IMG-LOGO
Güncel

Yıktın Perdeyi Eyledin Viran

11 May 2020

“Rusya’da ‘gerçek’ için iki kelime vardır; ‘Pravda’, insanoğlunun gerçeğidir. ‘Istina’, Tanrı’nın gerçeğidir. Ama aynı zamanda ‘nepravda’ (gerçek olmayan) vardır ve bu liderin kullandığı silahtır. Çünkü ne yapmadıklarını biliyor. Gerçek, o ne derse odur.” (Fargo, S3, E4)

           

            “Sen de herkes gibi bir köle olarak doğdun. Dokunamadığın, tadamadığın ya da koklayamadığın bir hapishanedesin. Beyninin içi bir hapishane. Ne yazık ki, Matrix’in ne olduğu kimseye anlatılamaz. Bunu kendin görmek zorundasın. Bu senin son şansın. Bundan sonra, bir geri dönüş olmayacak. Mavi hapı alırsan, bu hikâye sona erer, yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan Harikalar Diyarı’nda kalırsın. Ben de sana tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm. Unutma… Sana vaat ettiğim tek şey gerçek, fazlası değil…” (Matrix)

 

            Siyasi tarih, kitlelerin gerçeklik algısının yönetenler tarafından iğfal edildiği örneklerle doludur. Kitleler tarih boyunca gerçeğe değil, liderin önce kendisinin gerçek olduğuna inandırılıp sonra da söylediği şeye inanmışlardır; “Biz dünyanın en harika elbisesini dikeriz ama diktiğimiz elbiseyi aptallar göremez!”

 

            Bir önceki yazımızda Türk siyasetinin iktidarıyla muhalefetiyle tek merkezden dizayn edildiğini ve bu yönüyle adeta hayal perdesinde sahnelenen bir Karagöz-Hacivat oyunu olduğunu iddia etmiş ve Hayali’ye yani perde arkasındaki asıl aktöre işaret etmiştik. Aşağıda kısa bir tarih yolculuğuyla bu Hayali Efendi’nin kim olduğunun izlerini sürmeye çalışacağız.

 

Kısa Bir Tarih Gezintisi

 

            Türkiye’nin Demokrat Parti iktidarıyla ve NATO üyeliğiyle birlikte ABD’nin güdümüne girdiği söylenir ama bu büyük bir yanılsamadan ibarettir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte ABD menşeli şirketlerin Türkiye’de pek çok yatırım yaptıkları; demiryolu inşaatı, kibrit üretimi ve hatta limanların işletme tekelinin bile ABD şirketleri tarafından yapıldığı bir gerçektir. Yaklaşık 20 yıldır aralıksız savaşan, elindeki nitelikli insan gücünü bu savaşlarda kaybeden ve nihayetinde ekonomisi darmadağın olmuş bir ülke için gayet normal bir durum bu. Ancak ekonomideki bu ABD hegemonyası, II. Dünya Savaşı’nın tüm dünyada meydana getirdiği ekonomik-sosyal çöküş ve ABD’nin birden bire dünyanın patronluğuna yükselişiyle birlikte Türkiye’de ekonomiden sonra siyasete de tahakküm etmeye başladı.

 

            Ülkede güçlü bir tek parti otoritesi hâkim olmasına rağmen, otoritenin başındaki İsmet Paşa’nın nasıl olup da –kendi partisinden ayrılan muhalif grup tarafından- bir muhalefet partisinin kurulmasına izin verdiği ve 1950’de gerçekleştirilen seçimi kaybedip nasıl olup da hiçbir sorun çıkarmadan iktidarı Demokrat Parti’ye devrettiği hususları benim için hala büyük bir soru işaretidir! Bunun sebebini İsmet Paşa’nın son derece demokrat kişiliğine bağlayanlar var ama bu soru işaretinin ardındaki cevabın o kadar basit olmasına ihtimal vermiyorum.

 

            Antrparantez, yeni geçilen iki partili sistemde partilerin adlarının ABD’deki gibi Cumhuriyetçiler ve Demokratlar çağrışımı yapmasını bir kenara not edelim.

 

            Demokrat Parti’nin iktidarının son dönemlerinde Rusya’yla yakınlaşmaya başlaması kendileri adına sonun başlangıcı oldu. Stalin döneminde Türkiye’den toprak talebinde bulunmaya kadar işi vardıran ve iki ülke arasında gerilimi artıran SSCB’nin Stalin’in ölümünden sonra bu taleplerinden vazgeçmesi gerilimi düşürmüştür. İlerleyen zamanlarda iki ülke arasında ticari anlaşmalar gerçekleştirilmesi, bölgeye ilişkin konularda dış işleri bakanı seviyesinde –kapalı kapılar ardında- görüşmeler yapılması ve nihayet 1960 Temmuz ayı için Başbakan Adnan Menderes’in Moskova ve hemen ardından da Hruşov’un Türkiye ziyaretlerinin planlanması bardağı taşıran son damla oldu. Bu eksen kayması teşebbüsü Demokrat Parti’nin darbeyle devrilmesi sonucunu meydana getirdi.

 

            1960 sonrası kurulan ikinci Cumhuriyet de iki partili sistemle devam etmeye çalıştı. Artık Demokrat Parti’nin yerinde Adalet Partisi vardı. Ancak Türkiye’deki sağ ve sol arasında seçmen sayısı yönünden ciddi bir kuvvet dengesizliğinin olması sağı bölme ihtiyacını hasıl etti. 27 Mayıs’ın önde gelen isimlerinden Alparslan Türkeş milliyetçi, başarılı bir mühendis olan ve aynı zamanda Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in okul arkadaşı olan Necmettin Erbakan da siyasal İslamcı birer parti kurdular.

 

            1974 yılında Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılara bir son vermek amacıyla Türkiye’nin Ada’ya yaptığı müdahale ambargoyla sonuçlandı. Birileri Türkiye’ye ekonomik sopa atarak siyaseti yeniden dizayn etme yolunu seçtiler. Ekonomik sopa yeterli olmayınca, 1980’de üçüncü Cumhuriyet’i kurdular. Artık siyaset sahnesinde yeni yüzler, yeni anlayışlar vardı!

 

            90’lar hem ekonomik hem de siyasi olarak gerçek bir kaos dönemidir. 90’lardaki bu siyasi ve ekonomik kaos dönemi devrin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Siirt’te (!) bir miting yaparak şiir okuduğu için hapse atılmasıyla sona erdi. Siyasal İslamcı gelenekten gelen bu Büyükşehir Belediye Başkanımız eski dava arkadaşlarıyla birlikte parti kurdu, ABD ve İngiltere’de aralarında George Soros’un da bulunduğu finans dünyasından isimlerle görüşmeler yaptı, 11 Eylül saldırılarından sonra dünya kamuoyunda daha bilinir hale gelen Büyük Ortadoğu Projesi için “Ben BOP’un eş başkanıyım” açıklaması yaptı, 2015 yılında kendisine Anti-Defamation League tarafından “Courage to Care Award” verildi. Sonrasında olan biten her şeyi zaten biliyorsunuz.

 

Aşk Olsun Hayali Efendi!

 

            Ey Hayali Efendi!


            Onyıllardır toprak sahibinin marabalarını çekip çevirdiği gibi koca dünyayı ve beraberinde bu ülkeyi de çekip çeviriyorsun. Koca ülkenin yönetimini istediğin gibi dizayn ediyorsun. Bunu bazen nahif bir şekilde bazen ekonomik yoldan sopa atarak bazen darbe yaparak bazen de işgal ederek yapıyorsun.

 

            Önümüze bir hayal perdesi kurdun ve onyıllardır bu hayal perdesinde Karagöz-Hacivatlar çıkartıyor ve onları istediğin gibi konuşturuyor birbirleriyle kavga ettiriyorsun. Biz safderunlar da bu gölge oyununa kanıyor ve bu kavgada adını sosyalist, devrimci, ülkücü, İslamcı, liberal vs. de koysak kimimiz Karagözcü oluyoruz kimimiz Hacivatçı. Biz hayal perdesindeki kavganın tarafı olup birbirimize girerken sen arkadan “parsayı” topluyorsun.

 

            Öyle görünüyor ki en son oynadığın oyunun da miadı doluyor ve sen de eski figürleri perdeden kaldırıp yeni figürlerle yepyeni bir oyun sahneye koymanın planlarını yapıyorsun. Ve öyle görünüyor ki her oyunun sonunda olduğu gibi Karagöz’ün eliyle ortalığı yıkıp Hacivat’ın ağzından söylediğin şu sözleri söylemene çok az kaldı;

 

            “Yıktın perdeyi eyledin viran,

            Varayım sahibine haber vereyim heman”