IMG-LOGO
Güncel

Yine de Sevgiden Yana

20 May 2020

Hırçınlaşan bir dünyanın eşiğindeyiz, malûm. Âdeta vahşet kol geziyor. Acıların her cinsine tanık olduk. Tanış olduk. Azgınlıktan, sapkınlığa, belânın her türlüsü arzendam içinde. Aile facialarından, kadın ve çocuk mağdurlarına, cinnet geçirenden, ihanete kadar. “Bu kadar da olmaz” demekten usandık.  Bu hale nasıl geldik? Bunun cevabı kolay değil. Geri dönüp bakıldığında yılların birikimiydi. Öyleyse yüzleşmek lazım.  Hiç kimse masum değil. Buraya nasıl gelindi? Determinizmin temel ilkesi der ki;” benzer sebepler benzer sonuçlar verir”.  Atalarımızın daha manidar görüşü de var, ”ne ekersen onu biçersin” der. “Ne doğrarsan aşına…”der. Ya da Arap lisanıyla “men dakka-dukka (eden bulur)”. Bu vecîz ata sözleri yetmezmiş gibi, bir dipnot da Şener Şen’den gelsin, “evet yaptım, ama bir sor ki niye yaptım”der. Tipik sebep-sonuç ilişkisi.

Kavramlar sonuçta icra makamı değil. Yazılı kurallar ihlâl edilmeseydi,  hukukî problemler zaten yaşanmazdı. İbn-i Rüşt, kötü fiiliyatın bir tercih olduğunu söyler. O’na göre kişi yaptığından sorumludur. Elbette öyle olmalıdır. Rampa aşağı aracı boşa alarak uçuruma yuvarlanıp, ölüme sebebiyetten tutuklanan yaralı-bereli adam gibi; “ben kaderin mahkûmuyum!”, ne alâka? Yükleyin kadere, nasıl olsa ortam da müsait. Bütün kabahatleri kirli-paslı ne varsa yutan bir esrarlı mefhum.  Karacaahmet gibi, gömdükçe çıt yok.

Yine bir felsefî görüşe göre de, “mutlak kötü” insan yoktur denir. Bilvasıta kötü olunduğu iddia edilir. Yani ait olduğu çevrenin insanı kötülüğe vasıta ettiği söylenir. Kısmen de olsa ikna edici bir görüş denilebilir. Yani canilerin-tufeylilerin arasında iseniz, -savunma adına da olsa- onlara benzeyen donanımda silah ve teçhizatta olmalısınız. Kural budur. Giydirmek gerekirse, Saddam Hüseyn buna bir örnek. Çevresinde hatırı sayılan biri, köklü aileye mensup,  iyi bir insan olarak bilinirdi. Ne zaman ki yeşil sosyalist Baas rejimi onun liderlik yeteneği ile birleşince, son zamanların sayılı kitle katliamcısı olarak ün salmıştır. Yine George Walker Bush. O da hatırlı, sakin ve saygın bir eyalet valisiydi. Ne olduysa oldu, başkan seçildi. Etrafı ölüm kusan füze başına/kişi hesabı yapan silah tüccarlarıyla donatıldı. İşte daha sonrası malum; büyük facia. Irak’ta milyonu aşan katliam, binlerce sakat ve yıkık bir ülke.  Ne var ki, o kendi halindeki eyalet valisi de daha sonra bir canavar ruhlu olacaktı. Nitekim öyle oldu. Yakın tarihe, süper dünyanın modern giyimli, ancak ayıplı, canî ruhlu eli kanlı biri olarak geçti. Ne yazık ki, insanlık suçu işleyenleri hesaba çekecek beşeri bir mahkeme henüz yok. Öyleyse; Mahkeme-i kübrâ onları bekliyor. Öyleyse,” zalimler için yaşasın cehennem!”.    

Kötülük dünyasına isyan eden Müslümvari duruşu da anlamak lazım. Zaman zaman “yıkılasın ey dünya” dediğimiz nice garabet hadiseler yok mudur? Elbette vardır. Aynı coğrafyada yetiştik. Aynı bereketli toprağın ekmeğini yedik, suyunu içtik. Gün oldu sevincimiz bayram oldu. Gün oldu, dertleri içimize gömdük. Ekmeğimizi acılara banarak yedik. Soru aynı; bu hale nasıl geldik? Toplumsal yüzleşme”den önce kendimizle yüzleşmek daha iyi olmaz mı?. Bu toprağın büyüklerinden; sevgiyi, paylaşmayı, dostluğu, vefayı öğrenmedik mi?.  Kibirden, yalandan, iftiradan, riyadan uzak durmayı da. Bir karınca yuvasını bozmanın vebalini, inleyen mazlumun ahının arşâlâya çıktığını duymayan mı var.

Hadi sevgide buluşalım. Hakimiyetimize sınır çizelim. Tabii ki Ehl-i beyt mensubu arkadaşların ”sevgide buluşalım” sözü çok güzel. Ancak bu davet, zülfikârı göstererek olmuyor. Yani mefhum-u muhalifle; “buluşmazsanız artık siz bilirsiniz” der gibi (biraz da abartmış olalım). Tedirginlik anlamında. Aslında Neden o sanat harikası çift başlı mübarek aparat, Hz.Ali ile anılıyor ki. Bu çağrışım nedendir bilinmez. Din sosyologlarına sormak lazım. Bana sorarsanız Hz peygambere yakınlığı ayrı tutarak Ali, büyük bir filozoftur. İlim adamıdır. “Devletin dini adâlettir” evrensel tanımlamasıyla devlet felsefesine sahip bir değerli devlet başkanı-halifedir. Ayrıca çok özel bir yeri olan sahabedir. İlmini kaynağından almıştır, Hz peygamberin talebesidir.        

Evet iddia ediyoruz, dünyayı sevgi ve barış kurtaracak. Bütün kötülükler, sevgi ve muhabbetle arınacak. İlahi hitabında Cenab-ı Hak, “şahit olsun, tanık olsun” diye kasem ediyor. Kainatın her bir unsurunun bir ayet olduğu bu ilahi deveranında, muhabbet sarmalı nasıl görül(e)mez ki:

 

Dinle bak, nağamatın raksıyla, cezbe-i ilâhîye gidenleri gör!

Mevcudatın vird_i lisanatıyla, o sırrı terennüm edenleri gör!

 

Bu kadar sevgi kuşağı atmosferinde abûs suratlı olmak için kasmaya ne gerek var. Yunus tek başına zaten bir muhabbet adamı. Sevgi yüklü. Aşk adamı. Cennet diye izdiham edenlerin de önünü açan bir kocaman yürek. Selam ve minnetle! Hoca Ahmed Yesevî, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Celaleddin Rumî ve daha nice gönül adamları da öyle. Yetmez mi?  Böyle bir atmosferde nefretin adı mı olur?  Kimse inkâr etmesin, genetik yapımız sevgiyle kodlanmıştır. Yürekten gelen nağmelerle büyüdük.  Yüzümüzü batıya dönmüş olsak da Asyalıyız. Asya milletlerinde sevginin ve sadakatin manası çok yücedir. Dünya sarsılır ama onlar asla. Bir Kafkas’lının o saf duygusuyla:

 

“Ömrümü nurlandıran, sedagetindir senin.

Meni hoşbaht eyleyen, mehebbetindir senin”.

 

İyi insan olmak, sevgiyle donanmak dileği ile.