IMG-LOGO
Güncel

Devlette Yeni Bir Hesaplaşmanın Ayak Sesleri

12 02 2020

Fitili İlker Başbuğ’un “2009’da askerlerin özel yetkili mahkemelerde yargılanma teklifini getirenler araştırılsın” çıkışı ateşledi. Bu sözün ne anlama geldiğini çok iyi bilen Ak Parti cephesi de hemen İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunarak karşı hamlesini yaptı. CHP tarafı ise konuyu sahiplendi ve o günden bugüne kadar gündemde kalmasını sağladı. Bugün (11 Şubat) Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısında “Devleti Fetö’ye teslim eden kişi Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyerek bu tartışmayı belli bir noktaya taşıdı. Peki, bütün bu tartışmalar ne anlama geliyor? Ak Parti, bugün terör örgütü olarak ilan ettiği ve ölümüne mücadele verdiği bir yapıyla neden bağdaştırılmak isteniyor? Bu tartışmanın perde arkasında neler var? Şimdi olayların tarihsel gelişimine bakarak bu sorulara cevap aramaya çalışalım.

Girizgâh kabilinden şu açıklamayı yapmakta fayda var; Türkiye Cumhuriyeti Devleti dâhil dünyadaki bütün devletler belli menfaat gruplarının bir araya gelmesiyle teşekkül ederler. Bu menfaat grupları zaman zaman birbirleriyle ortak hareket ederler zaman zaman da bir güç ve kontrol (iktidar) mücadelesine girerler. İktidar mücadelesine girdikleri zaman da mücadeleyi kazanan(lar) kaybeden(ler)i sert bir şekilde tasfiye eder. Bu tasfiye sürecinde de mantık, vicdan ve adalet duygusu genelde askıya alınır. Tarihimizde Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan Yeniçeri ocağının lağvedilmesinden (!) hemen sonra Anadolu ve Rumeli’deki Bektaşi tekkelerinin kapatılması, yönetici ve mensuplarının sürülmesi, pek çok yöneticisinin idam edilmesi bunun örneklerindendir.

Cumhuriyet tarihine baktığımızda İzmir Suikastının (teşebbüsünün) gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kapatıldığını, aralarında Kazım Karabekir Paşa gibi İstiklal Harbi’nin önde gelen Paşalarının da bulunduğu pek çok ismin İstiklal Mahkemelerinde yargılandığını ve yine pek çoğunun idama mahkûm edilip bu kararların infaz edildiğini görürüz. İzmir Suikastı yargılamaları gerçekte iktidar mücadelesinin sonucu olarak bir grubun diğer bir grubu tasfiye etmesinden başka bir şey değildi! Menemen İsyanı patlak verdikten sonra Serbest Cumhuriyet Fırkasının kapatılması da benzer bir durumdur.

Bugün “kumpas” davaları olarak adlandırılan Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları da köşe kapma oyunu misali bir iktidar mücadelesinden başka bir şey değildi. Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ne tam anlamıyla bir darbe girişimi soruşturmasıydı ne de tam olarak kumpastı. Bir parça gerçek bir parça da kumpastı ancak gerçek olan kısmı mı daha büyük yoksa kumpas olan kısmı mı bunu şu an bilemiyorum. Devlet içinde bir grup gerçekten Ak Parti’yi iktidardan indirmek için bir takım planlar yapıyordu ancak bu planlar başka bir grup tarafından hükümetle birlikte hareket edip devlet içinde belli köşeleri kapma adına bu soruşturmaların başlatılmasına olanak sağladı. Ancak bunu yaparken de suçlu-suçsuz ayrımı yapmayan bir tasfiye hareketine dönüştü.

            Bir üst paragrafta ne demek istediğimizi daha açık ifade edelim. Bu açıklamaları da Ruşen Çakır’ın (yanlış hatırlamıyorsam) 2012’de yazdığı bir köşe yazısından istifade ederek yapmaya çalışalım. Bugün Fetö o dönemde de Gülenciler olarak adlandırılan grup kendisine bir iktidar alanı açabilmek adına 2006 yılında Şemdinli Soruşturmasını başlatır. Ancak, Ak Parti hükümeti o dönemde “kurulu düzenle” ilişkilerini bozmamak adına bu soruşturmaya sahip çıkmaz ve hatta soruşturmayı başlatıp iddianame düzenleyen savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten ihraç eder. 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçimi gelip çattığında ortalık karışır. 367 tartışmaları, 27 Nisan e-muhtırası, Anayasa Mahkemesinin hukuka aykırı “Cumhurbaşkanı seçiminin gerçekleştirilmesi için 367 milletvekilinin genel kurulda hazır olması (toplantı yeter sayısı) şart” kararı ülkeyi bir erken seçime götürür. Erken seçimden Ak Parti güçlenerek çıkar ve MHP’nin de Meclis’te oylamaya katılarak zımni destek vermesiyle Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı olarak Köşk’e gönderir. Fakat bu defa da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı irticai faaliyetlerin odağı olduğu gerekçesiyle Ak Parti’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde dava açar. (Bütün bu gelişmelerin devlet içinde gruplar arası bir iktidar mücadelesinin parçası olduğunu bir kez daha vurgulayalım) Kapatma davasının açılması Ak Parti’de daha doğrusu Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerinde bir değişim meydana getirir. Erdoğan, ne yaparsa yapsın “kurulu düzenin” kendisini bir şekilde tasfiye edeceğini görür ve o güne kadar mesafeli durduğu Gülencilere yaklaşır. O koşullar altında Gülencilere yaklaşmanın Ak Parti ve Erdoğan için bir meşru müdafaa sayılabileceğini söylemek yanlış olmaz.

            Ak Parti’ye kapatma davasının açıldığı günlerde Ergenekon soruşturmaları başlar. Erdoğan, kendi siyasi hayatını müdafaa adına bu soruşturmalara canla başla destek verir. “Ben bu davanın savcısıyım” sözü bu desteği ifade eder. Kapatma davası ve Ergenekon soruşturmaları ile birlikte artık bir Erdoğan & Gülen ittifakı kurulmuştur. Devlette önemli köşe noktalarını ele geçirme amacıyla Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları karşı grubu tasfiye aracına dönüştürülür.

            Ak Parti & Gülenciler ittifakı sorunsuz bir şekilde devam eder. Ta ki 2012 yılı Şubat ayına kadar. KCK operasyonlarının yapıldığı günlerde MİT yöneticilerinin Oslo’da PKK yöneticileri ile yaptıkları görüşmelere ait bir ses kaydı gündeme bomba gibi düşer. Bu ses kaydından dolayı KCK soruşturmalarını yürüten savcı ifadelerini almak için MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ve Oslo görüşmesine katılan diğer MİT yöneticilerini savcılığa çağırır. Erdoğan bu olayı kendisine yönelik bir girişim olarak görür ve Gülencilere karşı fikirleri değişir. Gülenciler artık Erdoğan için güvenilir bir iktidar ortağı değildir. Erdoğan Gülencileri devlet kadrolarından tasfiye etme kararını o günlerde alır. Erdoğan’ın dershanelerin kapatılması kararını açıklamasıyla ayyuka çıkan Erdoğan vs. Gülenciler çatışması Gülencileri tasfiye etme planının bir parçasıdır. Erdoğan vs. Gülenciler çatışmasının 17-25 Aralık süreciyle artık her iki taraf için de geri dönülemez bir savaşa dönmesi ve bu savaşın 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan sürece evrilmesi herkesin malumu zaten.

            7 Şubat 2012’de başlayıp günümüze kadar devam eden Erdoğan-Gülenciler savaşı ve Gülencilerin tasfiyesi sürecinde Erdoğan daha önce Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarıyla mücadele ettiği grupla bu defa birlikte hareket etti. Bugün gelinen noktada bu yeni ittifakın ortakları bu ittifakı ne kadar sürdürecekler bilmiyoruz. Ancak yazının ilk paragrafında bahsettiğimiz “Fetö’nün siyasi ayağı” tartışmaları ve bu tartışmanın dile getiriliş şekli ittifakın iki ortağının ayrılma ve güçlü olanın diğerini tasfiye etme zamanının yaklaştığı intibaını uyandırıyor. Daha açık bir ifadeyle devlet içinde yeni bir iktidar savaşını göreceğimizi düşünüyorum.

            Geçenlerde bir dostum Ali Babacan’ın partisini neden hala kurmadığını sormuştu. Ben de şu cevabı vermiştim; “Ali Babacan ve Abdullah Gül ikilisi riske girmeyi sevmeyen sağlamcı kişiler. Partiyi hala resmen kurmadılar çünkü bir şey bekliyorlar ancak neyi beklediklerini bilmiyorum.” Geçen hafta yaşanan gelişmeleri görünce, parti kuracaklarını ilan eden Abdullah Gül ve Ali Babacan ikilisinin yukarıda bahsettiğim iktidar savaşını beklediklerinden emin olduğumu söyleyebilirim.

            İktidar savaşlarını kimin kazandığının kimin kaybettiğinin ise benim için hiçbir kıymeti yok. Yukarıda bahsettiğim gerçekleşmiş ve/veya gerçekleşecek iktidar mücadelelerinin hiçbirinde taraf değilim. Hiçbir iktidar mücadelesinin ne şahsıma ne de ülkeye hiçbir faydası yok bilakis zararı var. Günün sonunda birileri kamu imkânlarıyla saltanat sürdükten sonra, vatandaş geçim sıkıntısından kendisini yaktıktan sonra, ekonomi mahvolduktan ve işsizlik arttıktan sonra, hukuk ve demokrasi ayaklar altına alındıktan sonra ülkeyi hangi oligarşinin yönettiğinin hiçbir kıymeti yok! Allah, insanlarımızı birilerinin iktidar mücadelesi uğruna ülkeyi yangın yerine çevirmesinden korusun.