IMG-LOGO
Röportaj

‘MİLLİYETÇİLİK, IRKÇILIK DEĞİLDİR!’ Genel Türk Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim Üyesi Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK ile Türkçülük-İslâmiyet İlişkisi Hakkında Konuştuk.

29 March 2020

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliğinin dayanağı sizce nedir?

Donuk: Her insan mensup olduğu milletin tarihini, kültürünü ve medeniyet hamlesi olarak ortaya koyduğu yenilikleri bilmek mecburiyetindedir.

Kültürün tarifi içerisinde yer alan ve milleti millet yapan değerler Türk milliyetçiliğinin hem asıl dayanağı hem de yaşatmak, ayakta tutmak ülküsü olmuştur. Nedir bunlar derseniz, başta dil, din, tarih, edebiyat, musiki, örf ve âdet, töre, ahlâk, vatan sevgisi, hâkim olma duygusu vb. gelir.

Çetinoğlu: Irk’ ve ‘ırkçılık’ kavramlarını yorumlar mısınız?

Donuk: Adına ister ırk, ister kavim, ister millet denilsin, Allah’ın insanoğlunu bu şekilde yarattığı kesindir.

Irkçılık’ nazariyesi ise Avrupa’da ilk defa Fransız Comte de Gobineau tarafından ortaya atılmıştır. Buna göre Cermenler ve Cermenlerden Teuton kavmi doğuştan yüksek vasıfta ve diğer soylara nazaran üstün kabiliyette olup, dünyayı idare etmek hakkına sâhip telakki edilmekte idi. Hatta bu

İddiaya göre, Türk soyu aşağı seviyede idi. 1940’lı yıllarda Hitler’in de ‘üstün ırk’ teorisi hatırlanmalıdır.

Allah’a şükür ki, Türk milleti olarak bugüne kadar ırkçı bir düşünce içinde olmadık. Biz Türk kültürü ile yetişmiş, Türkçe konuşan ve kendini Türk hisseden herkesi Türk kabul etmekteyiz.

Çetinoğlu: Türk milliyetçiliği ile Arapçada ‘kavmiyetçilik-asabiyet’ olarak ifade edilen ırkçılık arasında bir bağ söz konusu mudur?

Donuk: İkisi arasında herhangi bir bağın söz konusu olamaz.

Çetinoğlu: Bazı çevrelerde ‘Batı tipi milliyetçilik ’ten söz ediliyor. Bu kavramın sizde çağrıştırdıkları nelerdir? Türk milliyetçiliği ile batı tipi milliyetçilik arasında bir bağ veya benzerlik bulunabilir mi?

Donuk: Bu hususta da bir benzerlikten söz etmek mümkün değildir. Batıda milliyetçilik duyguları 18. asırda ortaya çıkmıştır. Bu fikirlerin yayılmasında Almanya, İtalya ve Fransa’da vuku bulan hareketlerin rol oynadığı kabul edilir ve bize de oradan geldiği söylenir. Milliyetçilikte Avrupa görüşünün batı dünyası bakımından doğruluğu belki mümkündür. Fakat Türk Tarihi yönünden isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Türklerde milliyetçiliğin bundan 2100 yıl öncesine ait izleri bizzat Avrupalı bilginler tarafından tespit edilmiştir. Tanınmış Alman Sinolog Fr. Hirth eski Çin

Yıllıklarında araştırmalar yaparken Asya Hun hükümdarlarından Çi-çi’nin halka yaptığı konuşmaları tespit etmiş ve hayretle görmüştür ki, bu ünlü Türk başbuğunun devlet anlayışı doğrudan doğruya millî duygulara dayanmaktadır.

Çi-çi’nin atalarından kalan yadigârlar arasında, geniş ülkelerle birlikte, hürriyet ve istiklalin de bulunduğunu ve bu en kıymetli emanetlere ehemmiyet verilmemesinin millî ihanet sayılacağını açıklayan sözlerini, ‘dünya edebiyatında milliyet fikirlerinin ilk dile gelişi’ olarak yorumlayan Fr.

Hirth şu neticeye varmıştır; ‘Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı

Çi-çi’dir.’ (bk. İ. Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 234, 281 n. 378)

Demek ki, her milletin kendine göre bir milliyetçilik anlayışı vardır.

Gelelim rahmetli hocam Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun Türk-İslâm Sentezi ile ilgili görüşlerine. Hoca özetle şu fikirdedir:

‘Türkler, bilindiği üzere, tarihleri boyunca, zaman ve bulundukları mahallerin icapları dolayısıyla, eski aslî inanç sistemlerini korumakla birlikte çeşitli dinlere de girmişlerdir. Asya Hunlarının çocukları olan Tabgaçlar Budizm’e (m. 5. asrın 2. yarısı), Uygur Hakanlığı’nın çökmesi üzerine

(840’dan sonra) yeni göçtükleri İç Asya’daki küçük Uygur devletlerinde, o bölgede yaygın Maniheizm’e (762) ve Budizm’e (8. yy. sonları), Batı’da Hazar hakanları ve devletin idareci zümresi Museviliğin bir kolu olan ‘Karay’ mezhebine, Balkanlarda Bulgar Devleti Ortodoks Hıristiyanlığa (864), Orta Avrupa’da, Türk kültür çevresine bağlı Macarlar, Katolik mezhebine (1000) resmen dâhil olmuşlar, diğer taraftan İç Asya’da Nesturîlik ve Yakubîlik gibi bazı Hıristiyanlık kolları Türkler arasında da görülmüştür. Hatta aynı Türk imparatorluğu içerisinde yer alan çeşitli kütlelerin türlü itikatlara sâhip oldukları (Zerdüştlük, Brahmanizm, Şamanlık vb…) da

tespit edilmiştir. Bu hususlarda elde seyahat notları, hatıralar, elçi raporları ve nihâyet diplomatik belgeler mevcuttur. Fakat adları geçen bu dinlerin hiçbirinde tutunamadıkları bellidir. Zira bir kısmında millî seciyelerini kaybederek ya Çinlileşmişler (Tabgaçlar gibi) ya Hıristiyanlaşmışlar (Tuna Bulgarları, Macarlar gibi), yahut uzunca bir müddet yabancı itikat içinde yaşamışlarsa da sonunda din değiştirmek ihtiyacı duymuşlardır (İç Asya Uygurları gibi). Ancak İslâmiyet’tir ki, Türkleri candan tatmin edici bir iman sistemi olarak görünür. Zira Türklerin İslâmiyet’teki kadar başka hiçbir dinde kendilerini mutlu hissetmediklerini, bu dine hayatları boyunca sıkı sıkıya sarılması ve hatta bu dinin mübeşşirlerinin hizmetlerinin çok üstünde bir enerji ile koruyuculuğunu ve yayıcılığını yapmaları göstermektedir.

Acaba hangi sebeple Türk din tarihi böyle tecelli etmiştir? Bunun açıklaması son derece basittir: İslâmî itikadlarla, eski Türk dinî inanç sisteminin esasları arasında şaşılacak ölçüde bir mutabakat mevcut bulunmaktadır:

Musevîliğin Yahudilere has bir inanç vasfında olması, Hıristiyanlığın ‘üçlü kişilik / Teslîs = Trinity’ düşüncesine dayanması, Maniheizm’deki ikilik (Tensiye=Dualizm), Budistlikte Tanrı kavramının bulunmayışı Türkleri tatmin etmemiş gibidir. Hâlbuki İslâmiyet’in ilan ettiği tek ve yaratıcı Allah, eski Türk inanç anlayışını tamamıyla kavramış durumda idi. Yâni Türkler âdeta, yeni bir din değil, kendi kadim inançlarının çok daha sağlam, kitabî, inandırıcı bir sisteme girdikleri kanaatinde idiler. Şimdi eski Türk Tanrı inancı ile İslâmî itikadlar arasındaki ortak noktaları, ana hatlarıyla sıralayalım:

1- Tanrı tek’tir (zira Gökyüzü tektir) 2- Tanrı kâinatın yaratıcısıdır (İdi) 3- Tanrı kâinatın efendisidir (Çalap) 4- Tanrı kadir-i mutlaktır (Ugan) 5- Tanrı kadîmdir, ezelîdir (Bayat) 6- Tanrı ebedîdir (Türk kozmogonisi) 7- Tanrı her yerde hazır ve nâzırdır (Gökyüzü öyledir) 8- Tanrı her şeyi iradesi altında tutar (Kitabeler) 9- Tanrı âdildir, haktır (doğruluk, törenin özelliği) 10- Tanrı bilicidir (Bulgar kitabeleri, Irk-bitig) 11-Tanrı huzurunda herkes eşittir (Türk kozmogonisi) 12- Türklerde put ve putçuluk yoktur (Gökyüzü belirli bir cisim hâline getirilemez) 13- Türklerde ruh ölmez, ebedîdir. 14- Türklerde ruhban zümresi yoktur. 15- Türkler töre’yi yeryüzünün hâkim kanunu yapmak isterler (İslâm’da “cihâd”) 16- Türklerde hükümdar Tanrı bağışı (Kut) sâyesinde idare etme yetki ve gücünü kazanır (İslâm’da ilâhî inayet) vb.

İki inanç arasındaki büyük yakınlıklar daha da çoktur. İşte özdeşleşme vasfındaki bu belirtilerdir ki, İslâmiyet’i iyice tanıyan Türklerin artık kütleler hâlinde Müslüman olmaları neticesinde sosyal ve manevi hayatın bütün cephelerinde Türk-İslâm kültür terkibi (sentezi) gerçekleşmiştir (hükümranlık anlayışında bile halifelerin sağduyuları ve siyasi kavrayışları sâyesinde, ufak çaptaki ihtilaflar halledilmiş, terkip gücünden bir şey kaybetmemiştir.)

(Tafsilât için bkz. İ. Kafesoğlu, Türk-İslâm Sentezi, İstanbul, 1985, s. 159-213).

 

 

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu Diyor ki:

     Devlet kuruculuk ve teşkilâtçılıkta kabiliyetli, bu itibarla da toleranslı, nizamperver, fütuhata yatkın fakat sömürücü değil, hakikatlere açık, gerçekçi bir millet olarak tanınan Türklerin bu özellikleri düşünce sistemlerinde temellenmektedir. Türk ne her şeyi, insana sağladığı fayda derecesinde değerlendiren maddeci eski Grek gibi, ne de kâinatı meçhuller âlemi sayıp çözemediği hâdiseleri hemen ‘Mucize’ye bağlayan Sâmî - İranlı-Hindli gibi düşünmektedir. Türk’ün mevcut düşünce tarzları arasındaki yeri, mutedil ölçüde akılcı-maneviyatçı olmaktır. Bu hususiyet İslâm felsefî tefekküründe mühim rol oynamış, dolayısıyla Türk kültür çevresine mensup şahsiyetler müspet düşünce ve ilim sahasında büyük hizmetler ifa etmişlerdir.

     Bu ortamda, iradeyi ön safa alan, İlahî emirleri akıl ve deliller ışığında kavrayan İslâmî düşünce tarzının gelişmesi, zaman ve mekân şartlarını gözeten bir hukuk nizamı, eski Bozkır Türk siyasî teşekküllerinde görülen devlet anlayışı, vicdan hürriyeti ve askerî geleneklerin İslâm’la terkibi, siyasetten ilme, sanata kadar hayatın her safhasında Türk üslûplu bir İslâm anlayışını ve uygulamasını meydana getirmiştir.

 

( Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu. Türk İslâm Sentezi. Arka kapak yazısı. Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999)

 

 

 

 

Prof. Dr. ABDÜLKADİR DONUK

1948 yılında Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Kırmıt nahiyesinde doğdu. İlkokulu doğduğu köyde, ortaokulu ve liseyi Ceyhan’ da bitirdi. 1968 de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kayıt olarak 1972 yılı Haziran ayında bu bölümün Umumî Türk Tarihi Kürsüsünden mezun oldu. Yardımcı sertifikaları Yeniçağ Tarihi ile Fars Dili ve Edebiyatı idi. Aynı yılın sonunda yapılan yabancı dil imtihanını kazanarak doktora çalışmalarına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun yanında başladı. 1969 yılından asistanlığa tayin edildi. 1975 yılına kadar Umumi Türk Tarihi Kürsü Kütüphanesi’nde kütüphane memuru olarak çalıştı. 1975 yazında 4 aylık kısa devreden istifade ederek İzmir’in Bornova İlçesi’nde askerliğini yaptı.

1978 de doktora tezini tamamlayarak aynı yılın Haziran ayında ‘Doktor’ unvanını aldı. 1980 yılının Ekim ayında kendi imkânlarıyla Amerika’ya giderek Columbia Üniversitesi’nde 1981 yılının Nisan ayına kadar, 6 ay süre ile branşı ile ilgili konularda çalıştı.

1983 yılında doçentlik imtihanının bütün safhalarını tamamlayarak ‘Üniversite Doçenti’ unvanını aldı. 1988 yılında da ‘Profesör’ oldu. 2016 yılında hizmet süresi dolduğundan emekli oldu. Hâlen bir vakıf üniversitesinde eğitim hizmetlerine devam ediyor.