IMG-LOGO
Röportaj

Doç. Dr. NASRULLAH UZMAN İle 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesine Giden Süreci Konuştuk. İktidar-Muhalefet İlişkileri

30 May 2020

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi, Türkiye’nin siyâsî ve demokrası hayatında mühim bir kırılma noktasıdır. O günlere nasıl gelindiği hususundaki mütalâanızla röpürtajımıza başlayabilir miyiz?

Doç. Dr. Nasrullah Uzman: Demokrat Parti iktidarında 1957-1960 dönemi iktidar-muhalefet ilişkilerinin en gergin olduğu dönemdir. Hattâ bu dönemde aralarında M. Fuat Köprülü gibi kamuoyunun yakından tanıdığı birçok isim Demokrat Parti’den istifa etti. Muhalefet partilerinin Demokrat Parti’ye karşı güç birliği yaparak bir blok hâlinde mücadele etmeye karar vermeleri de yine bu dönemde oldu. Muhalefetin tepkisini çeken Seçim Kanunu düzenlemesi de bu dönemde yapıldı. Hatta seçim kanununda yapılan düzenleme ile hem Demokrat Parti’den istifa ederek Demokrat Parti’ye karşı mücadele etmek isteyenlere; hem de muhalefetin bir blok hâlinde hareket etmesine karşı tedbir alındı. Bu kapsamda partiler seçim bölgelerinde ayrı ayrı aday göstermeye mecbur bırakıldı; müstakil olan ve istifa eden vekillerin istifa ettikleri tarihten itibaren altı ay boyunca diğer partilerin listelerine girmeleri engellendi. Yani Seçim Kanunu’nda yapılan yeni düzenleme ile muhalefetin işbirliği yapması engellendiği gibi kanunda yer alan “Seçimin zamanında yapılması hâlinde seçim tarihinden asgari altı ay evvel mensup oldukları siyasi partilerden ayrılmamış olanlar başka bir siyasi parti tarafından aday gösterilemezler” hükmüyle de DP’den istifa edenlerin DP’ye karşı aday olmalarının önüne geçildi.

Çetinoğlu: 1957 milletvekili seçimleriyle alakalı rakamlara kısa bir göz atabilir miyiz?

Doç. Dr. Uzman: İktidarı elinde bulunduran Demokrat Parti, aldığı bütün tedbirlere rağmen 27 Ekim 1957 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde beklentisinin altında bir oy aldı. Şöyle ki 1957 seçimlerine CHP, CMP, DP ve HP olmak üzere toplam 4 parti katıldı. CHP, 3.753.136 oy, %40,6 oy oranı ve 178 milletvekili; CMP 652.064 oy, %7 oy oranı ve 4 milletvekili; DP, 4.372.621 oy, %47,3 oy oranı ve 424 milletvekili; HP ise 350.597 oy, %3,8 oy oranı ve 4 milletvekili ile TBMM’de temsil hakkı elde etti.

Demokrat Parti, 1954 seçimlerine göre oy kaybetmekle birlikte 1957 seçimlerinden de yine birinci parti olarak çıktı ve iktidarını devam ettirdi. CHP ise 1954 seçimlerine göre oylarını ve milletvekili sayısını artırdı; hatta DP dönemindeki en yüksek oy oranına ulaştı; ancak iktidar olacak çoğunluğu elde edemedi. 1957 seçimlerinde oylarını artıran CHP, DP’ye karşı diğer muhalefet partilerini de yanına almayı başardı. 16 Ekim 1958’de iki muhalefet partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Türkiye Köylü Partisi birleşme kararı aldı; bu doğrultuda iki parti Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi adı altında birleşti ve genel başkanlığına da Osman Bölükbaşı seçildi. 24 Kasım 1958’de ise Hürriyet Partisi, CHP’ye katılma kararı alarak kendisini feshetti. Bu gibi gelişmeler CHP’ye önceki dönemlere göre daha güçlü bir muhalefet yapma imkânı sundu.

İktidar-muhalefet ilişkilerinde gerginlik şiddetini arttırdıkça toplumdaki kutuplaşma ve şiddet hâdiseleri de arttı. Muhalefet partilerinin DP’ye karşı birlikte hareket etmesini tenkit eden Adnan Menderes, muhalefete karşı Vatan Cephesini ilân etti. DP’yle ilişkisi olsun veya olmasın herkes millî güvenliği tehlikeye düşüren, halkı kardeş kavgasına sürükleyenlerin cezalandırılacağı açıklandı. Vatan Cephesi, özellikle Demokrat Parti’nin güçlü olduğu yerlerde teşkilatlandı ve kısa sürede yurt genelinde yayıldı. Esasen Hür Parti Genel Başkanı Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, bir “Vatan Cephesi” kurulması fikrini daha önce dile getirmiş ve “muhalif ve muvafık vatandaşları bir millî vatan cephesi kurmaya” dâvet etmişti. Ancak “Vatan Cephesi” kavramını Menderes’in dile getirmesi ve kısa sürede fiiliyata geçirmesi bu kavramın Menderes ve Demokrat Parti ile özdeşleşmesini sağladı. Ancak Türk siyasi hayatına cephe kavramının girmesi ise var olan gerginliğin daha da artmasına sebep oldu.

Demokrat Parti’nin Vatan Cephesine karşı CHP de ‘Halk Cephesi’ni kurdu. Böylece halk, Vatan ve Halk Cepheleri arasında bir tercih yapmak durumunda kaldı ve sosyal kamplaşma/kutuplaşma had safhaya ulaştı. “Cephe” tabiri de mâni itibariyle kutuplaşma mâniası taşıdığından toplum psikolojik olarak da bu durumdan olumsuz etkilendi. Gerek iktidarın gerekse muhalefetin birbirini tahkir eden söylemleri sosyal uzlaşmanın önündeki en önemli engel olarak ön plana çıktı. Böylesine gergin bir ortamda Başbakan Adnan Menderes’in uçak kazası iktidar-muhalefet ilişkilerinin normalleşmesi için bir fırsat sunmuşsa da taraflar bu fırsatı değerlendiremedi. Hatırlanacağı üzere Adnan Menderes ve beraberindeki heyeti Kıbrıs meselesini karara bağlamak maksadıyla Londra Anlaşması’nı imzalamak üzere İngiltere’ye taşıyan uçak, 17 Şubat 1959’da Londra yakınlarında kesif sis sebebiyle düşmüştü. Başbakan Menderes’in hafif yaralı olarak kurtulduğu kazada aralarında Basın ve Turizm Bakanı Server Somuncuoğlu, Eskişehir Milletvekili Kemal Zeytinoğlu, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ersü ve Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık’ın da bulunduğu 14 kişi hayatını kaybetmişti.

Uçak kazası haberi Türkiye’de infiale yol açmış; Adnan Menderes’in iyi olduğu haberinin alınması üzerine rahat bir nefes alınmıştı. Adnan Menderes, 26 Şubat 1959’da İstanbul’a döndüğünde Yeşilköy havaalanında muazzam bir kalabalık tarafından son derece heyecanlı bir şekilde karşılanmış ve yurt genelinde yüzlerce kurban kesilmişti. Hatta Adnan Menderes’in uçak kazasından yaralı olarak kurtulması toplumun büyük bir kesimi tarafından mucize olarak yorumlanmıştı. İstanbul’da bir gün kalan ve ertesi gün Ankara’ya dönen Adnan Menderes’i tren garında karşılayanlar arasında İsmet İnönü de vardı. İsmet İnönü, Adnan Menderes’e “geçmiş olsun” dedikten sonra iki lider son derece samimi bir şekilde kucaklaşmıştı.

Çetinoğlu: Bu vesile ile ilişkilerde yumuşama oldu mu?

Doç. Dr. Uzman: Bu görüntü iktidar-muhalefet ilişkilerinde kısa süreli bir yakınlaşmaya vesile olmuşsa da bu durum uzun sürmedi; gerek iktidar gerekse muhalefet cephesinden yükselen sert söylemler kısa sürede eski gergin günlere dönülmesine sebep oldu. Böyle bir ortamda CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, beraberindeki heyetle birlikte demiryoluyla “Büyük Taarruz” adı verilen Ege seyahatine çıkma kararı aldı. Hatta bu gezi Demokrat Parti tarafından Millî Mücadele döneminde Yunanistan’a karşı verilen askerî harekâtın adının “Büyük Taarruz” olduğu gerekçesiyle şiddetle eleştirildi.

Çetinoğlu: Sonraki hâdiseler hakkında neler söyleyeceksiniz?

Doç. Dr. Uzman: İsmet İnönü, beraberindeki heyet ve gazetecilerle birlikte 29 Nisan 1959’da Ankara’dan hareket etti. Ege gezisinin ilk hâdisesi de Ankara garında oldu; polislerin İsmet İnönü’nün bineceği trenin hareket saatinden önce istasyona giden yolları tuttuğu ve toplu olarak gara girilmesine engel olduğu iddia edildi. Ancak trenin hareketinden yarım saat önce tren garı hınca hınç doluydu. Polisin, İsmet İnönü ve beraberindeki heyeti uğurlarken tezahüratta bulunanları dağıtmaya kalkması bazı hâdiselere sebep oldu. İsmet İnönü’nün, ilk durak olarak seçtiği Uşak’ta da bir dizi tedbir alındı. Belediye hoparlöründen gün boyunca halka İsmet İnönü’yü karşılamaya gitmemeleri aksi halde toplantı ve gösteriş yürüyüşleri kanununun uygulanacağı yönünde ikazda bulunuldu. Bunun yanı sıra Belediye tarafından İsmet İnönü’nün ziyaretine bir gün kala Uşak İstasyonuna giden ana caddenin tamiratına başlandı ve yol trafiğe kapatıldı. CHP Uşak yönetimi İsmet İnönü’nün konuşması için büyük bir kapalı salon bulamadıkları için 700-800 kişilik bir sinema salonu tutmak durumunda kaldı.

Uşak’ta büyük bir kalabalık tarafından karşılanan İsmet İnönü, bu ziyareti defterine “Eyikarşılama” olarak not etti; DP il binasının önünden geçerken il başkanının attığı bardağın İsmet İnönü’nün yanındaki bir gazeteciye isabet etmesiyle olaylar başladı. Ertesi gün, 1 Mayıs’ta, İsmet İnönü ve beraberindeki heyetin Uşak’tan ayrılmak üzere istasyona geldiği esnada burada bekleyen CHP’liler ve DP’liler arasında arbede yaşandı. Yaşanan arbedede başına taş isabet eden İsmet İnönü yaralandı. Bu hâdise literatüre “Uşak Olayı” olarak geçti; sözlü eleştiri fizikî şiddete dönüştü ve zaten gergin olan iktidar-muhalefet ilişkilerini iyice zora girdi. Üstelik olaylar bununla da sınırlı kalmadı. İnönü’nün bir sonraki durağı olan Manisa ve İzmir’de il valileri İller Kanunu’nun kendilerine verdiği yetkiye dayanarak yayınladıkları bir tamimle ikinci bir emre kadar her türlü siyasi toplantının yasaklandığını açıkladı.

İsmet İnönü, İzmir’i ziyaret ettiği günün gecesinde, 2 Mayıs’ta, Demokrat Parti il merkezi bombalandı ve muhalif yayın politikasıyla tanınan Demokrat İzmir Gazetesi tahrip edildi. İsmet İnönü, olaylı Ege gezisini tamamlayarak 4 Mayıs’ta havayoluyla İstanbul’a döndü.

İsmet İnönü, Yeşilköy havaalanından şehir merkezine doğru gelirken Topkapı civarında bir grubun saldırısına uğradı; saldırganlar İsmet İnönü’yü taşıyan aracın camlarını taşladı ve kapısını açmaya çalıştı; hatta bazıları da aracın üzerine çıktı. Orada bulunan bir binbaşının yanındaki askerlerle olaya müdahale etmesi sâyesinde aracın önü açıldı ve İsmet İnönü bu şekilde tehlikeyi atlattı. İktidar-muhalefet ilişkilerindeki gerginliğin topluma ne şekilde yansıdığını göstermesi bakımından son derece çarpıcı olan bu hâdise literatüre “Topkapı Olayı” olarak geçti. Yaşanan olayların kamuoyuna yansımasını ve olayların artmasını önlemek maksadıyla yayın yasağı getirildi. 11 Mayıs’ta CHP grubu, İsmet İnönü’ye yönelik saldırıları Meclis’te gündemine getirdi; Başbakan Adnan Menderes ve İçişleri Bakanı Namık Gedik hakkında soruşturma önergesi verildi. Ancak Demokrat Partili milletvekillerinin oylarıyla önerge reddedildi.

Esasen Demokrat Parti, yaşanan bu hâdiseleri tasvip etmiyordu. Ancak bu gibi hâdiselerin yaşanmasını da önleyemiyordu. Nitekim liderler düzeyinde verilen sert demeçler, zaten gergin olan sosyal ilişkilerin şiddete dönüşmesinin tetikleyen bir rol üstlendi. Hatta takip edilen politikalar sebebiyle hem iktidar hem de muhalefet zaman zaman kendi milletvekilleri tarafından şiddetle eleştirildi.

Tahmin edileceği gibi 27 Mayıs 1960’a yaklaşıldıkça yaşanan hâdiselerin dozu daha da arttı; Demokrat Partililer ve Cumhuriyet Halk Partililer arasındaki kavga haberleri gazete manşetlerinde sıkça görülüyordu. Meselâ Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinde Tarım Kredi Kooperatifleri seçimlerinde DP’liler ve CHP’liler arasında arbede yaşanmış; polis olaylara müdahale etmek durumunda kalmış ve üç kişi yaralanmıştı. Bu hâdiseden kısa bir süre sonra İsmet İnönü, partisinin il kongresine katılmak üzere demiryoluyla Kayseri’ye gitme kararı aldı. Ancak dönemin Kayseri valisi, CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye bir telgraf çekerek il genelinde siyasi toplantıların yasaklandığını bildirdi. Valiye cevaben İsmet İnönü, Kayseri’deki toplantının tehir edildiğini teşkilata bildirdiğini; ancak Meclis’e aksettirilmesi kararlaştırılmış hâdiseleri mahallinde bir milletvekili olarak tahkik etmek üzere Kayseri’ye geleceğini bildirdi. İsmet İnönü ve beraberindeki heyeti taşıyan tren 2 Nisan 1960’ta Ankara’dan hareket etti; ancak Yeşilhisar yakınlarında asker tarafından durduruldu ve yaklaşık üç saat bekletildi. Kayseri’ye girmesi engellenen İsmet İnönü, Ankara’ya geri dönmeyi reddetti. Hâdisenin büyümesi üzerine valilik İsmet İnönü’nün Kayseri’ye girmesine izin vermek mecburiyetinde kaldı. İsmet İnönü’nün Kayseri’den dönüşü de olaylı oldu; İncesu’da dokuz saat kadar askerî kordon altında tutulan İnönü Yeşilhisar’a sokulmadı ve beraberindeki heyetle birlikte Ankara’ya dönmek durumunda kaldı.

Anlaşılacağı üzere 27 Mayıs 1960 askerî darbesine gidilen süreçte iktidar-muhalefet ilişkilerin günbegün kötüye gittiği ve sosyal çatışmaya dönüştüğü görülmektedir. Bu süreçte Demokrat Parti Meclis Grubu 7 Nisan 1960’da bir bildiri yayımladı ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığını, halkı ve orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığını iddia etti. Bu bildirinin akabinde DP Meclis Grubu, TBMM Başkanlığı’na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi. Önergede CHP’nin halkı silahlandırarak iktidara karşı hukuk dışı eylemlere yönelttiği ve orduyu kışkırtarak siyasete âlet ettiği ifade ediliyor ve bu eylemlerinin soruşturulması isteniyordu.

Çetinoğlu: Tahkikat Komisyonu… Ve de İsmet İnönü’nün Meclis konuşması…

Doç. Dr. Uzman: Evet! 18 Nisan 1960 tarihinde ise TBMM’de Demokrat Partili milletvekillerinin oylarıyla “Cumhuriyet Halk Partisi’nin yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı faaliyetlerinin memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere” Meclis tahkikatı açılmasına karar verdi. Bu karar Yassıada yargılamaları sırasında Demokrat Partililere yöneltilecek en önemli suçlamalardan birini teşkil edecek olan ve Yüksek Adâlet Divanı duruşma tutanaklarına ‘Salâhiyet Kanunu’ olarak geçen Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını sağladı. Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını sağlayan kanunun TBMM’de görüşülmesi esnasında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü söz aldı ve 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin işareti olarak yorumlanan bir konuşma yaptı. İsmet İnönü konuşmasında söz konusu kanuna şiddetle karşı çıktı ve şu değerlendirmede bulundu:

İktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları Beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu tenkil ediyor. Şimdi mevzuubahis mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulunca ihtilâl behemehâl olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi hâline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmeyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memlekette görüyoruz. Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nadir. Biz bulduk işte. Ama bunu bulamayan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik rejimin icaplarını hulûs ile takip ederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim yoksa Meclis Tahkikat Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet partisini ve basını her yerde takip edecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takip edeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları...

İktidar ve muhalefetin şiddetli tartışmaları arasında Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını sağlayan kanun TBMM’de kabul edildi; 19 Nisan 1960 tarih ve 10484 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Geniş yetkilerle donatılan ve çalışmalarını gizli bir şekilde yürütecek olan Tahkikat Komisyonu öncelikle siyasi partilerin kongre ve toplantı düzenlemelerini, siyasi etkinliklerde bulunmalarını ve yeni teşkilât kurmalarını yasaklıyordu. Ayrıca komisyonun yetki, görev, karar ve çalışmaları hakkında yayın yapılması ve konuyla ilgili TBMM görüşmelerinin yayınlanması da yasaklanıyordu. Tahkikat Komisyonunun kurulması geniş yankı uyandırdı. Komisyon çalışmalarına başlar başlamaz İstanbul ve Ankara’da öğrenciler protesto gösterileri düzenledi. Bu gösteriler artarak devam etti. 26 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde görev yapan öğretim üyeleri DP iktidarını protesto eden bir gösteri düzenledi. İki gün sonra da İstanbul Üniversitesi öğrencileri, Üniversitenin merkez binasında bir gösteri yaptı. Güvenlik güçlerinin olaylara müdahale etti. Üniversite yönetiminin, güvenlik güçlerinin üniversiteye izin almadan girmesine yönelik tepkisi çok sert oldu. Rektör Sıddık Sami Onar, güvenlik güçlerinin üniversiteyi derhal terk etmesini istedi. Bu istek kabul görmediği gibi Sami Onar da Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Olaylar sebebiyle İstanbul Üniversitesi 15 gün süreyle kapatıldı. Bununla birlikte bu tedbirler de olayları önlemeye yetmedi; öğrenci gösterileri devam ettiği gibi Ankara’ya da yayıldı. Hatta Ankara’daki gösterilerde öğrenciler güvenlik güçleriyle çatıştı. İstanbul ve Ankara’daki gösteriler üzerine 28 Nisan 1960’ta bu iki ilde sıkıyönetim ilân edildi.

Çetinoğlu: Emekli Orgeneral Cemal Gürsel’in mektubu hakkında bilgi verir misiniz?

Doç. Dr. Uzman: Yaşanan bu gelişmeler karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde duyulan rahatsızlığı da bilen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Hükümet’i uyarmak için 3 Mayıs 1960’ta Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes’e kendi ifadesiyle “...Maruzatım muhakkak ki çok mühim ve hatta çok cüretkârınadır. Fakat memleket için, milletin selâmeti için, Hükümet ve hatta Partinizin kurtarılması için dikkate alınması lâzımdır. Ve hatta çok lâzımdır.” şeklinde biten bir mektup gönderdi ve ülkenin içerisinde bulunduğu durumdan çıkabilmesi için şu ikazlarda bulundu:

1- Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Çünkü bütün fenalıkların bu zattan geldiği hakkında umumi bir kanaat vardır.

2- Kabinede iyi kabul edilmeyen ve su-i halleri bütün memlekete yayılmış bulunan zevat çıkarılmalı ve yeni Kabine mutlak, dürüst, makul, zorcu değil, adâlet ve şefkat hissi taşıyan zevattan kurulmalıdır.

3- İstanbul, Ankara Valileri ve Emniyet Müdürleri süratle değiştirilmelidir.

4-Ankara Örfi İdare Kumandanı derhal değiştirilmelidir.

5- Son çıkarılan ve Tahkikat Komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.

6- Mevkuf gazeteciler, bir af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.

7- Son hâdiselerde tevkif edilen talebeler serbest bırakılmalı, ilim müesseseleri yeniden faaliyete geçmelidir.

8- Şimdiye kadar çıkarlan bütün anti-demokratik kanunlar, tedricen kaldırılmalıdır.

9- Vatandaşın, Hürriyet ve Eşit Muamele hakkına mutlak surette riayet edilmelidir.

10- Ordunun meseleleri süratle halledilmelidir.

11- Din istismarcılığından vazgeçilmelidir.

12- Suiistimaller oluyor mu bilmiyorum. Fakat olduğu hakkında umumi kanaat mevcuttur. Ve milletin hükümete karşı itimatsızlığına sebep olmaktadır. Bu gibi kötülüklerin şiddetle bertaraf edilmesi lâzımdır.

13- Müstesna zamanlar ve günler hâricinde hükümet büyüklerinin memleket gezilerinde, sunî büyük vatandaş toplulukları ile karşılanmaları usulü terkedilmelidir.

Çetinoğlu: Bu uyarılardan dikkate alınanlar oldu mu?

Doç. Dr Uzman: Olmadı. Gerek Yassıada yargılamaları sırasında gerekse sonrasında önemli gündem maddelerinden biri olan bu mektubun dikkate alınmamasından Etem Menderes sorumlu tutulacaktı.                              (BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU. İKİNCİ BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR.)