IMG-LOGO
Güncel

Post-Hakikat Ülkesi

29 May 2020

Önce bir hakikatlilikle başlayayım: “Post-gerçeklik” yazmamı beklerdiniz. Ama gerçek hakikat değildir ve hakikat de gerçek değildir. Rahmetli büyüğüm ve dostum Tarık Buğra karşısında çaresiz kalan TV sunucusu son bir hamle yapıp sormuştu: “Hakikat yerine gerçek dersek ne kaybederiz?” Tarık Bey’in cevabı unutulmaz: “Hakikati kaybederiz!” İşte böyle benim hakikatli okuyucularım…

Para ve iktidar hakikati yener

Neymiş post-gerçeklik? Hakikatin devalue olması. Önemini kaybetmesi. Kimin daha fazla kanalda daha fazla gösterildiğinin hakikatin yerine geçmesine post hakikat diyorlar. Batıda örnek olarak “sigara kanser yapar mı?” münakaşaları gösterilir. Sigara şirketleri kesenin ağzını açar, ağzı açılan keseye iştah duyan birkaç prof., dr., vs’yi televizyonlara çıkarırlar. Sigaranın kanser yaptığının henüz ispatlanmadığını anlatır bu ücretli bilim adamları. Tek onlar çıkarsa insanlar şüphelenir diye mesela böyle üç “uzman”ın karşısına bir de doğruyu söyleyen bir uzman çıkarılır. Doğrucu uzmanın konuşma özürlüsü tercih edilir. Ücretliler onun canına okur ve seyirci sigaranın zararsızlığı kanaatine bir adım daha yaklaşır.

Hakikati siyasî güçle de devalüe edebilirsiniz. Yeter ki elinizde emir kulu TV kanallarınız olsun.

Türkiye’de pek olmayacak şeyler anlatıyorum değil mi?

Gerçeğin kıymeti abartılmıştır

Özeti şu: Gerçekle yalanı münakaşa ettirirseniz yalan taraftarları kazanıyor. Karşı iddiayı çürütmeniz gerekmiyor. Sadece tereddüt yaratmanız yeterli. Sonra bastırın parayı, bastırın parayı… Ve yalan gerçeği yeniyor.

Bu kanser meselesi, sigara içenlerin içmeyenlerden 70 kat (yazıyla yetmiş kat) daha fazla kanser olduğu anlaşılınca kapandı. Artık her paketin üzerinde gerçek yazıyor. Fakat yalanın gerçekle mücadelesi kırk yıl sürdü.

Bu münakaşa dünyada değil de sırf bizde olsaydı yine hakikat mi kazanırdı? Şüpheliyim.

Bizde yalan o kadar kötü bir şey değildir. Gerçeğin değeri de biraz abartılmıştır. Eğer bir post-hakikat duvarı olsaydı, hani ses duvarı gibi, biz onu çoktan aşmıştık… Ne diyordu bir eski başbakanımız: “Siyasetçinin seçimden önce ve sonra söyledikleri aynı olamaz.” Yani halkı kandırmak, ona yalan söylemek hoş görülmelidir.  Ve herkes yapıyor diye ekliyordu, “Bütün dünyada böyledir.” Dedikleri doğrudur. Son kısım hâriç. Dünyada bir siyasetçi bir kere yalan söyleyebilir. Yalan ortaya çıkınca o artık siyasetçi olmaz. Onun ünvanı bundan böyle “yalancı”dır.

Polis yoksa gazla

Biz özeliz. Özelliğimizi iki hikâye ile misallendireyim.

Biri gerçek. Popüler psikoloğumuz Doğan Cüceloğlu’ndan. Ağabeyiyle oturdukları apartmanın kapısından girip asansöre yönelirler. Asansörün kapısına, bir kâğıt yapıştırılmış: “Arızalı.” Cüceloğlular merdivene yürürken içeriye baba yiğit bir komşu girer. Yazıyı okuyup orada duran kapıcıya seslenir: “Ağa, asansör bize de mi arızalı?“.

Gerçek olmayanı da şöyle: Temel ile Dursun, kamyonlarını 5m’nin üstünde yüklerler. Bir tünele gelirler. Tünel girişinin üstünde bir yazı: “Azami yükseklik 4 m.” Muavinlik görevini üstlenen Temel sağa-sola bakar ve direksiyondaki Dursun’a seslenir: “Polis yok, gazla!“. (Temel ile Dursun’dan özür dilerim. Belki memleketin en akıllılarıdırlar. Fakat fıkraların tadı onlarla çıkıyor.)

Yanımdan bir trafik polis ekibi geçiyor. Arabada dört memur var ve hiç birinde maske yok. Bir Sağlık Bakanlığı (112) ambulansı mahallede bir evin önünde duruyor. Şoför, hemşire ve hasta yakını. Kimsede maske yok. Bunlar otoritenin yasağa uyma mecburiyeti olmadığı düşüncesi: “Ağa, asansör bize de mi arızalı?”.

Maskesi çenesine veya boynuna inmiş insanlar görüyorsunuzdur. Yasak sonrası insanların üst üste olduğu çarşı-pazar manzaraları. Bunlar da “Polis yok, gazla” cinsinden.

Derler

Nesiller söylenenle yapılanın bir birine uymadığı bir ortamda yetişmişse post-hakikat dünyasına girmeleri daha kolay, daha zahmetsiz; kendiliğinden oluveriyor.

Virüs var diyorlar. Sosyal mesafe diyorlar, maske diyorlar. İnsanlar pek inanmıyor gibi. Ama mikrofon tutup sorsanız, bülbül gibi tekrarlarlar: Sosyal mesafe korunmalı, maske takılmalı!

Ne diyordu eski siyasetçi? Dünyanın hiçbir yerinde seçim öncesi söylenenle seçim sonrası yapılan tutmaz. İşte bu yüzden inanmıyoruz. Siyasetçilere de virüse de. Hangisi daha tehlikeli, bilmiyorum.

Fıkralarla başladım, fıkrayla bitireyim. Köyün müezzini vefat etmiş. Ezanı okuyacak güzel sesli kimse de gelmiyor köylünün aklına. Musikiyle meşgul olan bir Ermeni dostları hâriç. Çaresiz ona giderler. Agop önce itiraz eder, “İyi ama ben Müslüman değilim. Olur mu?” Neyse rica ederler ve sonunda minareye çıkar: “Allahu ekber… derler…. Eşhedü enne la ilahe illallah.. derler“. Her cümleden sonra “derler”. Ve ezan böyle başlayıp biter.

Maske… derler. Sosyal mesafe… derler. Demokrasi… derler. Basın hürriyeti… derler. ( Alıntı-Milli Düşünce Merkezi)