IMG-LOGO
Röportaj

Müminleri Allah’a Ulaştıracak Yollar… Tasavvuf Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE Anlattı.

18 07 2020

Oğuz Çetinoğlu: Hocam nafile ibadetlerden en az bilineni ‘itikâf*’ tır. Ona geçmeden önce ‘nafile ibadet’ kavramını açıklar mısınız?

Prof. Dr. Abdulhâkim Yüce: 'Nafile' kelimesinin lügat mâniası: 'Boş, faydasız ve işe yaramaz' olarak bilinir. Dinî açıdan nafile, 'Dinen yapılması emredilmeyen, yâni farz ve vacip* olmayan ibadetler' demektir. Bu tür ibadetler, 'nafile' olarak anılsa da sevabı büyüktür. İbadetlerde derinleşmeyi ifade eder. Kulu, Allah’ına daha fazla yaklaştırır. Bu tür ibadetleri yapanlar, Allah tarafından mükâfatlandırılır. Vakit namazları dışında kılınan (farz veya vitir namazı gibi vacip olmayan) namazlara ‘nafile namaz’, oruç tutulması şart olmayan günlerde tutulan oruca da ‘nafile oruç’ denir. İtikâf da nafile ibadetlerden biridir.

Çetinoğlu: İtikâf nedir? Tarifi ile başlayabilir miyiz?

Prof. Yüce: İtikâf kısaca; İbadet niyetiyle kaidelere riayet ederek inzivaya çekilmek, insanın kendi üç dünyası ile baş başa kalması, inzivaya çekilmesidir.

Çetinoğlu: Kullukta derinleşme’ tabirini de açıklar mısınız?

Prof. Yüce: Kullukta derinleşmek, ‘farz ve vacip namazlar dışında ibadet ederek Cenab-ı Hakk'a daha çok yaklaşmak’ olarak ifade edilebilir. Kullukta derinleşmenin bir yolu da farz ibadetlere ek olarak nafile ibadetlere devam etmektir. Efendimiz (sav) bir kudsî hadislerinde, farz ibadetlerin yanı sıra insanı Allah'a yaklaştıracak, dostluğuna ve sevgisine mazhar kılacak dolayısıyla kullukta derinleşmeye vesile olacak nafile ibadetlerin önemine işaret etmişlerdir. İtikâf mutlak mâniada nafile bir ibadet olduğu gibi, şayet gereğine uygun ikame edilirse, yukarıda işaret ettiğimiz gibi bünyesinde birçok nafile ibadet de barındırmaktadır. Tabir yerinde ise itikâf nafile ibadetler mahzenidir.  İtikâf, Cenâb-ı Allah ile kurulan özel irtibattır.

Çetinoğlu: İnsanlarımız, itikâfa girmek için Ramazan ayını tercih ediyorlar…

Prof. Yüce: İtikâfa girmek için Ramazan’ı beklemek gerekmiyor. Özellikle çocuğu olan ev hanımları 10 günlük sürenin kendilerine çok fazla geleceğini düşünerek itikâfın güzelliklerinden mahrum kalıyor. Oysaki herhangi bir zaman diliminde evde odalarına çekilip veya bir câmide namaz sonrası birkaç saatliğine itikâfa girebilirler. Erkekler yalnızca câmilerde itikâfa girebilirken hanımların itikâf için evleri içinde bir yer tahsis etmeleri yeterli. Sağlam, insanın kendisini bir adım öteye götürmesi için zaman zaman itikâfa girmesi gerektiğini düşünüyor: İllaki Ramazan’ın son on gününü beklemek şart değil. Herhangi bir zamanda fırsat buldukça dünya hayatından kopup iç dünyamıza yönelmek ve Allah’la özel bir irtibat kurmak için bunu yapmak gerekiyor. 

Çetinoğlu: Farklı itikâflardan söz ediliyor…

Prof. Yüce: İtikâf, daha çok Ramazan’ın son 10 günü yapılır diye bilinir. Oysaki itikâf yapılış amaçlarına göre üçe ayrılır.

1-Vâcip itikâf bunlardan ilkidir ve adamak suretiyle yapılır. Vacip olan itikâfın en kısa süresi bir gündür ve bu itikâf süresince gündüzleri oruç tutmak gerekir. Hz. Ömer’in vacip itikâfla ilgili şunu söylediği rivayet edilir: “Resulullah (sas)’e Mescid-i Haram’da bir gece itikâfta bulunmayı adamıştım, ‘Ne yapayım?’ diye sordum Resulullah (sas) de ‘Adağını yerine getir’ buyurdu.”

 2-Sünnet olan itikâf Efendimiz (sas)’in Ramazan’ın son 10 gününde girmiş olduğu itikâftır. Bu aynı zamanda müekked sünnettir. Yani Efendimiz’in farz olmadığı halde devamlı olarak yaptığı, nadiren terk ettiği amellerden biridir.

3-Müstehap olan itikâfın belirli bir vakti yoktur. En az bir gün olması tavsiye edilir. Ancak herhangi bir zamanda bir saatliğine veya daha az bir süreyle bile yapılabilir. Hatta namaz için câmiye gelen bir kimse itikâfa niyet ederse câmide bulunduğu sürede itikâfta sayılır. Bu amaçla bazı câmilerin kapılarına ‘Neveytü’l-itikâf  / İtikafa niyet ettim’ levhası asılıp cemaatin câmide bulunduğu sürede bu berekete de kavuşabilecekleri hatırlatılır.

Çetinoğlu: İtikâfta dikkat edilmesi gereken hususlar hakkında bilgi verir misiniz hocam?

Prof. Yüce: Birincisi: Mutlaka itikâfa niyet edilmeli. İkincisi: Kişinin aklı başında ve temiz olması gerekir. Üçüncüsü: Erkekler için itikâfa girilen yer cemaatle namaz kılınan bir câmi olmalı.

 Kadınlar en az bir gün sürecek itikâfa câmilerde değil evlerinde mescid gibi belirledikleri bir odada girebilir.

Dikkat edilmesi gerekli diğer hususlar da şunlardır: Vacip olan itikâfta oruç tutmak gerekir.

 Mümkün olduğunca gereksiz konuşmalardan kaçınmalı, abdest ve tuvalet ihtiyacı hâricinde câmiden dışarı çıkılmamalı.

 Zaruri ihtiyaçlar dışında câmiden dışarı çıkılması itikâfı bozar. Çünkü itikâfta olan kişinin yemesi, içmesi ve uyuması câmide olmalıdır.

 Câmi görevlisine başvurmak şarttır.

 İtikâfa giren kişinin yeme içme ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılaması gerekiyor. Ancak birçok câmide dernek, vakıf veya belediyeler tarafından da bu ihtiyaçlar karşılanabiliyor. İtikâfa girmek isteyenlerin câmi görevlilerine başvurup kayıt yaptırması şart. Bu başvurular ilçe müftülüğüne iletiliyor, mülki amirin uygun görmesi halinde onaylanıyor.

 Çetinoğlu: İslâm tasavvufunda Evrâd u Ezkâr ve Râbıta-i Mevt kavramlarından söz ediliyor. Bu kavramlar hakkında bilgi lütfetmeniz mümkün mü? 

Prof. Yüce: Başta tasavvuf ehli* olmak üzere insan-ı kâmil* olma yolunda mesafe almak ve kullukta derinleşmek isteyen hak dostları, temelde iki metot uygulamışlardır: Evraâ u ezkâr ve râbıta-i mevt… İtikâf, şayet programlı ve hazırlıklı bir şekilde yapılırsa, başta Kur'ân olmak üzere birçok evrâd u ezkâra beşiklik yapabileceği gibi, câminin manevi atmosferini gecenin lâhutî* sessizlik ve derinlikleriyle birleştirerek İlâhî vâridata* mazhar kılacak bir râbıta-i mevt yapmak mümkündür.                                                                                                         

Çetinoğlu: Evrâd u ezkâr’ tabirini açıklar mısınız?  

Prof Yüce: Gönlünü Hakk’a vererek büyük bir itina ile dinî sohbetlere devam etmek. Zamanın icabına göre, kabiliyet ve liyakat ölçüsünde, mü’minlere ve hatta bütün mahlûkata* hizmet etmek. Hâlimizi muhafazaya çalışıp, dünya sevgisini kalpten çıkarmaya, nefsin arzularına karşı muhalefet etmeye, ahlâkî durumumuzun inkişafına* dikkat etmektir.                                                                   

Abide şahsiyetler yetiştirmiş olan tasavvufun özü de hakikatte böyle bir feyz* ve ruhaniyeti* tahsilden ibarettir. Bu bakımdan tasavvuf, hikmetle derinleşerek Hakk’a doğru mesafe alma yoludur. O asla dünyadan el-etek çekmek, Yunus’un buyurduğu gibi yalnızca tâc ile hırkaya bürünmek ve ancak belirli bir evrâd u ezkâr ile iktifâ etmek değildir.                                                                               

Doktor, hastasına ilaçlarını verirken, ne zaman kullanacağını da tembih eder. Aksi halde ilaçların pek tesiri olmaz. Evrâd ü ezkârın çekilme zamanı da, değerini Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğumundan alan, ‘Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra, keyfiyeti meçhul olarak, Rabbimizin, her gün dünya semasına inerek: Dua eden yok mu duası kabul edilecek; bir haceti* olan yok mu isteği verilecek; istiğfar* eden yok mu, günahları affolacak, bağışlanacak?” (Ebû Hüreyre (r.a.)’den) diye nidâ olunan seher vaktidir.                                                                                                                                 

Sadık kullar, ateşin azabından, ‘Seher vakitlerinde bağışlanma dileyenleri koru derler.’ (Al-i İmran: 17)                                                                                                                                                                  

Salihler*, geceyi ibadetle geçirdikleri gibi, seher vakitleri de yatmaz, Cenâb-ı Hakk’dan kusurları için af talep ederler. Muttakiler*, Hakk’dan korkup emrine uyup, nehyinden* kaçarlar. ‘Gecede pek az uyurlardı. Ve seher vakitleri onlar istiğfar ederlerdi.’ (Zariyat: 17-18)                                                         

Çetinoğlu: Râbıta-i mevt’ kavramını da açıklar mısınız Hocam?                                                     

Prof. Yüce: Râbıta, Allah dostlarının silsilesi ile Hazret-i Peygamber’den feyz akışını sağlar. Muttasılan* elektriğe kapılan insanlar gibi en sondaki de istidadına göre aynı akımı alır. Râbıta neticesinde manevi yardım gelir. Buna da istiâne* ve istiğâse* denir. Ölümü tefekkür etmenin insan hâl ve tavırları üzerinde büyük bir tesiri vardır. Hazret-i Peygamber (sav) bir hadîs-i şerîflerinde: ‘Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!’ Buyuruyor.                                                         Mü’min gözünü kapatır, ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; kendisini ölmüş (bütün aile fertlerinin ve dostlarının ardından ağladığını hayâl eder) Teneşir tahtası* üzerine konmuş, elbiseleri çıkarılmış, yıkanmış ve kefenlenmiş olarak kabul eder ve bu şekilde düşünür. Nitekim bu şekilde düşünüp de ölü yıkayıcısının elini vücudunda kefeni de omuzlarının üzerinde hisseden mü’minler vardır. Yine mü’min, omuzlarda taşındığını, kabre defnedildiğini, insanların ve yakınlarının kendisinden ayrıldığını hayâl eder. Kabirde tek başına, korku içerisinde, bütün malından, ailesinden, amellerinden, dünyanın çekiciliğinden ve genişliğinden ümidini keser. Rabbinden, Mevlasından başka hiç kimsenin kendisine fayda veremeyeceğini ve onun huzurunda zelil*, aciz, günahkâr ve mahcup olarak durduğunu düşünür. Mü’min vaktin müsait olmasına göre üç-beş dakika bu şekilde ölüm rabıtası yapar. Rabıta; ‘rabt’ kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi mânialar da verilmiştir. Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi mânialar da taşımaktadır.

Tasavvuf ıstılahında* ise; Müridin*, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, diğer bir ifadeyle mü’minin kalbini, hâl ve hareketlerini toparlamasıdır.                                                                 

Çetinoğlu: Hocam, Seyr u Sulûk kavramı ile mülakatımızı bitirebilir miyiz?  


Prof. Yüce: Adına ‘seyr-u süluk’ dediğimiz manevi yolculuk insanın Allah tarafından verilen gizli kabiliyetlerini ortaya çıkarmasına yardım eden sistemin adıdır. Bu süreç sonucunda insan Hakk’ın halifesi olabilecek kemale erer. Sülûk* esnasında mürşid* insana ayna tutar ve ona kendisini tanıtır. Sûfîlerin* sıkça kullandığı ‘Kendini bilen rabbini bilir’ sözü bu mâniaya işaret eder.                                                                                                                               

Allah Teâlâ insanı, Kitabında bildirdiği üzere ahsen-i takvîm*; maddî ve manevi olarak en üstün şekilde yaratmış, bu hakikati anlamaları için de meleklerin insan önünde secde etmesini emretmiştir. İşin dikkat çekici tarafı ise insanın üstün derecesini Hakk’a kullukta bir an olsun zafiyet göstermeyen melekler anlayamamıştır. Rabbimiz meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dediğinde, onlar ‘yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih* ve takdis* ediyoruz.’ (Bakara, 30) cevabını vermişlerdir. Şeytan ise insanın kıymeti hakkında sâdece akıl yürütmekle kalmamış Allah’a isyan etmiştir. Meleklerin de anlamakta zorlandığı bu hakikati acaba insan kendisi anlayabilmiş midir? Bu soruya da olumlu cevap vermek kolay gözükmüyor. Zira insan kendinin üstün meziyetlerini bilmediğinden, hayatını heba* etmekte, değerli olanı verip değersiz olana talip olmaktadır. Hâlbuki Yüce Rabbimiz bizim yaratılışımızı Teğabün süresinde şöyle tarif eder: ‘Allah gökleri ve yeri Hak ile yarattı ve size şekil verdi, şeklinizi de en mükemmel şekilde yaptı.’ (Teğabün, 3)                                                                                                                                                                 

Hz. Mevlana insanın bu gafletini Bağdat’ta yaşayan ve yılan oynatarak insanları eğlendiren bir yılancı örneği ile açıklar. Hikâyeye göre insanlara gösteri yapmak için dağlarda yılan arayan bu adam, ölü bir yılana rast gelir. Yılan ejderha gibi dehşet saçan bir görünüş ve büyüklüktedir. Ahmak yılancı bin bir zahmetle çeke çeke bu yılanı şehre indirir, kimse göremesin diye de üzerine kalın örtüler örter, ister ki tüm Bağdat halkı toplansın, daha çok para toplasın seyircilerden. Kısa zamanda binlerce aylakçı* toplanır yılanı görmek için. Ne var ki yılan aslında ölmemiş, sadece kış uykusuna yatmıştır, Bağdat sıcağını alınca yılan uyanır ve önce yılancıyı bir lokma yapar, insanlar kaçışırken birbirini ezer ve yüzlerce insan ölür. Mevlana bu ahmaklık karşısında şöyle der:Zavallı insan! Kendini gereği gibi tanıyamadı. Çok ötelerden, ezel âleminden geldi; bu noksanlar âlemine, bu kirli dünyaya düştü. İnsan kendisini ucuza sattı. O çok değerli atlas bir kumaş gibi idi; tuttu, kendini bir hırkaya yamadı gitti. Yüz binlerce yılan ve dağ ona hayranken o niçin gaflete düştü de, yılan sevdasına kapıldı(Mesnevi, III, 1000-1003)                                                                                                                                

Çetinoğlu: Bu röportajın hitâmesi için birkaç cümlelik yer ve zamanımızı nasıl değerlendirirsiniz?                                                                                                                                

Prof. Yüce: İtikâf câmi bir ibadet olarak birçok manevi faydasının yanı sıra kullukta derinleşme adına da kaçırılmaması gereken peygamber sünnetidir. Şayet Ramazan ayının son on gününde bu ibadet ikame edilirse, manen elde edilen mertebeyle birlikte, içinde bulunulan zaman (Ramazan ve muhtemelen Kadir gecesi) ve mekânın (Allah'ın evi mescid) kutsiyeti kişinin elinden tutar ve âdeta vahyin Hirâ Sultanlığındaki ilk nüzulüne benzer şekilde, Kur'ân'ı Hz. Cebrail'den dinliyor gibi bir hâl yaşanabilir. Elbette iradenin hakkı verilerek bunun ruh ve vicdandaki tesirleri sonraki günlerde de kısmen devam ettirilebilir.

  Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam, Verdiğiniz bilgiler, hayırlara vesile olur inşallah.

                                                                     

Prof. Dr. ABDULHÂKİM YÜCE

1962 doğumlu olan Abdulhâkim Yüce, 1986'da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirmesiyle, Almanya'nın Köln ve Fransa'nın Paris şehirlerinde belli sürelerle görev yaptı.

1992'de, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin Tasavvuf Anabilim Dalı'na, asistan olarak tayin edildi.  Aynı yıl, ‘Razî'nin Mefatîhu'l Gayb Adlı Tefsiri'nin İşârî Yönü’ başlıklı tezini bitirerek, alanında doktor oldu.

1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak göreve başladı. 1997'de Doçent, 2003'te Profesör oldu.

İngilizce ve Arapça bilen Yüce, hâlen bu görevine devam etmektedir.

Yayınlanmış Kitapları:

*Razi'nin Tefsirinde Tasavvuf: Nil Yayınları, 1996. *Kalb Hayatı (Muhâsibî'den çeviri): Işık Yayınları, 1997.  *Gece İbadeti: Işık Yayınları, 1999. *Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı: Kaynak Kitaplığı, 2001. *Tasavvuf ve Bid'at: Nil Yayınları, 2001.*Konuşma Sanatı ve Hitabet: Işık Yayınları. *İtikâf: Işık Yayınları. *Bizim Yuvamız: Işık Yayınları. *Tesbihât: Işık Yayınları. *Efendimizin Bir Günü: Işık Yayınları. 

 

 

AÇIKLAMALAR:

ahsen-i takvim:

feyz: Bütün bilgi ve varlıkların Allah’tan zuhur ve tecelli etmesi anlamında kullanılır.

hâcet: İhtiyaç.

hebâ: Boşa giden, geçersiz kabul edilen.

İlâhî varidat: Allah'tan gelen feyzler ve ilhamlar, mânevî kazançlar. 

inkişaf: Gelişme

insan-ı kâmil: Olgunluğa, kemâle ermiş insan.

inzivâ: Günaha girmemek ve daha çok ibâdet etmek gayesiyle ıssız ve kimsesiz yerlere çekilmek.

 istiâne: Tek başına yapamayacağı bir iş için başkasından yardım istemek.

istiğâse: Müridin, sıkıntılı durumlarda şeyhinden veya zamanının âlimlerinden yardım dilenmesi demektir.  

istiğfar: Hatâ ve günahlarının Allah tarafından af edilmesini istemek.

itikâf: İbâdet niyetiyle ve kaidelere uyarak inzivâya çekilmek.

lâhutî:  İlâhî, Rabbânî.

mahlûkat: Yaratılmışlar, insanlar ve bilcümle canlılar.  

muttaki: Takva sâhipleri. Muttakiler; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve gabya îmân eden, ihâyet üzere olan, namazlarını kılan, zek3atlarını veren, malından Allah yolunda harcayan, fakirlere, yetimlere, ve yakın akrabaya yardım, söz – fiil ve davranışlarında dosdoğru olan insanlardır. 

   muttasıl: Aralıksız olarak.

mürşid: Yol gösteren, kılavuz.

nehy: Bir işin yapılmamasını isteyen söz.

sâlihler: Sâlih ameli olanlar.

sûfi: Nefsinden uzaklaşmış, her şeyi ile Allah’a teslim olmuş kişi.

sülûk: Belli bir yol tutma, Bir şeye intisab etmek.

takdis: Allah’ı şânına yakışmayan her türlü kusurdan mutlak olarak tenzih etmek, ululamak.

tasavvuf ehli: Samîmi olarak kendisini Allah yoluna adamış kişi.

teneşir tahtası: Üzerinde cenâzenin yıkandığı masa.

 terettüp eden: Üzerine düşen, yapması gereken.

 tesbih namazı: Her rekatinde 75 defa olmak üzere toplam 300 defa tesbih okunan dörte rekatli bir namazdır. Her insanın, ömründe bir defa olsa bile kılması tavsiye edilmiştir.

tesbih: Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etme.

 vâcip: Kesin e bağlayıcı bir şekilde yapılması istenilen iştir.

zelil: Hor, hakîr, alçalmış.