IMG-LOGO
Röportaj

Sosyolog Dr. Abdülkadir Sezgin ile Cuma Namazı Hakkında Konuştuk.

11 July 2020

Oğuz Çetinoğlu: İlk Cuma namazı nerede kalındı?

 

Dr. Abdülkadir Sezgin: Allah Rasûlü Efendimiz, Rabb’inin emri üzerine, arkadaşı Hz. Ebu Bekir (r.a)’le beraber Mekke’den Medine’ye hicreti esnasında Kuba köyüne geldiler.

 

Peygamber fendimiz(s.a.v), Amr b. Avf oğullarında on dört gün ikamet etti. Bu esnada onlarla beraber Kûba Mescidi’ni inşa ettiler.

 

Medine’de yapılan ilk mescit bu oldu. İlk Cuma namazı da burada farz kılındı. Ensar’dan, Said b. Zürare’nin evinde iki rekât namaz kılarken, Allah (c.c) da, Nebisi Hz. Muhammed’e Cibril’i göndererek Cuma namazının farz olduğunu bildirdi. Böylelikle Cuma namazı Ümmet-i Muhammed’e farz oldu.

 

Rânuna mevkiine geldiklerinde Cuma namazı vakti girdi. Efendimiz Rânûna Vadisinin ortasındaki Cuma Mescidinin yerine indi ve burada Cuma namazı kıldı. Bu, Peygamber Efendimizin Medine'de kıldığı ilk Cuma namazı idi.

 

Resûl-i Ekrem Efendimiz burada arka arkaya iki hutbe okudu.

 

Çetinoğlu: Hutbeden birkaç cümle lütfeder misiniz?

 

Dr. Sezgin: “Ey iman edenler! Cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ın zikrine, (hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya) gidin; alışverişi bırakın. Bu (hutbe dinlemek ve namaz kılmak), sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz”. (Cuma: 9)

 

Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah'ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz”. (Cuma, 10)

 

Çetinoğlu: Meâlini açıklar mısınız?

 

Dr. Sezgin: Bu âyette geçen, “Cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman hemen Allah’ın zikrine, (hutbe dinlemeye ve namaz kılmaya) gidin” İlâhi emri, “Cuma namazı vaktinde çalışmanın helal olmadığı ve Cuma namazı kılınacak kadar sürenin tatil olduğu” şeklinde kabul edilmiştir.

 

Bunun dışında “Müslümanların tatili” denilebilecek bir zaman yokyur. İslam gücü yettiğince hayat boyu çalışmayı emrediyor, hükmüne varılmıştır.

 

Buna rağmen günümüzde bazı insanların, “Cumartesi Yahudilerin, Pazar Hıristiyanların, Cuma günü de Müslümanların tatili olsun” demelerinin İslam kültür ve tarihi açısından anlamı yoktur. Halkın ifadesiyle, “Gavurun var, bizim de olsun” mantığı ile önerilen  “Cuma tatili” anlamsız ve boş bir gayrettir.

 

Çetinoğlu: Cuma namazı ezan konusunda farklı bilgiler var. Doğrusunu sizden öğrenebilir miyiz?

 

Dr. Sezgin: Hz. Peygamber, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirlerinde Cuma namazı vaktinde ezan dışarıda okunmaz, hatip minbere çıkınca okunurdu. Bu gün bu ezana  “iç ezan” diyoruz.

 

Hz. Osman zamanında Medine’nin nüfusundaki artış ve ümmetin diğer namazlarda olduğu gibi, namaza davet anlamında mescit dışında da okunmaya başlandığını biliyoruz. Bu uygulama bütün İslam dünyasında “icmâ-ı ümmet” hâline gelmiş ve ortak olarak uygulanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Bir de salâ meselesi var…

 

Dr. Sezgin: Cuma günleri, daha çok Arap şairlerin Hz. Peygamber hakkında yazdıkları “mersiye”ler, günün Cuma olduğunu ve cuma namazını için hazırlık yapılmasının sağlanması maksadıyla minarelerden okunmasına “Cuma salası” denildi.

 

Osmanlı döneminde Cuma salasında, benzer “Naat” veya “kaside” okunduğu da olmuştur. Fakat daha sonraları, ülke genelinde ortak sembol olmak üzere Cuma salâsı olarak Hz. Peygambere “Salât ü Selam” adı verilen “Essalâtü Vesselamü aleyke Yâ Rasûlallah” diye başlayan salâ okunmaya başlanmıştır. Bu gelenek hâlen ülkemizde, Cuma namazından yaklaşık bir saat önce makamla minarelerden okunmaktadır.

 

Çetinoğlu: Cuma namazı kimlere farzdır?

 

Dr. Sezgin: Diğer namazların farz olması için aranan şartlara ilâve olarak cuma namazının bir kimseye farz olabilmesi için şartlar şöyledir:

-Erkek olmak. (Cuma namazı kadına farz değildir, kılarsa sahih olur ve artık o günün öğle namazını kılmaz.
-Hür olmak.
-Cuma kılınan yerde ikâmet eder olmak.
-Mazeret sahibi olmamak

 

Çetinoğlu: ‘Mâzeret’ kavramını açıklar mısınız?

 

Dr. Sezgin: Mâzeret sayılacak haller 7 adettir:

-Cumaya gittiği takdirde zarar görecek hasta,
-Kendisini cumaya götürecek kimsesi olmayan kör ve kötürüme, özürlü,
-Bitkin hale gelmiş yaşlı kişilere,
-Tehlikeli sıcak ve soğuktan korkan kimseye,
 -Çok yağmur ve çamur bulunduğunda,
 -Haksız olarak yakalanıp hapsedilmekten korkan kimseye,
 -Gittiği takdirde mal, can veya namusun zâyi olmasından korkan kimselere cuma farz değildir. (Bunlardan mükellefiyetleri düşer, sorumlu tutulmazlar).

 

Çetinoğlu: Cuma namazının sıhhatinin şartlarından söz eder misiniz?

 

Dr. Sezgin: Yedi şart vardır:
-Cuma kılınacak yer, şehir veya şehir hükmünde olan yer olacak.. (Şehir, en büyük camii cuma ile mükellef olanları alamayacak kadar nüfusu olan yerdir. Bir idarecisi ve bir de hâkimi olan yer diye de tavsif edilmiştir. Daha uzaktakiler şehir dışında sayılırlar. Ayrıca, bir ictihada göre devletin şehir saydığı yer şehir kabul edilir).

-İmam, devlet başkanı veya onun vekâlet ve/ya izin verdiği kimse olacak.

-Camide cuma kılınmasına devlet izin verecek. (Devlet başkanının izni cami yapılırken ve ilk hutbe okunurken istenir). Bu izin bundan sonrası için de geçerli olur.
-Öğle vaktinde kılınacak.
-Hutbe okunacak.
 -Cami herkese açık olacak.
 -Cemaat ile kılınacak.

 

Bu şartların bazı maddelerinde ehli Sünnet mezhepleri arasında farklılık varsa da genel esaslarda ciddi bir ihtilaf yoktur. Bunlar daha çok, cemaatin kaç kişi olacağı, bir şehirde bir yerde Cuma kılınması gibi hususlardadır.

 

Çetinoğlu: Cami yapılacak yere ve cuma hutbesi okuyacak kişiye izin verme yetkisi hakkında bilgi verir misiniz?

 

Dr. Sezgin: Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılmış camilerin tamamına cami yapılmadan önce, beş vakit ve Cuma kılınmak üzere devlet başkanı olan Padişah tarafından “cami yapma izni” verilmiştir. Caminin tamamlanmasından sonra da hutbe okuyacak “Hatibi” için hayat boyu geçerli yetki verilmiştir.

 

Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı bu konudaki bir izin talebine 6.2.1933 tarihinde köylerde de Cuma kılınabileceğine yazılı olarak cevap/izin vermiştir (A. Hamdi Akseki, İslâm Dini, (Ankara, 1957), s. 172).

 

Bu izinden sonra Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk arasında yapılmış bir görüşmeye dayanılarak, 16. Şubat 1934 tarihinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda yazılarak, Cumhurbaşkanı’nın imzası alınan bir yazı ile, devlet başkanına ait olan, “nereye cami yapılacağı ve kimin hutbe okuyacağına dair” (Cuma Beratı) “izin verme yetkisi Vilayet ve Kaza müftülerine devredilmiştir.”

 

Halen çerçeveli bir levha olarak, bütün camilerde bulunan bu izin belgesi “Cuma Beratı”, caminin bağlı olduğu il ve ilçe Müftüsünce imzalanmaktadır.

 

Çetinoğlu: Cuma namazı ve siyâset ilişkisi hakkında bâzı söylentiler var…

 

Dr. Sezgin: Cuma kılınacak caminin yapılması,  hutbenin okunması ve Cuma namazının kıldırılması, devlet başkanı veya onun izin verdiği kişi tarafından yapılıyor olması sebebiyle aynı zamanda siyâsî bir ibâdet olarak kabul edilmektedir.

 

Çetinoğlu: İçinde çok geniş mekânlar, salonlar, hatta tiyatro bile bulunan Osmanlı sarayında Cuma namazı kılınacak cami niçin yoktur? Diye soranlar var. Nasıl cevaplandırır sınız?

 

Dr. Sezgin: Cuma namazının kılındığı ve Cuma hutbesinin okunduğu yerin kapısı herkese açık olacak. Böyle olmaz da gelmek isteyenlerden içeri giremeyecek yerlerde kılınan Cuma namazı geçersiz sayılır. “Halkın serbestçe giremediği, avlularda, surlarla çevrili, özel izin gerektiren yerlerde Cuma kılınamaz” kuralı gereği, Osmanlı Saraylarında Cuma namazı kılınabilecek cami yapılmamıştır.

 

Küçük, mescit şeklindeki yapılar ise, ikamet edenlerle çalışanların günlük namazlarını kılabilmeleri için yapılmıştır.

 

Bir de Osmanlı Sultanları, halkın içine girmeyi, onları dinleyerek halkın ihtiyaçlarını ve taleplerini almayı çok önemserlerdi. Onun için her Cuma günü resmî tören düzenlenerek yapılan “Cuma Selamlığı” giderek büyük bir camide halkla birlikte namaz kılmak ve cemaate iştirak eden halktan isteyen herkesle görüşme, dilekçe kabul etme faaliyetleri sebebiyle de Saraya cami yapılsa, belki bu işten vaz geçileceği endişesini de zikretmek lâzımdır.

 

 

 

 

 

Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN

1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. 1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyânet Yayınevi Müdürlüğü, Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı, Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı

Kasım 2011 de emekli oldu. İstanbul - Eminönü Din Görevlileri Cemiyeti Başkanlığı yaptı. Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii’ adıyla bir cami yaptırdı. Trakya bölgesinde ilçede ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı. Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi’ni geliştirdi ve YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005 yılında öğrencisizlikten kapandı.                                              Yaklaşık 300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bir Caferi Bölümü açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyânet’in muhalefeti sebebiyle açılamadı. 1978 yılında, Seyyid Ahmed Arvasi başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları arasında yer aldı, hâlen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir.                                                                                                                                                

1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1992-1995 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptı. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet ‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Hâlen aynı merkezin danışmanı, İlim Kurulu Üyesi ve ilmî hakem olarak ilişkisi devam ediyor. Emniyet Genel Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü’nde, ‘Cumhuriyet Döneminde Dinî Hayatın Meselelerinin Târihî Kökenleri’ tezi ile Yüksek lisans yaparak ‘Bilim Uzmanı’ oldu. On ilde, yaklaşık on bin Alevî denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevîlik - Bektaşîlik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma ’ konulu tezi ile de ‘Bilim doktoru ’ oldu. Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır. Evli, 3 evlât ve 5 torun sâhibidir.