IMG-LOGO
Güncel

Ayasofya ve İlm-i Kıyafet

12 07 2020

Eskilerin önem verdiği iki kavram vardır; biri ilm-i siyaset diğeri ise ilm-i kıyafet. İlm-i siyaset çok kapsamlı bir kavram onu kısaca “karşıdaki insana kişisel özelliklerini nazara alarak hitap etmek suretiyle ikna etme” şeklinde tanımlayabiliriz. İlm-i kıyafet ise dış görünüşten karakter tahlili yapmak demektir. Burnu uzun olan kişinin karakteri şöyle olur, gözü şöyle olan kişide şu huylar bulunur gibi aslında pek de bilimsel olmayan bir yöntemdir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname kitabında bu tarz bilgiler yer almaktadır.

 

            Salt dış görünüşe bakarak karakter tahlili yapmak ön yargılı olmak gibi büyük bir yanlışa meydan vereceğinden pek tavsiye edilmez. Durum bu olmakla birlikte eskilerin ilm-i kıyafetle asıl kast ettiği hususun beden dili okuma olduğunu zannediyorum. Çünkü beden dili, insanların farkında olarak veya olmayarak karşıdaki kişi/kişilere en güçlü ve en etkili mesaj verdikleri dildir. Karşıdaki insanın beden dilinden ne anlaşılması gerektiği bazen çok açıktır bazen de o mesajı anlayabilmek için bu konuda eğitim almak gerekmektedir. Beden dili konusunda Ahmet Şerif İzgören’in “Dikkat Vücudunuz Konuşuyor” kitabını şiddetle tavsiye ederim. Yine İzgören’in aynı isimdeki derslerini YouTube’da da izleyebilirsiniz.

 

            Bu satırların yazarı da yaşı genç olmasına rağmen kâh çok farklı şehirlerde yaşamanın getirdiği hayat tecrübesiyle kâh beden dili konusunda azıcık eğitim almış olmanın verdiği özgüvenle beden dili okuma konusunda birazcık iddialı olan kişilerdendir. İlm-i siyaseti beceremez ancak ilm-i kıyafette azıcık iyidir.

 

Ayasofya’nın Tekrar Camiye Çevrilmesi Usulündeki Tuhaflıklar Silsilesi

 

            Uzun bir girizgah yaptıktan sonra şimdi asıl konumuza yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasına dair yaptığı konuşmayı tahlil etmeye çalışalım. Ancak tahlile başlamadan önce yine uzun bir açıklama yapmaya gerek var.

 

            Öncelikle konu hakkında şahsi görüşümüzü aktaralım. Lafı hiç eğip bükmeden, Ayasofya’nın vakt-i zamanında camiden müzeye çevrilmesinin yanlış bir idari tasarruf olduğunu belirtelim. Bu konuda amasız fakatsız düşüncemiz budur. “Efendim Atatürk’ün amacı şuydu buydu” gibi görüşlere bu konuda itibar etmiyorum. İlanihaye Atatürk de bir insandır ve her insan gibi O da hata ile maluldür. Ayasofya neden müzeye çevrildi, dış baskı mı söz konusuydu, uluslar arası arenada bir hesaplaşmanın konusu muydu, yoksa doğrudan doğruya iç politikaya bakan bir yönü mü vardı inanın hiçbir bilgim yok. Hangi saikle Ayasofya’nın camiden müzeye çevrildiği konusunda bilgi sahibi değilim. Bu konuda cehaletimi itiraf ediyorum ancak bu cehaletime rağmen cehalette vites yükselterek amasız ve fakatsız olarak Ayasofya’nın müzeye çevrilmesinin hata olduğunu düşünüyorum. Şahsi görüşümdür ve hakakniyet içeren tamamen bilimsel metotlarla yanlışlanabilir.

 

            Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi doğru olmakla birlikte işlemin usulünde bir tuhaflıklar silsilesi söz konusu. Bu tuhaflıklar silsilesini de kısaca arz etmeye çalışalım.

 

            Öncelikle Ayasofya Camii, bir Bakanlar Kurulu kararıyla yani bir idari işlemle müzeye çevrilmişti. Bakanlar Kurulu Kararları mutlak şekilde bağlayıcı değildir. Her hükümet kendi siyasi iradesini ortaya koyarak daha önce verilmiş bir Bakanlar Kurulu Kararının aleyhinde yeni bir karar verebilir. Mevcut sistem Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olduğu için artık bakanlar kurulu yok, Cumhurbaşkanı tek başına karar verip Cumhurbaşkanı Kararı düzenleyebiliyor. Buradaki ilk tuhaflık Sayın Cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi olmasına rağmen Ayasofya’nın camiye çevrilmesi için gerek Başbakanlık yaptığı dönemde Bakanlar Kurulu Kararı çıkarmaya gerekse Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde bir Cumhurbaşkanı Kararı çıkarmaya yanaşmamış olmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının Ayasofya’nın camiye dönmesi konusunda bir irade ortaya koymaması ve topu yargıya atarak Danıştay kararını beklemesi gerçekten tuhaftır. Hâlbuki Danıştay ne karar verirse versin Sayın Cumhurbaşkanı’nın tek başına vereceği kararla Ayasofya’yı camiye çevirme yetkisi zaten vardı ancak Sayın Cumhurbaşkanı bu yetkisini kullanmadı.

 

            Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi usulündeki ikinci tuhaflık ise Danıştay kararının hukuka aykırı olmasıdır. Bu hususu da şöyle açıklayalım. Bir mahkeme kararının hukuka uygunluğu iki yönden incelenir; usulden ve esastan. Yani mahkeme kararları hem şeklen hukuka uygun olmak zorunda hem de içerik olarak hukuka uygun olmak zorundadır. Danıştay, Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi konusunda esasen doğru bir karar vermiştir. Ancak bu karar usulen hukuka aykırıdır.

 

            Çünkü ilk olarak 1934 yılında verilen bir Bakanlar Kurulu Kararının iptali için 2016 yılında yapılan başvuru esasa hiç girilmeden süre yönünden (hak düşürücü süre) reddedilmeliydi.

 

            İkinci olarak aynı konuda daha önce Danıştay’da iki defa dava açılmış ve her iki dava da reddedilmiş. Dolayısıyla bu dava da kesin hüküm nedeniyle reddedilmeliydi. Doğru istikamete yanlış yoldan ulaşılmaz. Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi gibi doğru bir işlem hukuka aykırı bir mahkeme kararıyla gerçekleşmemeliydi. Tekraren ifade edeceğimiz üzere Cumhurbaşkanı’nın tek başına çıkartacağı bir Cumhurbaşkanı Kararıyla bu işlem gerçekleşmeliydi. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı bu olayda risk alan cesur bir siyasetçi gibi davranmadı, bilakis sorumluluktan kaçan ve sorumluluğu başka mercilere atarak kaçak güreşen klasik bir devlet memuru gibi davrandı. Kendisi sorumluluk almaktan kaçarak topu Danıştay’a attı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu hamlesinin hem sebebini hem de sonucunu ileride göreceğiz. Ama bu şekilde bir tavır sergilemesi normal değil. Tanıdığımız asla çekinmeyen, risk alan Tayyip Erdoğan profiline uymayan bir tarz bu.

 

                        Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi usulündeki üçüncü tuhaflık, davalı Başbakanlık’ın Ayasofya’nın camiye çevrilmesi talebinin ve yukarıda saydığımız son derece hukuki ve sağlam argümanlarla davanın reddini talep etmesidir. Halbuki dava açılış tarihi 2016 yılıdır. 2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimi Ak Parti iktidarının elini kuvvetlendirmiş ve yaptığı her faaliyeti sorgulanamaz hale getirmişti. Böyle bir ortamda istediği her şeyi elde eden Ak Parti’nin Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunda direnmesi ve 15 Temmuz’un kendisine sağladığı fırsattan Ayasofya konusunda istifade etmeye çalışmamış olması gerçekten ilginçtir.

 

            Sayın Cumhurbaşkanı’nın yaklaşık bir sene önce 19 Mart 2019 tarihli bir TV programında “Ayasofya’nın cami olmasının bir götürüsü var. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir düşünüyor mu? Bunlar dünyayı tanımıyorlar. Ben bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim” şeklinde açıklamada bulunmuştu. Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasını üstte bizim yaptığımız izahatla tevhit edince Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunun Sayın Cumhurbaşkanı’nın tasarrufuyla gerçekleşmediği ortaya çıkmaktadır. Yine Sayın Cumhurbaşkanı’nın Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi konusunda yaptığı konuşmadaki tavırları da bu iddiamızı doğrular mahiyettedir. Şimdi sıra Sayın Cumhurbaşkanı’nın beden dilinin tahlilinde.

 

Erdoğan’ın Ayasofya’nın İbadete Açılmasına Dair Konuşmasındaki Beden Dilinin Tahlili

 

            “Poker face” diye bir tabir vardır. Pokerde ustalaşan kişiler rakiplerinin yüz ifadelerinden veya küçük bir hareketlerinden ellerinin iyi mi kötü mü olduğunu anlayabilirler. Böylelikle rakibinin blöf mü yaptığını yoksa elinin gerçekten iyi mi olduğunu anlar ve ona göre hamle yaparlar. Daha usta pokerciler ise elleri ne olursa olsun hiçbir tepki vermezler. Onların yüzlerinden ellerinin güçlü mü zayıf mı olduğunu anlayamazsınız. İşte poker oyuncularına ait bu özellik zamanla diplomaside aklından geçen düşünceleri karşı tarafa belli etmeyen diplomatlar için kullanılmaya başlanmıştır.

 

            Erdoğan, beden diline çok önem veren ve bu konuda ciddi profesyonel eğitimler alan ama aynı zamanda son derece duygusal olan bir lider. Aldığı eğitim ne kadar iyi olursa olsun, beden dilini ne kadar iyi kullanıyor olursa olsun Erdoğan’ın bu duygusal yapısı O’nu “poker face” olmaktan uzaklaştırıyor. Beden diliyle ve konuşma tarzıyla duygularını bastırsa bile, gözlerinin içine baktığınızda aklından geçeni okuyabiliyorsunuz.

 

            Erdoğan’ın seçim zaferleri sonrası pek çok “balkon konuşmasını” dinledik. O balkon konuşmalarında sevincine ve heyecanına şahit olduk. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum sonuçları açıklanmaya başlar başlamaz balkona çıkıp biraz da çocuksu bir muziplikle söylediği “atı alan Üsküdar’ı geçti” sözleri hala kulaklarımda çınlar. Ancak Danıştay’ın 10 Temmuz günü verdiği karar sonrasında kameralar karşısına çıkan Erdoğan’la o balkon konuşmalarını yapan Erdoğan arasında dağlar kadar fark var.

 

            Erdoğan’a bakarken gördüğüm şey tamamen donuk bakan gözler ve kaskatı bir yüz ifadesiydi. Kürsü hâkimiyeti tamdı ancak yüz ifadesiyle kürsü hâkimiyeti birbiriyle çelişiyordu. Manevi yönden bu kadar büyük ve sevinçli bir haber hatta işi siyasete çekecek olursak seçmenini konsolide edecek ve düşüşte olan oylarını toparlayacak böyle bir olay karşısındaki o heyecansız ve adeta hiçbir sevinç belirtisi taşımayan konuşma tarzı gerçekten çok şaşırtıcıydı.

 

            Genel olarak insanları özel olarak da Erdoğan’ı az çok tanımışsam; konuşma esnasında Erdoğan’ın gözlerinden okuduğum şey, istemediği veya tam olarak emin olmadığı bir işi yapan insanların gözlerinden okuduğum şeyin aynısıydı. Kendi iradesiyle değil de başkasının isteğiyle orada o konuşmayı yapan birinin gözlerini gördüm Erdoğan’da.

 

            Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi hem ülkemiz hem de bütün insanlık için hayırlı olsun. Ancak yukarıda yazdığım tüm bu nedenlerden dolayı Ayasofya’nın camiye çevrilmesi konusunda bir takım tuhaflıklar görüyorum. Tabi yazdığım tüm bu şeyler tamamen sübjektif ve yanılıyor olma ihtimalim son derece yüksek. Bu işin sonuçları ne olur bilemiyorum. Ama nihai sonuç ülkemiz için iyilik ve güzelliklere vesile olan sonuç olsun.