IMG-LOGO
Güncel

Hâbil Âdem’i Takdim Ederim – I

24 06 2020

Kimdir o? Ziya Gökalp’in hep gölgede kalmış benzeri. Bunca zaman nasıl itinayla unutturulmuş; hayret! TBMM Kütüphanesi’nden indirdiğim Osmanlıca Türkmen Aşiretleri kitabını incelerken Alman Frayliç’le Ravlig’in vâkıf olamayacağı kadar Türk Zihniyetine vâkıf biri tarafından kaleme alındığını düşünür ve kitapla ilgili yeni çeviri-yayınların önsöz bilgilerini okurken Nadir Kitap, körün istediği 1 iken 2 kitap göndermiş. İlki zaten siparişimizdi: Telhis-i Hukuk-u Düvel. Sapanca Mahmudiye’de adına bir Cami yaptıran ve İstanbul Büyükşehir’in arkasında Türbesi bulunan bir Devlet Adamı; valilik, bakanlık ve Meclis Başkanlığı da yapmış Hasan Fehmi Paşa. Gayrı ötesini Ali Vasfi (Kurt) Hoca’ya sorun.

Hediye olarak gönderilen ikinci kitap kördüğümü çözdü. Hâbil Âdem, yayınlanan-yayınlanmayan 40 kitaba sahipti ama imzaları başkaları adına atıyordu. 40 küsur da makalesi ve köşe yazısı bulunan bir II.Meşrutiyet ve Cumhuriyet Aydını idi. Kendini bilerek öne çıkarmaması Emniyet Teşkilatında görev yapmaktan çok okur-yazarlığın bile lüks kabul edildiği zamanlarda Almanca, İngilizce ve Fransızca bilen bir elektirik mühendisliği çıkışlı bir felsefe doktorunun söyleyeceklerinin ancak bir ecnebî ağzından ifadesinin hüsn-ü kabul göreceği endişesi olsa gerek. Yabancı hayranlığında Milletçe epey iyiyizdir.

Neticede Mehmet Âkif’le aynı sene (1873) doğan ve 56 yıllık bir ömür süren bu güzide şahsiyetin adını bile kod adı (müstear) zannedecektik ki Doç. Hasan Babacan’la Dr.Alb. Servet Avşar’ın Hâbil Âdem Pelister adına yayınladıkları “Londra Konferansı’ndaki Meselelerden ANADOLU’DA TÜRKİYE Yaşayacak mı, Yaşamayacak mı?” kitabıyla aydınlanmış olduk.  Bunca aymazlık ve paçozluk içinde zihnimizin çalışma prensibine vâkıf olup gelecek nâmına güzergâh arayanlara ithafen bazı saptamalarını paylaşmış olalım:

“Türk’ün istikrarsızlığı, bilincinin şekilsizliğinden ibarettir. Yayla, öyle bir karakter vermiştir ki Türkler, bu temelsiz ve semaya benzer saha içinde temelsiz bir zevkle, bir ihataya sahip olarak etrafa dağılmışlardır. Bunlar nasıl düşünürler? Zamanın, çevrenin terbiyesiyle muhtelif biçimde düşünebilirlerse de gelişime açık yayla özellikleriyle mütehassıstırlar. Yaylanın dışında çadır kurdukları zaman, kılıçlarının kudretiyle kazandıkları bu mevkiden emin değillerdir. Emin olmak istemezler. Evvela, yalnız bir ordu oldukları için ya ileri veya geri gitmeye mecburdurlar. Ordunun sabit durağı bulunamaz. Kuvvet her zaman hareketlidir.

 İşte bunun için emin olamazlar. İkincisi, işgal ettikleri mevkide yerleşebilmek için bu yeni çevrenin tesirleriyle ünsiyet peyda etmek daha doğrusu kılıçtan dimağa müracaat etmek icap eder. Hâlbuki bu da mümkün olamaz. Zira gayret nefesin bekası içindir. Bu ihtiyacını kılıcıyla ortaya koyan Türk dimağına terk edemez. Bu dimağda bir gayret heyulası yoktur. Bu heyula, kolundadır. Bunu nasıl terk eder. Evet, bunu terk etmesinin ardından diğerinin teşekkülüne başlayacaktır. Lâkin o teşekkül anına kadar sabredilebilir mi? Belki bir tehlikeye maruz kalır veya belki çevre, hakkıyla nüfuzunu icra edemeyerek birçok zamandan sonra ebediyyen âtıl kalır. Bu ruhu ve özüyle hadiselerle çarpışan dimağ geri dönmez. Eğer geri dönerse olağanüstü meselelerden zuhur edebilir. İşte o zaman çevreye tâbi olur, fakat istemeyerek..” (sh. 120-121)

“Türk, yolun merkezinde olduğu için yol gelenekleriyle mütehassistir. Sabitsizliği bundan kaynaklanmış olsa gerek.” (sh. 133)

“O daima bir ordu olduğu ve zihnine karşılık sözünü kullandığı için sözünün sakatlandığı dakikadan itibaren hareketten uzaklaşır ve artık hayattan çekilmek ister.” (sh. 139)