Gürkan Uysal

Gürkan Uysal

Hukuk Müşaviri - Av.

gurkan.uysal83@gmail.com

Devletin Reorganizasyonu V Yeni Bir Anayasa

Devletin reorganizasyonu kapsamında son adım yukarıda sayılan tüm değişikliklerin bağlayıcı bir metinle teminat altına alınması ve toplumsal sözleşmenin somutlaştırılmasıdır.

Burada yeni bir anayasadan bahsedilirken, kanun yazım tekniğinden ziyade yeni anayasanın felsefesine ve ruhuna değinilecektir. Çünkü anayasa metinleri, her satırında hatta her kelimesinde ait oldukları ülkenin geçmişini, iç ve dış mücadelelerini, hayata bakış açısını kısaca karakterini taşır ve yansıtırlar. Bu haliyle anayasa için bir ülkenin genetik kodu veya DNA'sı diyebiliriz.

Yeni bir anayasa ihtiyacını daha iyi ifade edebilmek için mevcut anayasayı kritize etmemiz gerekmektedir.

Mevcut anayasamız yani 1982 Anayasası, darbe ürünü bir anayasa olması sebebiyle 12 Eylül öncesi toplumsal olayların ve bürokrasinin toplumun değişik kesimlerine bakış açısının izlerini taşır. 1961 Anayasası da bir darbe anayasası olmasına rağmen, iki anayasa arasında çok keskin ayrılıklar vardır. 1961 Anayasası tek parti iktidarlarını yaşamış ve tek parti iktidarlarının otoriter yapısından rahatsızlık duyan bir anlayışın ürünü olarak daha özgürlükçü bir anayasa olarak çıkar karşımıza. İlginçtir, 12 Eylül darbesinin gerekçeleri arasında 1961 Anayasasının yahut da Cemal Gürsel'in ifadesiyle "İkinci cumhuriyetin" anayasasının bu özgürlükçü yapısı da zikredilir ve bu elbise bize bol geldi" diye eleştirilir. Halbuki anayasa metnindeki bu "bol gelme" durumu devletin vatandaşa karşı uygulamalarına hiç yansımamış ve devletin o tunçtan eli sürekli bir balyoz gibi vatandaşın tepesine sallanmıştır.

Devletin bir toplumsal sözleşme olduğunu ve anayasaların da bu toplumsal sözleşmenin metin haline getirilmiş hali olduğunu bir kez daha ifade edelim. 1982 Anayasasına baktığımız zaman anayasanın başlangıç kısmından son maddesine kadar hiçbir yerinde toplumu, toplumun katılımcılığını ve toplumsal sözleşmeyi göremeyiz. Anayasanın her tarafında "Türk milleti" yazar ama hiçbir yerinde milleti bulamazsınız. Çünkü 1982 Anayasası vatandaşa tepeden bakan bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır ve ifadeleri de son derece buyurgandır. Devletin bir baba olduğu metaforundan yola çıkacak olursak 1982 Anayasasının devleti, evlatlarına hiçbir zaman konuşma hakkı vermeyen, evlatlarının her hareketini hatta aldıkları nefesi bile kontrol etmeye çalışan, evlatlarına sürekli bağırıp çağıran hatta onları döven bir babadır. Bu kadar kontrol bağımlısı bir babanın evlatlarının iyi yetişmiş bireyler haline gelebilmelerinin kolay bir hadise olmadığını söylemeye gerek olmasa gerek.

1982 Anayasası bazıları tarafından "ama yasa" olarak adlandırılır. Bunun nedeni, anayasada temel hak ve özgürlükler sayılırken her temel hak ve özgürlüğün sonuna bir "ama" veya "ancak" eklenerek o temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması anlatılır. 1982 Anayasasının bu yönüyle sert bir yanı vardır.

 

Peki, Nasıl Bir Anayasa?

 

Daha önceki bölümlerde anlatılanlardan yola çıkarak "nasıl bir anayasa?" sorusuna verilecek ilk cevap "kapsayıcı" bir anayasa olacaktır. Yukarıda ABD Anayasasına değinmiş ve ABD Anayasasının başlangıç (Preamble) kısmındaki ilk cümleye "We, the people of the United States" (Biz, Birleşik Devletler halkları) ifadesine vurgu yapmıştık. Yine bu anayasadaki "we" (biz) kelimesinin kapsayıcılığına, farklı milletlerden, farklı dinlerden, farklı tarikatlardan, farklı kültürel gruplardan insanların birlik olup "we" (biz) üst kimliği altında bir arada yaşama iradelerine vurgu yapmıştık. Bu anayasa bir toplumsal sözleşmeydi ve bu toplumsal sözleşmeyi akdeden insanlar için artık Anglo-Saxon, Hispanic, Germen, Latin, Yahudi, Hristiyan veya Evangelist olmanın bir anlamı ve/veya önceliği yoktur. Geçerli olan tek bir kimlik vardır; "we" (biz)

İşte Türkiye Cumhuriyeti'nin 100'üncü yılı gelirken ihtiyacımız olan şey, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Sünni, Alevi, Nusayri, Süryani, sağcı, solcu vb. tüm kimlik sahiplerinin Türkiye Cumhuriyeti'ne aidiyet duygularını pekiştirecek yeni bir toplumsal sözleşme akdetmektir. Bu bağlamda vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlı olan herkesi kendi kimliğiyle kabul eden ve vatandaşlara hukuki de olsa bir kimlik tanımlaması yapmayan "renksiz" bir anayasaya ihtiyacımız var.

İkincil olarak, birey kavramına vurgu yapan, bireyin temel hak ve özgürlüklerini amasız-ancaksız koruyan, düşünce ve ifade hürriyetine sözde değil gerçek anlamda değer veren bir anayasaya ihtiyacımız var.

Üçüncül olarak, devleti ve siyaset kurumunu saltanatvari yapıdan kurtaracak, bu kurumları asıl varlık gayelerine uygun olarak insanların sorunlarına çözüm üreten kurumlar haline getirecek bir anayasaya ihtiyacımız var. Yine devleti ve siyaseti hareketlendirecek, bu kurumlarda sürekli bir sirkülasyonu tesis edecek ve daha da önemlisi bu kurumları denetlenebilir, şeffaf ve hesap verebilir hale getirecek bir anayasaya ihtiyacımız var.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının refah seviyesini yükseltecek, gelir dağılımında adaleti tesis edecek bir anayasaya ihtiyacımız var.

100. yaşını kutlamaya hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti'nin dünya siyaset sahnesinde rekabet edebilir seviyeye gelmesi tüm bu yukarıda saydığımız hususların gerçekleştirilmesiyle mümkündür.

 

 

10/3/2019 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top