IMG-LOGO
Kültür - Sanat

İki Yabancı

07 04 2020

Kan ter içinde köpüre köpüre dörtnala koşan ve çatlamak üzere olan bir küheylanın sırtında zıvanadan çıkmış bir hâlde amansızca yol alan aceleci hayata inat yavaşlamalıydı bir müddet insan. Bir makine dişlisi gibi durmadan işleyen eller, kollar, bacaklar, biyolojik saatine uymayan uyanışlar, son dakikada hatırlanan anahtarlar, tam anlamıyla tadına varılmadan ayaküstü yenen yemekler… Durması gerekenden bir dakika bile fazla beklemeyen metrobüsler, otobüsler, tüm gün çekiç sesleriyle dolup taşan Bakırcılar Çarşısı ve elinde simit tablasıyla koşturan çocuklar artık durağanlaşma zamanı. Durup çoktandır unuttuğumuz özümüze, bakir evlerimize dönme zamanı. Ve kapının eşiğinde bekler seni sen. Pencere pervazında geç kalmış evlat yolu gözleyen ana misali içi özlem doluyken kırgınlığı kızgın, sitemkâr bir çehreye dönüşür. Hesap soran bakışları üzerinde gezinir usulca. Söyleyeceği, eleştireceği ve tartışacağı çok şey vardır. Bir mahkeme kurulur uzun süredir kendine yabancı olan zihnin nizamında. O müşteki sen ise sanık. Günübirlik telaşlara harcayıp unuttun beni diyecek. Var olma amacın ben iken sen beni benim olmadığım tüm hâllerde aradın. Hâlbuki ben sana ve materyalleşmiş zihnine çöreklenen koyu karanlık sise rağmen her daim seninleydim. Bazen çaresizliğin verdiği sessizlikle bazen de duyulabilmek adına feryat figan bir çığlıkla izledim seni. Ama hep oradaydım. İçinde, duvarlarından oluk oluk yalnızlık akan uğramayı unuttuğun o küf kokulu mahzende. Gözlerini açtığında ilk gördüğün şey saatin telaşla dönen yelkovanı olurken gün hayat veren ışığıyla, şen şakrak mavisiyle, toprağıyla, yeşiliyle çoktan uyanmış coşkuyla seni selamlıyordu. Sen ise görmedin, duymadın ne o sesleri ne de yanı başındaki mülteci beni. Artık seninle eteğine küsmüş dağlar, kıyısından ayrı kalmış denizler, suya yüz çevirmiş çöller gibiyiz. Şimdi söyle bana aramızdaki uçsuz bucaksız onca mesafeye rağmen tekrar biz olabilir miyiz?