IMG-LOGO
Güncel

Geçmişin İzleri

30 05 2020

Şair der ki, “..aslında akıllı-uslu çocuklardık, deli dolu olan geçen yıllardı”.  Bir dostumuz da der ki; “hatıralardan söz ediyorsanız, artık yaşlısınız ve gençlere verecek bir şeyiniz kalmamış demektir.” diye. Doğrudur. 78’li kuşağız, çileli yıllar yaşadık. Gençliğe sadece şunu söylemek isteriz; lütfen okuyun (aksi halde canımıza okurlar). Evet, her dönemin kendine has refleksleri vardır. Bazen doğal akışında, toplumun genel kanaati yönünde gelişir. Bazen sunî gündemler görürsünüz, kullan at türündedir. Bazen de çok deli dolu. Aykırı görüşe asla tahammül edemeyen, oldukça katı. Rijit ötesi.

Eskiden her mahallenin illa ki bir delisi olurdu. Zararsızdı, bağırıp çağırmaktan başka kimseyi incitmezdi.  Bir de mahallenin delikanlısı. O da mahalleyi (galiba) yabancılardan korurdu. Öyle bir misyon üstlenmişti. Bir nevi ağır abi. Üstelik maliyeti de yoktu. Gençler öyle kordon boyu tarzında sağı-solu rasatlayarak yürüyemezdi. Nedeni belli, mevcut kızları kurda-kuşa kaptırmamak. Ne de olsa mahallenin namusu ilk onlardan sorulacaktı. Bu nedenle sağı solu anlamlı tarayan bir garip sazan bu kapsamda görülürdü. İlk sorgu biraz dokunaklı; “hayrola, ne iş?”. Cevap masum ve mahcup ise sorgulama sonrası, yol verilirdi. Aykırı diklenmeler olursa, hafiften bi tozunu almakla sonuçlanırdı. Her şey o zaman ne kadar da masum, ne kadar naifdi.

Sonraki yıllar Türk siyasi yaşamının çalkantılı dönemleri başlayacaktı. Tam bir kaos yaşanmaktaydı. Gençlik sağ ve sol iki ideolojik blokta yerini almıştı. Bir de suya sabuna dokunmayan bir ara zon vardı.  Önceleri apolitik, sonraki ilerleyen yıllarda da siyasal islamcı olarak bir üçüncü bir ideolojik kitle oluşacaktı.  Artık o eski dönem mahalle abisinin masumiyeti yerine, başka sorgulamalar başında olacaktı. Meskûn alanların giriş çıkışları tutulmuş, kontrolü ideolojik ağır abilerle yapılacaktı. Yine aynı tanıdık sorgu; “yoklayın, ne işi var?”. Kurtarılmış alanlar, semtler, bölgeler. 

Seksen ihtilali bir dönüm noktasıydı. İç çatışmalarda emniyet teşkilatı da iki ayrı kesimde yerini almıştı; ya ülkücü olacaktı, değilse solcu-devrimci. Üçüncü sınıfın o zamanlar henüz gücü yoktu. Tezgâh şöyle kurulmuştu; ABD emperyalizmi kuzeyden gelecek kızıl tehlikeye karşı yoğun bir propaganda ve bütçe ayırmıştı. Öyle ki; her tarafta sosyalist enternasyonal marşları söyleniyor, işçi sınıfı devrim yapmaya çağrılıyordu. Seçim, sandık, gibi kavramların adı bile yoktu. Mevcut düzenin ancak devrimle değişmesi esastı. Böyle bir manzarada, “ne kadar sempatizan kitlemiz varmış” diye, SSCB-Kremlini bile şaşırmış olmalıydı. O dönem şöyle bir hava estiriliyordu; ‘bu günden yarına kalmaz, Rus ve (kısmen Çin) destekli bir devrim iktidarı-ülkeyi teslim alacak’ gibi.  Çok sonraki yıllarda ABD yönetiminin 80 ihtilali şartlarını oluşturmasında; Türkiye-Rusya sanayii işbirliğinin neden olduğu anlaşılacaktır. ABD’nin kredi talebindeki şartlı desteği kabul etmeyen Türk hükumeti, bu ortak anlaşmayı Rusya ile yapmıştır. Binaenaleyh; Seydişehir Alüminyum tesisleri, İskenderun Demir ve Çelik Müesseseleri, Aliağa rafineri tesisleri ülke sanayisine katılmıştır. Oyunu kuran sistem, sonuç aldığına göre, bu dönemin sosyolojik yapısı üzerinde iyi çalışmış olmalıydı. Ayrıca kurtuluş mücadelesi veren bir halkın millî reflekslerini de hesaba katmış olmalı. İletişimin çok zayıf olduğu bir avantaj sayılarak, çeşitli merkezden planlı söylentiler pompalanıyordu. Her iki ideolojik teşkilatlara kanlı eylemler-suikastlar yapılmaktaydı. Bunun sonucunda daha geniş halk kesimi provoke edilerek kışkırtılmıştı.

Polis teşkilatının bile Pol-Der’li(solcu), Pol-Bir’li(sağcı) bölündüğü ortamda TSK’nın emir-komuta birliği sıkı bir şekilde korumaktaydı. Bu aslında büyük bir kazanımdı. Ancak komuta kademesi Pentagonun etkisindeydi. Nitekim sonradan itiraf edilecekti ki, halkın benimsemesi için ordunun bu iç çatışmaya müdahalesi geciktirilmişti. Çoğu siyasi yorumcular, bu durumun olmasında ABD yönetiminin baskısı olduğunda hemfikirdirler. Terörden ve kaostan perişan olan halk, iki belâdan birini tercih edecekti, O belâ da, yüzde yüz ABD kaynaklı cuntacıların bu ihtilal rejimi idi ve onaylanmıştı. Meclis lağvedildi, anayasa çöpe atıldı. Türkiye’nin üzerinden ağır bir silindir geçmişti. Toparlanması uzun yıllar alacaktı.

 İhtilal sonrası siyasi yapı ile birlikte ülkenin ekonomik ve sosyolojik yapısında da önemli değişimler olmuştur. Sendikalar kapatılmış, grevler kaldırılmıştır. 24 Ocak ekonomik kararları da bu bağlamda tavizsiz uygulanmıştır. Siyasi parti oluşumuna izin verilse de “askeri demokrasi” uzun süre devam etmiştir. İhtilalci Konsey, siyaseti hizaya sokmuş ve siyasete bir nevi “icazet” kavramı getirmiştir. Parti yönetimleri ile yetinmeyip, bürokrasiden gelen uzman ve yetişmiş siyasi kadrolara da yasaklar koymuştur. Ancak ne yazık ki, hükumet bu yasağın arkasına sığınmak adına halka onaylatmak için çok çırpınmış ve olası sivil anlayışını lekelemiştir.

Dönemin iktidarı sıkı bir Amerikancı dış politika izlenmekteydi. Hedefinde batı tarzı bir dönüşüm (o zamanki deyimle transformasyon) vardı. Karma ekonomiyi tamamen tasfiye kararı alınmış, piyasa ekonomisine geçilmişti. Bu yeni anlayışa göre; “..her şey kamu için birer yüktü. Kurumlar hantaldı, işlemiyor ve atıl durumdaydı, devlet bunları acilen satmalı ve kurtulmalıydı”.  Kısmen doğruydu. Eski teknolojik donanımlı olanlardan beklenen verim sağlanamıyordu.  Kamuda “bu yoğun işçi yükünü devlet çekmek zorunda değil” anlayışı ile arada bir otomasyon kavramı gündeme gelmişti. O dönem için imalat sektöründe CNC, PLC gibi programlanabilir kontrollü sistemlerin devreye girmesi önemli bir yenilikti. Bu otomasyonlar bir anlamda üretim artışı ile birlikte daha az istihdam(iş gücü) demekti.

Her iktidar değişimi bir yeni dönem başlangıcıydı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, sil baştan her şey değişecekti. Kamu İktisadi Teşebbüsler (KİT) “zarar ediyorlar” diye satılarak özelleştirmeler başlamıştı (1984). Ülke ciddi anlamda borçluydu. Bu doğrudur.  “70 sente muhtaç” durumdaydı. Ancak ipotekli değildi. Kamunun varlıkları bugünle kıyaslanamayacak kadar çoktu. Kars gibi bir serhat şehrinde; şeker, süt, et-balık kombina, Sümerbank ayakkabı (Sarıkamış) ve çimento fabrikaları hepsi de modern dizaynlı ve üç vardiya çalışırdı. Nasıl zarar edebilirdi? O gün de bugün de anlamak zor. Sümerbank, kâğıt-selüloz tesisleri, termik santralleri, demir çelik işletmeleri vardı. Şeker fabrikaları, yem fabrikaları, limanları vardı. Boğaziçi köprüsü öz sermaye ile yapılmıştı. İnkâr edenin gözüne-dizine durur.  Atıl işleyenler işletmeler vardı elbette. Ancak revize edilip üretim kalitesi arttırılabilirdi.

28 Şubat dönemi (1997); siyasi tarihimiz ve demokrasi geleneğimiz için ayıplı bir durumdu. Bir kaostu. MGK hararları koalisyon iktidarına (Refah-Yol) muhtıra dayatılmış ve başbakan istifa etmiştir. Sonraki üçlü koalisyon yönetimi ise; siyasette, özellikle ekonomide başarısız ve talihsiz bir dönem olduğu bilinmektedir. Başbakanlık Teftiş Kurulu raporuna göre; bir gecede 2.1 katrilyon liralık zarar olmuştur. Bunun sorumlusu iktidar ortakları olup, bedeli siyaseten ödenmiştir.

Bugüne gelindiğinde; o dönemin ağır faturası ve siyasetteki tıkanmalar, -bugün de iş başında olan- iktidarı doğurmuştur. Bu iktidar geçmişi eleştirmekle birlikte özelleştirmelere daha kapsamlı bir planlama ile devam etmiştir. Kamunun otuz beş yılı aşkın süre içinde varlıkları yerli-yabancı sektöre satılarak aktarılmıştır. Ayrıntısına girmeden; 11 liman, 98 elektrik santrali, 50 işletme ve tesis (fabrika), 11 otel, 3 bin 917 taşınmaz ve araç muayene hizmetleri ile maden ruhsatları,ve diğer varlık satışları, işletme ya da imtiyaz hakkı devri yoluyla özelleştirilmiştir. Ancak bu haklı eleştiri bir sonuçtur. Sebebi ise ucu açık, tartışılır. Ancak bilinen şu ki; dış odaklı yürütülen iki büyük travmanın etkisi var; Suriye sorunu ile Fethullahçı kalkışma. Her ikisinin de ağır ekonomik bedeli olmuştur. Suriye ve Libya’ya biçilen yeni düzen(sizlik), inşaat ve nakliye sektörüne büyük zarar vermiştir. Vergi gelirleri azalmış, geçici sığınmacılar kalıcı problemler oluşturmuştur.  

Sonuçta her yeni siyasi iddia, geçmişle güncel konum için kıyaslamalar yapar. Bu tip polemikler olağan bir manevradır. Ancak uzun dönem iktidarların sürecine bir sonraki pencereden bakıldığında, onun da bir “geçmiş” olduğu görülecektir. Eski dönemleri özleyenler olabilir. İki kuşak öncesiyle bu günü kıyaslamak zamana karşı haksızlık olur. Hem teknoloji tüketelim hem de bir her şey doğal olsun. Bu biraz abestir, muhali talep etmektir. Geçmiş olsun!