IMG-LOGO
Güncel

İkibin’li Yılların Köy ve Köylü Gerçeği

08 07 2020

“Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!

Benim doğduğum köyler de güzeldi,

Sen de anlat doğduğun yerleri,

Anlat biraz!”

(Cahit Külebi)

Dört yıldır yaz tatillerini doğduğum memlekette, rahmetli babamdan kalma toprakları işlemekle geçiriyorum. Buraya dönüş amacım; bu topraklarda katma değeri yüksek alternatif ürünler de yetişebilir gerçeğini etrafımdakilere ispatlamak içindir.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, köyde çalışan nüfusun yaş ortalaması yüzde altmış beş. Gençler, köy şartlarının zorluğundan ya okuyup işçi memur oluyor, ya da okumayanlar, ilçenin devlet dairelerinde, belediyelerde çaycı, kapıcı veya çöpçü oluyorlar.(Hafızamda Atatürk’ün “Ben bu millete her şeyi öğrettim ama başkasına hizmet etmeyi öğretemedim” veciz sözü canlanıyor.

Buranın atadan dededen kalma geleneksel olarak yetiştirdiği mahsul, Arpa, buğday ve pancar. Son yıllarda birkaç hayvan yetiştiricileri hayvan yiyeceği olarak mısır, fiğ ve yulaf ekmeğe başladılar. Bu ürünlere devlet ayrıca teşvik primi de veriyor.

Gördüğüm kadarıyla, yerli tohum tamamıyla yasaklanmış, köylü yabancı tohum ekmeğe alıştırılıp zorlanmış. Benim çocukluk ve gençlik yıllarımda buğday tarlalarında ekinlerin içinde yabani ot fazla olmazdı, bu yüzden ilaç kullanmaya da gerek kalmazdı. Yabancı tohum kullanılmaya başlandıktan sonra, tarlaya ot ilacı atmadan mahsul alamıyorsunuz. Bu da demek oluyor ki, tohumluk buğday üreticisi yabancı ülkeler, tohuma paralel olarak ilaç fabrikalarını da beraberinde kurmuşlar, tohumla birlikte ilacını da köylüye pazarlıyorlar. (Hatırlatmak isterim, Covit-19 Çin’den dünyaya yayıldığında Çin, Covit-19’un ilacını da bu hastalığın yayıldığı ülkelere pazarlamaya başlamıştı. Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Arslan Bulut bu konu üzerinde geniş araştırmalar yaptı.)

Tarım ilaçları, sadece otları öldürmekle kalmıyor, topraklarımızı zehirliyor, otlarla birlikte çiçekleri, böcekleri de öldürüyor. Gene çocukluk yıllarımdan hatırlarım, şu an bulunduğum tarlada yılan çok olurdu, her gittiğimde 2 veya 3 yılan mutlaka görürdüm. Ama hayret ediyorum dört yıldır bir tane bile görmedim, ama tarla fareleri cirit atıyor. Taze buğday başaklarının bazılarının tepeleri siyahlanır, başak telef olur. O siyahlanmanın nedeni Süne böceği, Süne böceğinin düşmanı da hatıralarda kalan o sevimli Uğur Böceği. İşte bu tarım ilaçları, o güzelim Uğur Böceği ve Arıları da yok ediyor. (İki binli yılların başında devlet, Kanada’dan kırk milyon Uğur Böceği ithal etmişti.)

Tarım konusunda köylünün iş yoğunluğunun olmadığı zamanlarda seminerlerle eğitilmesi gerekiyor. Tarım İl veya İlçe Müdürlüklerinde ki Ziraat Mühendisi veya teknisyenlerinin bürolardan çıkıp, köylüyle hemhal olması gerekiyor.  

Tahıl, sebze ve meyvelerimize bilinçsizce atılan zehir, gübre ve hormonlardan milletçe zehirleniyoruz. Bir domates üreticisinin yanına gittim, domatesleri toplayıp kasaladıktan sonra, kalan ham, olgunlaşmamış domateslerin üzerine başladı hormon atmaya: “Bu kalanlar da sabaha kadar olgunlaşır yarın toplayacağım” dedi. “Peki, zararlı değil mi, neden böyle yapıyorsun” dediğimde: “ben zararını, faydasını bilmem alacağım mahsule bakarım.” Dedi.

Değerli okuyucularım işin vahametini sanırım bir parça anlattım. İhraç domateslerimiz, çok kere AB ve Rus gümrük kapılarından geri çevriliyor ve o günler de Pazar ve manavlarda domateslerde ucuzlama görüyoruz. İşte ucuza satılan o domatesler, gümrük kapılarından geri dönüp iç piyasaya sürülen domatesler. Peki, o halde sormak lâzım… Avrupa ve Rus insanının canı, Türk insanınınkinden daha mı kıymetli?

Ve bir nebze beynimizi zorlayalım:

Her gün azar azar zehirlenerek kansere davetiye mi çıkaralım, değilse doğal ama kurtlu ve lezzetli Elmadan mı yiyelim? Prof. Dr. Canan Karatay: “Kurt, meyvenin iyisini seçer.”

Sağlıklı günler dilerim.