IMG-LOGO
Röportaj

Şair ve Edib Av. İsmail Özmel ile Türk Kültür Tarihi Üzerine Sohbet

26 July 2020

Oğuz Çetinoğlu:   Kültür, dil ve medeniyet bahislerine çok farklı bir açıdan bakıyor bize yepyeni renkler ve derinlikler kazandırıyorsunuz. Bu seferki sohbetimizde Türk Kültür tarihine yeniden bir bakalım diyorum. İlk insan ve ilk Türk konusunda neler söylersiniz?

Av. İsmail Özmel: Âdem ile Hava’nın cennetten kovulması ile başlayan insanlık macerası, kesinkes aydınlanmış bir konu değildir. Bu konuya biraz olsun girebilmek için bazı çevre konular üzerinde fikir ve yorum jimnastiği yapmayı düşünüyorum.

İnsanlığın çok eski zamanlardan beri tanıdığı, en eski kara parçası Asya kıtasıdır. İlk insanın zuhur ettiği sahanın da bu kıtada olduğu düşünülebilir.  Zira insan nereye ilk ayak basarsa önce orayı tanır. Bilgilerinin en eskileri de buralarla ilgili olanlardır. En eski kalıntıların da bu kıta üzerinde olması akla daha uygun gelmektedir. Arkeolojik kazılar özellikle bu kıtada yoğunlaşmalıdır. Burada yapılacak kazılar sonunda elde edilecek belgeler, kalıntılar tarihin eski devirlerindeki insanlarla ilgili bir takım yorumlara imkân verecek ve eski dönemlerle ilgili arkeolojik kazılar, elde edilen bilgi ve belgeler yorum imkânlarını genişletecek ve insanlık tarihi bu sayede biraz daha aydınlanacaktır.

Bu arada gazetelere yansıyan bir olay bu tezimizi doğrular mahiyettedir. Önce bu haberi okuyalım:

“1994’te sürüsünü dolaştıran bir çoban, Şanlıurfa’nın 15 km kuzey doğusundaki Örencik köyü yakınlarında yer alan Göbekli Tepe’de dikdörtgen şeklinde üzerinde oymalar olan taşlar buldu. Keşfin duyulmasından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü görevlisi Klaus Schmidt, bölgeye gelerek incelemelere başladı. Ve burada bilinen insanlık tarihini baştan sona değiştirecek kalıntılara ulaştı. İlk gelişme Göbekli Tepe adı verilen ve Buzul Çağı’ndan sonra insanlar tarafından inşa edilen ilk tapınak olduğu tahmin edilen bölgenin Piramitler’den 7.500 yıl önce inşa edildiğinin karbon testleriyle anlaşılması oldu. Harvard, Stanfor, John Hopkins gibi üniversitelerden bilim adamları burada incelemelere başladı.”

Haberin “Rousseau’nun teorisi çöktü” başlıklı bölümde:

“Newsweek’inTarih Yeniden Yazılıyor’ başlıklı haberine göre klasik medeniyet teorisi, önce yerleşik hayata geçildiğini ve ardından köy yaşamı, yazı ve dinlerin ortaya çıktığını ortaya koyuyordu. Ünlü Fransız düşünürü Jean Jacques Rousseau, ‘Şehir dini yarattı’ diyerek bu teoriye vurgu yapıyordu. Kazıdan elde edilen bilgilere göre Buzul Çağı’nı geçiren insanlar bu bölgeye geldikleri zaman burada bu tapınağı inşa etmelerinin asıl nedeni beraber dua etme isteğiydi. Yani önce tapınak, ardından buradaki yerleşik hayat başladı. Bu da ‘şehir dini yarattı’ felsefesinin yerine, ‘din şehri yarattı’ felsefesinin gerçek olduğunu ve medeniyet tarihinin bu nedenle yeniden yazılması gerektiğini ortaya çıkarıyor. Stanford Üniversitesi’nden Jan Hodder, ‘teorimizin hepsi yanlışmış’ dedi. Uzmanlara göre Göbekli Tepe’de tapınak çevresinde yaşamaya başlayan insanlar tarım ve hayvancılığı keşfetti ve sonra Çatalhöyük’te yerleşik düzende yaşamaya başladı.” (Vatan Gazetesi 21 Şubat 2010 Pazar günkü nüshasından)

Vatan gazetesi bu haberi “Medeniyet Dua Ederek Başladı” başlığı ile vermiş. Şanlıurfa’daki bir kazı haberinin bu başlıkla verilmesine şaşırmadım. Yalnız bir Kızılderili hikâyesini çağrıştırdı:  Avrupalılar yurdumuza ellerinde kutsal kitapları olan İncil’le geldiler, bize dinlerini öğrettiler. Onlar giderken bizim ellerimizde İncil, onların ellerinde bizim tarlaların tapuları vardı…

Bakınız ben en eski kıta Asya kıtasıdır ve ilk insanın da bu kıtada yaşadığını, izlerini ve kalıntılarını da bu kıtada bıraktığını söylemiştim. Şanlıurfa Asya kıtasının, batılıların küçük Asya dedikleri Anadolu’nun yani Türkiye’nin bir şehridir. Kazının Göbekli Tepe’de yapıldığı anlaşılıyor. Fakat bu kazıdaki bulgularla onların yaptığı yoruma ulaşmak ne kadar mümkündür, meselenin bu tarafını düşünmeye değer buluyorum.

İlk insanın dünyayı teşrif ettiği kıtanın, Asya kıtası olduğunda tereddüt yoktur. Bu kıtanın bilinen en eski dönemlerinde ortasında büyük bir iç denizin olduğu ve çevresinin de ormanlarla kaplı bulunduğu kabul edilmektedir. Bu iç denizin kuruması üzerine insanların buradan her zorluğu yenerek kıtalara yayıldığı da eski kabullerden birisidir. Söz bu noktaya gelince Göçler Haritası’nı hatırlamamak mümkün değildir.

Göçler haritası o kadar gerçek ki, itiraz edenler en küçük bir delil ortaya koyamadıkları gibi, alaylı bir ifade ile okuyanları da gülümsetmişlerdir. Böyle düşünenlerin ne derece gerçek peşinde olduklarını biz bilmiyoruz. Bir tebessüme; böyle oldukça delilli; göç yollarındaki ilginç kayalara çizilmiş şekilleri, kazınmış resimleri görmezden gelmek ve bütün bunları insandan başka bir varlığın yaptığını varsaymak ne kadar akla uygundur, bunu düşünülmesi gereken bir nokta olarak görüyorum. 

Bu kalıntılar, anlamsız işaretler midir? Kaya üzerine kazınmış şekillerin göç yollarının duraklarında, hem de göç yollarının devam eden uzun mesafelerinde, kesintiye uğramadan devam etmesi nasıl izah edilecektir? Yoksa bu kadar bariz izler, kayalara oyulmuş veya çizilmiş şekiller, geyik siluetleri hiç yokmuş gibi davranmak, görmezden gelmek mümkün mü? İlmi merak ve ilmi saik bunu mu gerektirir?

Bu konuda göç haritasına alternatif sayılacak bir yeni tez de ortaya atılmamıştır. Çünkü en eski kıtanın en eski insanları, iç denizin kuruması ile dünyaya yayılmışlarsa buna itiraz için daha akla yakın, daha berrak, daha delilli bir yorumun verilmesi gerekmez mi? Yoksa insan dünyanın her yerinde aynı zamanda mı ortaya çıktı? Öyleyse o kara parçaları hakkındaki bilgilerimiz neden yüzyıllar sonraya aittir?

 Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz arkeolojik kazı haberi ve ona dayalı yorum hakkında daha geniş bilgi vermeniz mümkün mü?

 Av. Özmel: Haberin başlığı “Medeniyet dua ederek başladı” şeklinde idi. Belli ki bir mesaj verilmek isteniyor. Ben o mesajı hangi belgeden çıkardıklarını merak ediyorum. Sonra medeniyetin dua ederek başlamasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü din belli merasimlerle, belli kurallarla yapılan bir dua sistemidir ve insanın ruhi hayatını şekillendirir. Böyle bir noktaya gelen insanın tefekkür ve tahayyül kabiliyetlerinin oldukça gelişmesi gerekir. Bu bir ruhi gelişmenin de müjdesidir. Meselenin bir yüzü böyle görünüyor.

İnanç hayatı yaşayan insanların bir medeniyete vücut verebilmeleri için; bu kuralların esnekliklerine yapışarak kendilerine bir nefes alacak nokta yakalamaları; oradan serbest bir düşünce ve serbest bir tahayyül ortamına yönelmeleri gerekir. Bilinen zamanların dini inanışları ne kadar katıdır, hoşgörüden ne kadar uzaktır. Onların sanat konularında esnek davranmadıkları bilakis kuralcı ve bağlayıcı davrandıkları halen izleri devam eden bir süreçtir.

Duadan medeniyete ulaşmak fikri bize çok makul bir yorum ve tahmin olarak görünmüyor. Dua ve onun getirdiği ruhi tatmin ve huzur insanların çalışmaları için sürükleyici ve coşturucu etkiler içermemekte, elde ettiği ile yetinen, mamur bir çevreden çok, huzurlu bir yuva ölçüsü içinde, yaşayan, Tanrının lütuflarını kendisi ve yakınları için isteyen bir yapıya doğru götürmektedir. İbadetle Tanrı’nın nimetleri arasında bir ilgi kurmak;  ben ibadet ediyorum; Yaratan nimetlerini de bize vermelidir mantığını çağrıştırıyor.  Bütün bir toplumun bu nimetlerden yararlanması için herkesin çalışması ve üretmesi gerektiği fikri, daha sonraları insan zekâ ve birikiminin ulaştığı bir olgunluk dönemini ifade eder.

Şehir hayatı dediğimiz zaman, dini kuralların hayatı şekillendirmediği zamanlarda, insanlar, bir takım hayvan figürlerini taşlara kazımışlar, alet ve edevatları ile silahlarının resimlerini yapmışlardır. Bu resimler arasında kutsalların resimlerine de rastlanıldığı kabul edilebilir. Çünkü insanın olduğu yerde kutsalların da olacağı varsayımı bize daha kabul edilebilir bir değerlendirme olarak görünmektedir. Ama öncelikler her zaman üzerinde durulması gereken noktalardır.

İlk insanların yaşamak için gerekli yiyecek, giyecek ve vahşi hayvanlardan ve diğer insan gruplarından kendilerini korumak için bir kulübe yapmaları, yiyecek ve içecek derdine düşmeleri akla daha yakın gelmektedir. Aç adamın ibadetinden bahsedebilmek için bu duygunun adeta ilk insana ilham edildiğini varsaymamız gerekir ki, böyle düşünenler de vardır ve saygıyla karşılanmalıdır. Böyle bir değerlendirme için günümüzün insanı ne dereceye kadar hazırlıklıdır? Bunun mantıken bir izahının olacağını sanmıyorum. Bu ancak bir iman bahsi olarak iddia ve kabul edilebilir.

İlk insanı, belki sağanak yağışlarla şimşek çakması, kıyıda ise gelgit olayları, bir akarsu kenarında ise su taşmalarının şaşırtacağını düşünüyorum. O hem tabiatın azgın şartları ile mücadele edecek hem de açlığını gidererek yaşam mücadelesi verecektir. Herkesin başı derdine düştüğü bir zamanda insanın çevreyi ve çevresindeki canlı ve cansız varlıkları anlamaya çalışması kadar doğal ne olabilir? Yeme, içme ve barınma ihtiyacının karşılanması ilk insanın da, bugünkü insanın da derdi olmaya devam ettiğini düşünüyorum. Barınma, korunma ve beslenme konuları biraz yoluna konulduğunda, ilk insan kendisine yardımcı olacak canlı ve cansız varlıklara dikkatle bakmaya ve onlardan faydalanmaya çalışacağı varsayımı bana daha makul gelmektedir.

 Bu asgari şartlardan sonra, bir şimşek çakması, güneşin sabah doğup akşam nereye gittiğinin merakı gibi konular insanı ilk şaşırtan veya düşündüren olgular olmalıdır. Din ve inanç konuları insanlığın belli bir merhaleyi aştıktan, düşünme ve mukayese etme yeteneklerinin gelişmesinden sonra vardığı bir merhalenin ilk müjdesi olabilir diye düşünüyorum. Bilhassa tabiat olayları, yağmur, rüzgâr, rüzgârın savurduğu yaprak, dal, budak, dallarından kopardığı meyveler insana, insanüstü bir varlığın ilk duygularını vermiş olamaz mı?

Bu serbest düşünce ve yasaksız bakış onları sanatın ve tefekkürün berrak sularına götüreceğini ve ilmin, alet ve edevatın, sanatın birçok dalının gelişme ortamına kavuşacağını düşünüyorum.

Eski dönemlerin insanları için tabiat olayları, gök gürlemesi, yağışlar, iç denizdeki gelgit olayları, denizdeki canlılar, ormanlardaki canlılar onların ilk çevre dostlarıdır. Otlar, yapraklar, ağaçlar, onlarda biten meyveler, daha doğrusu yenilebilir şeyler ilk insanın dikkatini çekmiştir sanıyorum. İnsanlar, aile, komşu, daha sonra akraba gibi ilişkilerle şekillenirken tamamen tabiatla baş başa ve ona hayranlık içindedir. Güneşin doğuşu ve tabiatta onunla başlayan gelişmeler, dal, yaprak, çiçekten sonraki meyve ve bütün bunların görülmesini sağlayan güneş- aydınlık; belki ilk insanın ilk söylediği sözün; bir şaşkınlık ünlemi olmasına sebep olmuştur. Bu ünlem belki bir feryat sözüdür. Belki dağları sevgilisi için delen Ferhat sözüdür. Daha sonraki asırlarda insanoğlunun bu ünlemi belki eyvah, nasıl çözüm üreteceğiz şeklindeki yakarışıdır, şaşkınlığıdır. Belki de ilham edilen büyük seziş, ey büyük Tanrı bize imdat kıl, sözüdür.

Bütün bu sayhalar; zaman XX. Yüzyıla yaklaşınca;  eyvah şeklini almış ve çalışmadık, çağı görmezden geldik, çağın bağıra çağıra söylediği gerçeklere sırt döndük, sonunda bu duruma düştük diye üzüntüsünü belirten bir eyvah söylemi haline gelmiştir.

 Çetinoğlu: Sayın Özmel yanılmıyorsam TRT İstanbul televizyonu yapımcılarından birisi ile ilgili bir ilmi geziden bahsedecektiniz? Bu araştırmanın sonuçları size neler düşündürdü?

 Av. Özmel: Bu araştırmacı İstanbul Televizyonu prodüktörlerinden rahmetli Servet Somuncuoğlu’dur.

 Son yıllarında çok meşakkatli bir yolculuğu gerçekleştiren TÜRK SEYYAH VE ARAŞTIRMACI-YAPIMCI, Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru GELİRKEN KAYALARA ÇİZİLMİŞ, OYULMUŞ FİGÜRLER, GEYİK VE KURT RESİMLERİNE BENZEYEN KAYA ŞEKİLLERİNİ TESPİT ETMİŞ VE BUNLARI YAYINLAMIŞTIR.

  Bu konudaki haberi okuyalım ve üzerinde beraberce düşünelim, konuşalım:

“İstanbul Televizyonu Prodüktörlerinden Servet Somuncuoğlu’nun bir merak sonrası başladığı belgesel macerası, oldukça zorlu geçmiş. Kazakistan’daki ‘Tamgalısay’ kaya resimlerinden etkilenen Somuncuoğlu, tarih öncesi Türk tarihine ışık tutacak bir belgesel hazırlamayı düşlemiş:”

“2004 yılında Kazakistan’da Tamgalısay’daki kaya resimlerini gördüğümde başka bir dünya olduğunu düşündüm.  Kazakistan’dan Kırgısiztan’a geçtik, ayrılacağımız gece Bişkek’te yaşayan Türklerden biri bana Saymalıtaş’ı görmem gerektiğini söyledi. Saymalıtaş demek ‘süslemeli, işlemeli taş’ demekmiş. Kırgızistan’da Fergana Vadisi’ndeki Tanrı Dağları’nın kollarından Aladağlar bölgesindeki Saymalıtaş’ta yüz bir kaya resmi bulunuyormuş.”(Paralel Dergisi. Yıl:2, Sayı:8, Ocak-Şubat 2008 S:24-28) Servet Somuncuoğlu böyle anlatıyor çektiği resimlerin ve TRT’nin desteği ile çektiği belgeselin hikayesini. Bu bir uyanıştır.

Orta Asya ve çevresinde yapılan araştırmalar; tarihin çok eski dönemlerinde Türklerin taşlar üzerine işledikleri şekilleri, resimleri tespit ederek; yorumlar veriyorlar. Bu araştırmalar, televizyon ekranlarında seyredilince ilginç sezgilere yeni malzemeler vermektedir. Usta-çırak ilişkisi içinde meşk ve mümarese yolu ile geliştirilmiş, kayalar üzerine işlenmiş şekil, resim ve ifadeler resim sanatımızın ne kadar eskilere dayandığını gösteriyor. Şimdi sıra, bu tasvirlerin destan dönemlerinin veya tarih devirlerinin hangilerine tekabül ettiğinin tespitine geliyor. Bu şekiller, o dönemlerin belli bir destanının figürleri niye olmasın? Veya tarihî olaylar bu yazı resimlerle mi anlatılmak istenmiştir? Yani bu resimler bir alfabenin harfleri midir? O harfler –resim harfler - açıkça eşya ve canlılara hayvan – ok atan avcı- insan tasvirleri resim ve heykel vasıtası ile bir sanat etkinliğinin, bir sanat kültürünün belirtileridir diyemez miyiz? Bu resimler, hareketli resimler bizim minyatürlerimiz ile sanatlı yazı geleneğimizin temelini oluşturmuş olamaz mı?

Bakınız, bu resim ve şekiller tarih olarak o kadar eski dönemleri anımsatıyor ki düne kadar minyatür sanatımızda İran etkisini tekrarlayanların şimdi bu iddiadan vazgeçtikleri anlaşılıyor. Bu kazılar, gezi ve incelemeler şunu ortaya koydu ki minyatür dediğimiz resim, çok eski bir Türk sanatı olduğu, artık kabule varan bir kesinlikle ifade edilmektedir.

Yıllar önce Orta Asya’da kazı yapan Türk araştırmacıların, yaptıkları kazı ve incelemeler sonucu buldukları eski halı parçalarındaki düğümlerin de yılların yanlışını düzeltti, el dokuması halıda “İran düğümü” denilen düğümün Türk düğümü ve kaynağının Orta Asya olduğu tespit edildi. Bu kazının sonuçları Türk Edebiyatı dergisinin tahminen beş-altı yıl önceki nüshalarından birinde resimli olarak yayımlandı. Bu bilgilerin delili, kaynağı, o yazılarda açıkça ortaya konmuştur.

 Resim yasağının konuşulduğu dönemlerde, Türk resim sanatının daha eski çağlarda da olmadığı zannedilmiş ve bu konu, bugünkü kadar açıkça dillendirilmemiştir. İslâmiyet’i kabulden önceki Türkler hakkında yeterli bilgisi olmayan kesimlerin bir kısmı eski dönemleri yok farz etmiş veya önemsiz sayarak araştırma ihtiyacı duymamışlardır. Ne zaman ki Türklerin İslâm’dan önce tek Tanrı’ya inandıkları, zengin bir kültüre ve medeniyete sahip oldukları, bu kültür ve medeniyetin zamanının büyük ülkesi Çin’le boy ölçüştüğü tespit edilmiş, o zaman tarihimizin o dönemleri de mercek altına alınmaya başlanmıştır.

Televizyonlarda program olarak sunulan Türk resim sanatı ile ilgili Asya içlerindeki araştırmalar, kayalar üzerine kazınmış şekil ve resimlerin, av manzaralarının Kars’tan, Çorum’dan, Ahlat mezar taşlarına kadar bütün Anadolu’da aynı veya benzer resimlerin kayalara oyulmuş bulunduğu gerçeği, resim sanatımızın çok eskilere dayandığını göstermektedir.

İlk nüfus yoğunluğu Asya içlerindeki içdeniz çevresinde peydahlanmaya başlayınca, aynı zamanda çevredeki ormanlığın ağaç, çalı, çırpı, dal, yaprak vesaire ile sığınılacak evler, kulübeler, yerleşim imkânlarını sunmuş ve hayat şartları ilk insanların yerleşik bir düzende yaşadıkları bunun da hayatın normal akışının zarureti olduğu ortaya çıkmıştır. Yazın sıcağından, kışın soğuğundan korunmak için giysilerin bulunması, kendi ihtiyaçlarını ekip dikerek veya ormandaki meyvelerden faydalanarak karnını doyururken,  hayvanlarla kurulan ünsiyet zaman içinde onların da insanla kader birliği etmesini sağlamış, ortaya yerleşik bir hayatın ilk görüntüleri çıkmaya başlamıştır. Yerleşme ve doyma, korunma gibi tabii gelişmeler onları vahşi hayvanların veya çevredeki diğer insanların tecavüzünden korumak için ailelerin bir araya gelerek bugün köy dediğimiz toplu yerleşim yerlerinin İLK BENZERLERİNİ kurmalarını sağlamıştır.

Nasıl yılkı atları veya diğer hayvanlar, kendilerini korumak ve hayatlarını devam ettirmek için toplu olarak geziyor ve toplu olarak otluyorlarsa, insanlar da akıl sahibi yaratıklar olarak yerleşik bir düzende ve birçok aile yakın çevrede yerleşerek hayatlarını sürdürmeyi başarmışlardır.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Sayın Özmel. Kültür tarihimiz konusundaki malûmatınız hayli zengin. Bu konuyu, lütfederseniz sonraki röportajlarımızda da konuşmaya devam edeceğiz inşallah.