IMG-LOGO
Güncel

“Zayıflatılmış” Başkanlık Sistemi

25 June 2020

“Zayıflatılmış başkanlık sistemi” ifadesi bana ait. Aslında anayasa hukukunda ve genel olarak literatürde “zayıflatılmış başkanlık sistemi” diye bir kavram yoktur. Teknik olarak böyle bir sistem olamaz da zaten. Ancak “güçlendirilmiş” parlamenter sistem tartışmaları bağlamında meramımızı daha iyi ifade etmek amacıyla bu ifadeyi kullandık.

 

            Zayıflatılmış başkanlık sisteminin pratik olarak var olamayacağını tekrar edelim. Çünkü bir sistem ya başkanlık sistemidir ya değildir. Başkanlık sisteminin temel özelliği kuvvetler ayrılığı ilkesinin sert olarak uygulanıyor olmasıdır. Yani yasama-yürütme-yargı kuvvetleri başkanlık sisteminde birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Sistem, denge-denetim (check and balance) omurgası üzerine oturmuştur. Şayet yürütmenin başında tek bir kişi (başkan / president) bulunuyor ancak bu tek kişinin işlemleri yasama (meclis / parlamento) ve yargı tarafından sıkı bir şekilde denetleniyorsa başkanlık sistemi söz konusudur. Yürütmenin başındaki kişinin yani başkanın yasama ve/veya yargı üzerinde bir tahakkümü söz konusuysa, başka bir ifadeyle kuvvetler birliği söz konusuysa bu defa o sisteme başkanlık sistemi değil diktatörlük diyoruz. Türkiye’deki durum da teknik olarak budur. Türkiye’de Cumhurbaşkanının aynı zamanda siyasi parti yöneticisi olması, Cumhurbaşkanının milletvekili adaylarının belirlenmesinde doğrudan belirleyici olması, meclisin Cumhurbaşkanının iradesine göre yasama faaliyetlerinde bulunuyor olması ve bu haliyle meclisin Cumhurbaşkanının vesayeti altında bulunuyor olması, meclis seçimlerinin Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte yapılıyor olması, bu iki seçimden birinin yapılmasına karar verildiğinde diğerinin de otomatikman yapılıyor olması, Cumhurbaşkanının yüksek mahkemelere ve Hâkimler Savcılar Kurulu’na (HSK) üye atamalarında etkin olması, Adalet Bakanı ile müsteşarının HSK’nın doğal üyesi olması gibi nedenlerden dolayı Türkiye’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin değil kuvvetler birliğinin olduğunu görmekteyiz. Kuvvetler ayrılığı olmadığı için de Türkiye’deki sistem başkanlık sistemi değil diktatörlüktür.

 

            Buradaki “diktatörlük” ifadesini siyasi bir eleştiri olarak algılamayın. Bu ifade tamamen anayasa hukukunun kendi terminolojisi içerisinde yürütmenin başında tek bir kişinin olduğu ancak kuvvetler ayrımının olmadığı durumlar için kullanılmaktadır. (Diktatörlük kavramının terminolojik içeriğiyle alakalı olarak bkz. Gözler, Kemal: Anayasa Hukukuna Giriş, Ekin Yayınları, Bursa, 2012, s.77-78)

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem vs. Başkanlık Sistemi

 

            Bir önceki yazımızda (1) parlamenter sistemin olumlu-olumsuz yönleri ile parlamenter sistemi güçlendirmeyi sağlayan araçlara değinmiştik. Burada da kısaca güçlendirilmiş parlamenter sistem ile başkanlık sisteminden hangisinin daha tercih edilebilir olduğuna dair kanaatimizi ifade edeceğiz.

 

            Başkanlık sisteminin (yukarıda anlattığımız şartlar dahilinde) Türkiye için daha uygun bir sistem olduğunu ifade ederek başlayalım. Bizi bu düşünceye sev eden sebepler; parlamenter sistemin yönetimde istikrarı sağlayamaması, güçsüz hükümetlere sebep olması, yürütmede halk tarafından seçilmiş ve sorumlu Başbakan ile meclis tarafından seçilmiş sorumsuz bir Cumhurbaşkanından oluşan bir iki başlılığın bulunması, yürütmedeki bu iki başlılığın sık sık yönetimsel krize neden olması, parlamenter sistemin çoğunlukla koalisyon hükümetlerine sebep olması, koalisyon hükümetlerinde hükümet ortağı partilerin aynı zamanda birbirlerine rakip olmaları ve bu rekabetin ülkeyi ilgilendiren konulara olumsuz yansıması, bürokraside ve genel olarak devletin işleyişinde hantallığa neden olması vs. şeklinde özetleyebiliriz.

 

            Spesifik olarak örneklemek gerekirse; 2000-2001 ekonomik krizinin dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e anayasa kitabı fırlatmasıyla!) başlaması, yine 2002-2007 yılları arasında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile dönemin Başbakanı arasındaki olumsuz ilişkinin siyasete yansıması, 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçiminin devasa bir siyasi krize dönüşmesini sayabiliriz.

 

Başkanlık Sistemi Nasıl Olmalı?

 

            Türkiye’deki mevcut “sistemsizliği” başkanlık sistemine çevirebilmek için bir takım düzenlemeler yapılması gerekmektedir. Bu düzenlemelerin bir kısmı doğrudan doğruya siyasi alanda, bir kısmı idari alanda, bir kısmının ise hukuk alanında gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Şimdi kısaca bu düzenlemelere değinelim.

 

            Siyasi alanda yapılacak olan düzenlemelere Devlet Başkanının parti yöneticisi olamaması ile başlamak lazım. Kanaatimizce Başkanın parti üyesi olup olmaması sadece şekli bir husustur. Tarafsızlık olgusu kişinin vicdanıyla alakalı bir meseledir. Nitekim Cumhuriyet tarihi boyunca şeklen partisiz ancak taraflı olan Cumhurbaşkanları görülmüştür. O nedenle Devlet Başkanının parti üyesi olup olmaması tarafsızlık konusunda tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Ancak Devlet Başkanı hiçbir şekilde parti yöneticisi olamamalıdır. Çünkü bir koltukta iki karpuz taşınmaz. Bu konuda bir diğer husus da parti yöneticisi olan Devlet Başkanının partisinin milletvekili adaylarının belirlenmesinde ve yasama faaliyetlerinin yürütülmesi esnasında partisi üzerinde tahakküm kuracak olmasıdır. Bu durum yürütmenin yasama üzerinde bir vesayet oluşturmasına sebep olur. Yasama gücünün yani meclisin denge-denetim fonksiyonu ortadan kalkar.

            Siyasi alanda yapılması gereken bir diğer düzenleme %10’luk seçim barajı kaldırılarak temsilde adaletin sağlanması ve dar bölge seçim sistemine geçilerek mecliste arkasında seçmen desteği olan güçlü parlamenterlerin (milletvekillerinin) yer almasının sağlanmasıdır.

            Siyasi alanda gerçekleştirilmesi gereken bir diğer düzenleme siyasette seçimle gelinen bütün görevlerin; yani muhtarlık, belediye meclis üyeliği, belediye başkanlığı, milletvekilliği, bakanlık, başkanlık gibi bütün görevlerin en fazla iki dönemle sınırlandırılması zorunluluğudur. Yani bir kişi bu görevlere hayatı boyunca en fazla iki dönem gelebilmelidir. Bu değişiklik siyasette hem sirkülasyonu sağlayacak hem de siyasetin dinamizmini ve kalitesini artırarak siyaseti bir meslek olmaktan çıkaracaktır.

            Bir diğer düzenleme, Siyasi Partiler Kanununun değiştirilmesine dairdir. Siyasi partilerde delegasyon sistemi sonlandırılarak partilerin her kademesindeki yöneticilerin bizatihi parti üyeleri tarafından seçimi sağlanmalı, parti üyeleri siyasete aktif olarak dahil edilmeli ve bu şekilde parti içi demokrasi tesis edilmelidir. Yine siyasi partilerin seçimler öncesi adaylarının belirlenmesinde ön seçim şartı getirilmeli, adaylar parti yönetimlerince değil bizatihi o partinin üyelerince seçilmelidir. Böylelikle siyaset sahası sadakat değil liyakat sahiplerine kalmalıdır.

 

            İdari alanda yapılacak değişiklikler ise kamu görevlilerinin göreve alınma, atanma ve yükselmeleriyle alakalıdır. Kamu görevlilerinin göreve alımlarında sözlü sınav (mülakat) faktörü tamamen tarihe karışmalıdır. Kamu personel alımlarında yazılı sınavda yüksek puan almanın yanı sıra lisansüstü eğitim (yüksek lisans / doktora) almış olma, özel sektör tecrübesi, değişik projelerde yer alma vs. gibi objektif kriterler getirilmeli. Yine kamuda yükselmelerde tecrübe ve sınav şartı getirilerek objektif bir yükselme standardı sağlanmalı. Bir kamu görevlisi hangi şartlarda şef, müdür, bölge müdürü, daire başkanı, müsteşar vs. olabileceğini bilmeli. Yine mevcut yöneticinin yerine hangi tarihte hangi alt seviyedeki yöneticilerin gelebileceği belli olmalı. Sürpriz (!) yönetici atanmaları son bulmalı. Bu şekilde devlette devamlılık sağlanmalı.

 

            Hukuk alanında yapılacak değişiklikler ise, daha önce pek çok yazımızda belirttiğimiz üzere, devlet başkanının ve meclisin yüksek mahkemelere yargıç atama yetkisi ya tamamen sona erdirilmeli yahut da 1-2 üye atayabilecek şekilde sembolik hale getirilmeli. İkincil olarak Hâkimler Savcılar Kurulu sadece Hakimler Kurulu haline getirilmeli, savcılar ayrı bir birim olarak doğrudan Adalet Bakanı’na bağlanmalı. Adalet Bakanı ile müsteşarı da Hakimler Kurulundan çıkartılmalı. Böylelikle yürütmenin yargı organları üzerindeki vesayeti sona ermeli, yargı bağımsızlığı tesis edilmeli. Aynı zamanda yargı asli görevlerinden olan denge-denetim görevini tam anlamıyla yerine getirebilmeli.

 

            İşte bu değişiklikler yapıldıktan sonra Türkiye’de gerçekten bir “başkanlık sisteminin” var olduğunu söyleyebiliriz.