıftır. “Zemin büyütme” etkisi vardır. Sade teknik bir ifadeyle; hız ve yoğunluk düştüğü için enerji, genliği anormal arttırarak taşıyıcı kolonlarda hasar oluşur. Diğer nedenler de vardır. Kaya zeminler ise; yığma yapıları bile tolere ederek hasarı minimize eder. Yapı düzensizlikleri de önemli handikaptır.

Burada zemin etkisi ile ilgili üç örnek verilebilir: 1999 Gölcük depreminde Adapazarı-Kocaeli- Yalova büyük hasar gördüğü halde Hereke’de hiç can kaybı olmamıştır. Aynı deprem yüz kırk km. batıda İst.-Avcılar’da önemli hasara neden olmuştur.  En önemli etken zemindir. Düzce’de olan her depremde alüvyon zeminde büyük hasar olmaktadır. Yakındaki yamaç kaya zemindir ve hiç hasar olmamıştır (Konuralp). Kız Kulesi iki yüz elli yıllıktır. Suyun içindedir ve yakınından fay geçmektedir.  Ancak bunca zamandır yıkılmamıştır. Sebebi,  kireçtaşları üzerine oturtulmuştur.

Bilinmektedir ki; yerkürenin aktivitesi-dinamiği fiziğin genel esaslarına bağlıdır ve tesadüfe yer yoktur. Sistem çalışmaktadır. Kâinatın bu harika sisteminin iyi işlediğini bilmek lâzım.  “Allah’ım bizi bu afetlerden koru” temennisi iyi bir şeydir, ancak daha çok işini iyi yapmalı. Zeminin karakterine göre yapı tasarımı uygulamak ve ona uymak da bir nevi “sismolojik duadır”.  O duayı yapmamak depreme meydan okumaktır (cahil cesareti).  Bilindiği gibi hayat, faaliyete bağlıdır. İnsanlığın enerji kaynakları işte o büyük kırılmalar sonucunda birikiyor. Bu dönen sistemin altına kolunu sokmak bir felakettir. Sonsuz sakinlik (asismik) “ekolojik ölüm” anlamı taşır. Bu güzelim İstanbul boğazı oraya hiç sessizce konuçlanmadı. Ne kıyametler kopmuştur. O sesi de duymak-hissetmek lazım.    Sağlıkla kalınız.