IMG-LOGO
Güncel

Türk Ulusunun Mayası

03 02 2020

Kurban bayramlarında, biraz da organizasyonsuzluktan ya da ciddiyetsizlikten, ortalığı, abartılı olarak kan götürmesi üzerine, bazı dernekler vb, bu görüntüye haklı olarak itiraz ederken, bu arada, sokaklarda, çocukların, gözü önünde kurban kesilmesini, çocukların ruh sağlığı açısından son derece sakıncalı bulduklarını da, araya sokuşturuyorlar.

Acaba öylemi? Kırsal alanlarda kurban kesilirken, küçük çocukların alnına kan sürerler ve hatta kümes hayvanlarını küçük çocuklara kestirirler.

Peki, nereden geliyor bu?

Orta Asya’da, o zamanlar bir Türk obası düşünelim. Oba erkekleri ve kadınları topluca bir ava gitmiş, yaşlılar, çocuklar ve birkaç nöbetçi obada kalmış, çocuklar da yedek güç, boyuna uygun kılıçları kuşanmışlar.

 Kılıçlarla yapılan bir savaşın kanlı görüntülerini gözümüzün önüne getirelim. Bir haydut saldırısı oluyor. çocuklar da savaşıyor elinden geldiği kadar, ok atıyor, kılıç sallıyor. Ama küçük savaşçılar daha önce hiç kan görmemiş, kan tutuyor çocukları, donup kalıyorlar.

Olur mu hiç, olmuyor da çünkü kan tutmuyor küçük savaşçıları. Çünkü küçücükken alınlarına kan sürülmüş. İşte o günlerden, bu güne kadar gelen bir gelenek, bir töre.

 Şimdi denilecek ki, o günler çooook gerilerde kaldı.

 Acaba? medeniyet içinde bile halen süren savaşlar yok mu. Örneğin trafik savaşı.

 Eşinizle, özel aracınızla yoldasınız. Bir çarpışma oluyor, bayılıyorsunuz karı, koca. Siz ayılıyorsunuz ve bir bakıyorsunuz eşiniz kanlar içinde. Sizi kan tutuyor ve tekrar bayılıyorsunuz.

Eee, ne olacak şimdi. Keşke tutmasaydı değil mi?

Bizim memlekette, aileler, yakınları, mahallelileri, köylüleri, askere, belki de ölüme giden evlatlarını, garajdan davulla zurnayla uğurlarlar. Hem de, PKK’nın Türkiye ile kırk yıldır sürdürdüğü savaşta, verdiğimiz binlerce şehide rağmen.

 Demek ki şahadet, gazilik halen değerini sürdüren asil bir makammış.

PKK ve yandaşı liberaller, hasedinizden çatlayadurun.

 Bu da, taa o şanlı mazimizden, bu güne kadar gelen, bir gelenek, bir töre.

 Yapacak bir şeyiniz yok, çaresiz, kabulleneceksiniz, hesabınızı buna göre yapacaksınız.

 Bizim memlekette, halen “at, avrat, silah” kutsal değerlerimiz olarak yaşar durur.

Bizim memlekette, köy düğünlerinde, havaya silahla ateş edilir. Bu sırada insanlar yaralanır ve hatta ölür. Bizim memlekette, Galatasaray takımı, UEFA şampiyonu olduğunda, balkonlardan, havaya silahla ateş edilmiş olup, yaralananlar olmuştur.

 Bizim memlekette, sağda ve solda, militanlar, o dönemin en idealist gençleri, karşısındakinin, bir işgal kuvveti üniforması içindeki, gerçek bir düşman olmadığını bilmelerine rağmen, kıyasıya vuruşmuşlardır. Bunda, kaçakçılıkla ellerine tutuşturulan bol miktarda silaha ilaveten, tarihten gelen gelenekle, vuruşkan savaşçılar olmalarının payı yok mu idi?  

Yukarıdakilerin hepsi alt alta toplandığında neredeyse kötü bir manzara değil mi.

Ama bir de şuradan bakalım.

Yaklaşık 20 yıl önce, İzmir, 4. Sitedeki atölyeme, komşu, ortak iki kardeş gelmişti. Büyük olanı Almanya’dan yeni dönmüş olan bir döküm teknisyeni idi. Şunları anlatmıştı özetle, ilk zamanlarına ilişkin olarak. Alman, dazlak faşistler, Türklerin mekânlarını basıp taciz ettiğinde, Türklerin hepsi karşı saldırıya geçip bunların mekânlarını başlarının üzerine yıkıyorlarmış. Eninde sonunda korkmuşlar tırsmışlar, saldırıları bırakmışlar.

Şuraya gelebiliriz artık. Nazi Almanya’ sı döneminde, aşırı medenileşmiş, barbarlığını sıfırlamış Yahudiler, biner biner sıraya girerek gaz odalarında, fırınlarda, kuzu kuzu kendilerini katlettirmişlerdi. İşte Türkler, bunu kendilerine asla yaptırmazlardı.

Diyelim ki bir toplama kampında binlerce Türk esiri var.  Bir manga mitralyöz, vb. ne varsa üzerlerine yürür, belki yarısı ölür, ama ölüleriyle o Nazileri boğarlar ve bunu kendilerine asla yaptırmazlardı.

İşte şimdi burun kıvırdığımız barbar geleneklerimiz, o zaman neslimizi kurtarırdı.

Osmanlı adaletli, eşitlikçi Dirlik düzenini kurmuş bu topraklarda.

Avrupa’ nın çürümüş, zalim, sömürücü, derebeyliklerine yaşayan halkların çok ilgisini, özlemini çekiyor bu düzen.

 Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Fetih ve Medeniyet, Derleniş Yayınları sayfa 35-36” da neler diyor.

 “”Bizans’ın neden o kadar çabuk yıkıldığını merak edip soran Orhan Bey’ e, Bursa Tekfurunun akıllı veziri şu cevabı verdi: “Tekfur denilen Bizans derebeyleri, şahsi servet yığmak için halkı soyuyorlardı. O yüzden Osmanlı’yı gören köylü, yeni düzeni hemen benimsedi ve Hristiyan Bizans’ı bir daha ağzına almadı”

Servet delisi Tekfurlara karşı, Türk İlblerinin ne olduklarını en iyi gösteren misal, Osman Gazi’nin öldüğü gün bıraktığı servettir. Bu mirası tarih şöyle sıralıyor.

* Bir sarıklık bez,

* Bir yancuk (ata mahsus zırh)

* Bir kılıç, bir okluk, sadak, bir mızrak

* Kırmızı sancaklar.

 * Birkaç küheylan, birkaç çift yabani kısrak

* Ve üç sürü koyun

İşte Ali Osman Saltanatının kurucusunun bütün dünya malı. Kayıhan oymağının, ihtimal Altay’ lardan getirdiği üç koyun sürüsü bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı İmparatorluğu’nun atası, bütün manasıyla.

“ Tigü teber Şahı merdan” dedikleri bir züğürt Şövalye (İlb) dir.”” ………………………………………………………………………………………………………………

Levent Ünsal’dan adı geçen kitaptan çok özet ek cümle: İznik’in fethinden yaklaşık 120 yıl sonra Fatih, Bizans’ı kuşattığında, üretici güçleri yok edildiği için İstanbul’da, fakirlik içinde, zulüm altında yaşayan Hristiyan halktan, hatta din adamlarından, yani içeriden büyük yardım almıştır. Bu yüzden Osmanlı nizamnamesine göre, İstanbul yağmalanmamıştır.

 Evet, Türk atalarımız, mala mülke değer vermeyen, özü sözü doğru, yalan dolan bilmeyen, eşitlikçi, adaletli, gözü pek, korku nedir bilmez, yani barbar, yılmaz savaşçılar idi.  Bu topraklar daha çok şeye gebe. Levent Ünsal

Not:   * Barbarlık, son derecede bir yanlış olarak, vandallıkla karıştırılmaktadır. Barbarlık, Toplum Bilim tanımlamalarına göre, insanlığın “Köleci Toplum” lardan önce yaşadığı bir konağın adıdır. İnsanlık bu konakta, henüz köleleşmemiş, köleleştirmemiş, kirlenmemiş ve kendine yabancılaşmamıştır.

Kimi toplumlar, köleci toplum konağında fazlaca oyalan

madan, ya da fazlaca benimseyip toplum yapısını, ruhunu, buna göre şekillendirmeden, bu konağı atlamışlardır. Türkler gibi Japonlar da böyledir.

Bizim Gazi’ lerimizin karşılığı onlarda Samuray’lardır.