IMG-LOGO
Röportaj

Ahlâk, din ile özdeştir , yüce bir kavramdır. Etik ise sığ bir kelimedir. İlahiyatçı, Felsefeci Prof. Dr. ALPARSLAN AÇIKGENÇ Beyefendiyle, Çok Mühim Bir Çarpıtmayı Ortaya Koyduk.

Oğuz ÇETİNOĞLU; - 6/4/2017 ocetinoglu1@gmail.com;
IMG

Oğuz Çetinoğlu: 'Ahlâk' kelimesinin - kavramının tarifi ile başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç: İslâm ahlâkı vahiyle[1] tafsilatı verilen ilahî nizamın zihnî melekeler vasıtasıyla vicdanda tezâhür ederek insanda oluşturduğu sorumluluk hâlidir. Şüphesiz ki böyle bir nizam içerisinde emirler olacaktır ki buna İslâm'da 'evamir-i ilâhiye' yani Allah'ın emirleri denmektedir. Kelimenin sözlük anlamına inerek bir açıklama yapacak olursak 'hulk' kelimesinin çoğulu olarak 'ahlâk' 'insanın yaratıldığı fıtratı[2]' ifade eder. Bu demektir ki, İslâm ahlâkının tarifinde verilen 'vicdanda tezâhür ederek insanda oluşturulan sorumluluk hâli' bu fıtrata tekabül etmektedir. Ancak İslâm'da ahlâk, insan davranışlarında tezâhür ederse farklı boyutlara ulaşır.

Felsefi ahlâk anlayışlarında İslâm ahlâkından farklı olarak mutluluk meselesi gündeme gelmektedir.  Bunun sebebi Kur'an'ın asla 'mutluluk' (sa'adah) kavramını kullanmamış olmasıdır. Bunun aksine mutluluğu ifâde eden Kur'an kavramları, itmi'nan[3] (3/Âl 'Imrân, 126; 13/Ra'd, 28; 16/Nahl, 106; 89/Fecr, 27), yakîn[4] (2/Bakara, 4; 15/Hicr, 99; 74/Muddessir, 47; 6/En'âm, 75; 51/Zâriyât, 20), felâh (2/Bakara, 5; 3/Âl 'Imrân, 130; 7/A'râf, 8; 23/Mu'minûn, 1; 76/A'lâ, 1; vs.) ve rıza (3/Âl 'Imrân, 15; 5/Mâide; 119; 48/Fetih, 18; 60/Mumtehine, 1; 98/Beyyine, 8; vs.) gibi kavramlardır. Bu mutluluk yoluna insan, cüz'i ihtiyarisi ile seçerek girmektedir. Kur'anî açıdan ahlâkın amacının mutluluk olmadığını söyleyebiliriz. O halde ilgili âyetlerin çok dikkatli tahlili, bize gerçekten Kur'anî ahlâkın amacını verecektir. Zikredilen âyetler çerçevesinde denebilir ki, Kur'anî ahlâkın amacı, tahkikî iman ile yakîne ulaşmak ve itmi'nanı elde etmektir. Çünkü Kur'an'ın belirttiğine göre 'kalpler sadece Allah'ı anmakla mutmain[5] olurlar' (13/Ra'd, 28). Bunları elde etmeyi başaran bir kimse rıza makamına ulaşır ve felâha erer. Diğer bir deyişle rızayı netice veren itmi'nan seküler[6] ahlâkçıların 'mutluluk' diye ifâde ettikleri durumun çok üstünde olan bir yaşayış hâlidir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark o kadar çoktur ki, burada bunlardan sadece birkaç tanesine işaret etmemiz yeterli olacaktır.

*Yakîn elde edildiği için itmi'nanda şek ve şüphe yoktur;

*Şüphe aslında bir karasızlık hâli olarak her türlü huzursuzluğun başıdır. Yakînde ise huzur vardır, tereddüt yoktur;

*Tereddüdün olmadığı bilgi marifet olarak ifade edilmiştir. Umûmî manada buna irfan denmektedir. Allah'a ulaşmanın bilgisi olarak ifade edilen 'mârifetullah' her türlü irfanın başıdır. Bu imânî bilgi ahlâkî hayat ile yapılan tefekkür neticesinde hâsıl olur;

*İtmi'nanın insana verdiği bir huzur vardır. Çünkü bu hâldeki bir kimsenin şuurunda Allah'ın rızası belirmiştir. Bundan dolayı ruh ve vicdanında hissettiği bir rahat ve huzur mevcuttur;

*Bu yaşayış hâlleri neticesinde insanda sabır, tevekkül, ihlâs ve şükür gibi birtakım faziletler tezâhür eder. Bunlar topluma o insan üzerinden takvâ[7] olarak yansır.

Bu hâlet-i ruhiyeyi elde eden bir insan artık mutluluk arayışına girmez. Ancak burada açıklanması gereken bir soru ile karşılaşmaktayız: Dünyevî ihtiyaçlarımızı elde ederken içimizde hissettiğimiz mutluluk değil midir? Elbette ki, Müslümanın da bu dünyada mutlu olma hakkı vardır. Ancak bu gerçek mutluluk değil sâdece geçici 'sevinç' halleridir. Bu dünyada beşer olarak biz de sevinmeye ihtiyaç duyarız. Ancak bunlar gelip geçici durumlardır; hakikî mutluluk ise daimî olan sevinç ve bahtiyarlıktır. Kur'an böyle bir insanı "sa'îd"[8] olarak nitelendirmektedir.

Çetinoğlu: Tatbikatta bu târife mutabakat açısından sapmalar müşâhade ediyor musunuz?

Prof. Açıkgenç: Maalesef İslâm dünyası bu ahlâk anlayışından tam bir inhiraf[9] içerisindedir.  Çünkü biz bugün ahlâkın temeli olan evâmir-i ilahiyeyi (yani Allah'ın emirlerini) sâdece namaz ve oruç gibi birkaç dinî tatbikata hasrediyoruz. Hâlbuki İslâm'da öncelikle din ile ahlâk arasında nazarî açıdan bir fark yoktur. Yâni ahlâkî olan bir şey aynı zamanda dinîdir. Mesela yalan söylemek ahlâken yanlıştır; fakat dini açıdan da yanlıştır ve yalanın yasaklanması bir emr-i ilahîdir. Bu emirler ise birbirini tamamlayan üç boyutta tezâhür etmektedir.

*Birincisi, Uluhiyet[10] düzeyi, bu tamamen iman ve gereklerini ifâde etmektedir. Fıkıhta 'hukukullah'[11] olarak târif edilmiştir. Allah'a karşı olan görevlerimizi başta iman ve mârifetullah[12] ile başlar, ibâdetlerle neticeleninceye kadar devam eder. 'Yakîne ulaşıncaya kadar Rabbine ibâdet et' âyeti bunu ifâde eder ve bunun gibi birçok Kur'an âyetleri bu duruma işâret etmektedir.

*İkincisi, birey düzeyidir. Bu da fıkıhta 'hukuk-u ibâdullah'[13] olarak ifâde edilmiştir. İnsanlar arası ilişkiler bu düzeydedir. 'Muamelat'[14] da bunu ifâde etmektedir. Kul hakkı dediğimiz hususlar bütünüyle bu alana girmektedir. Burada kişinin kendisine karşı olan sorumlulukları da bu alana girer. 'Zâlimun li-nefsihi' yâni kendi nefsine zulmetmek bu alanın önemli kavramlarındandır.

*Üçüncüsü kevnî[15] düzeydir ki bu kâinatın yaratılış gayesine uymayı emreder. Biz bu emre itaat etmezsek helak oluruz. Çünkü Allah'ın irâdesine karşı gelmiş olunur. Bunu belki kevnî ahlâk olarak ifâde edebiliriz.

Bu üç düzeyi ayrıntılı olarak işleyebiliriz ama buna bu mülâkat yetersiz kalır. Şöyle söyleyelim: yukarıdaki ahlâkın iki düzeyini tam olarak yerine getirirsek dahî üçüncüsünü ihmal edersek İslâm ahlâkını ihlal etmiş oluruz. Diğer bir deyişle Allah'ın emrine karşı gelmiş oluruz. Bunlara çok örnekler verebiliriz ama basit bir örnekle yetinelim. Bilindiği gibi Kur'an'da birçok âyette 'Allah'ın âyetlerini inkâr edenler zâlimlerdir veya kâfirlerdir' denmektedir. 'Âyetlerimizi inkâr edenler ise kötülüğe batmış kimselerdir. Üzerlerinde etrafı sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır' (90/Beled Suresi, 19-20). Peki, bu âyetler nelerdir? Kur'an'da bu âyetler çok açık şekilde belirtilmiştir. Mesela renklerimiz, dillerimiz, ırk ve farklılıklarımız Allah'ın âyetleri olarak bildirildiği gibi kâinatta olan dağ, taş, ağaç, yıldız, gezegen galaksiler vs. gibi her varlık 'âyet' olarak nitelendirilmiştir. O halde bize verilen görev bu âyetleri inkâr etmemek ve onları korumaktır. Her dili, ırkı, insanlığı ve çevremizi, hayvanları ve diğer bütün canlıları korumak sâdece ahlâkî değil aynı zamanda dinî görevimizdir. Bugün bunlar maalesef ihmal edilmektedir.

Çetinoğlu: Ahlâk kavramının temeline inildiğinde ve yapısına bakıldığında nelerle karşılaşılır?

Prof. Açıkgenç: Ahlâkın temelinde İslâmî açıdan 'Allah inancı' yatmaktadır. Takvâ boyutunda ise kendini göstermektedir. 'muttaki'[16] demek ahlâklı olan insan demektir. Bunları da İslâm dünya görüşü olarak düşünebiliriz. Yâni asıl harç buradan gelmektedir. Burada çok ayrıntılara girmek istemiyorum sâdece daha önce İnsan Yayınları'ndan çıkan Bilgi Felsefesi adlı eserimde bunu şöyle ifâde etmeye çalışmıştım: İslâm dünya görüşünün üç temel ontolojik-epistemolojik[17], yâni varlık ve bilgi alanında temerküz eder: 1. Mutlak alan (veya mutlak gayb), 2. Aşkın[18] alan (veya aşkın gayb), 3. Olgu ile alakalı alan.

Bu her üç alan değişik varlık düzeyleri olarak tezâhür eden bir tek gerçekliğin (reality) bütünlüğüdürler. Mutlak âlemi, İslâmî çerçevenin bilgi temeli olan 'iman' temsil eder. Çünkü iman, hem duyular, hem de duygular tecrübesi ile birlikte verilen anlama, idrak etme verilerin bütünü ile zihinde fikrî işleme tâbi tutularak irâde ve cüz'i ihtiyarînin (seçenek) tahakkuk etmesi ile oluşan aşkın bir bilgidir. Aşkın alan İslâmî çevrenin bilgi temelinden tezâhür etmesidir. Yâni imanın düşünceye dönüşmesidir. Ahlâken, yâni dinen çok önemlidir. Burada İslâm'ın insan, hayat, bilgi, gibi birçok anlayışları bulunmaktadır. Delillere dayalı âlem ise İslâmî çerçevenin bilgi temelinden aşkın tezâhürle hayata yansımasıdır. Yâni iman ve onun neticesi olarak elde edilen birikimlerin amele dönüşmesidir ki bu da dinen yâni ahlâken çok önemlidir. Görüldüğü gibi asıl çimento İslâm dünya görüşüdür.

Çetinoğlu: 'Ahlâklı insan' deniliyor. Her insanın kendisine has ahlâkı vardır. Hakîkî mânâda 'ahlâklı insan'da bulunması gereken hususiyetler nelerdir?

Prof. Açıkgenç: Bunlar şüphesiz ki ahlâkî faziletlerdir. Felsefî ahlâk kitaplarının ihmal ettiği birçok kavram burada yerini bulur; mesela en başta takvâ, hilm[19], tevbe, müsamaha, Allah rızası, yakîn, itmi'nan, zikir[20], ihlas[21] vs gibi birçok dinî kavramlar bizde ahlâkın temelidir. Bunlara tabii ki adâlet, cesâret, yardımlaşma, çevreyi koruma vs gibi birçok diğer kavramları da ekleyebiliriz. Fakat zannedersem önceki saydığım kavramlar sonra sayılanları gerektiriyor. Yâni onları elde edebilen bir kimse zaten diğerlerini de yerine getirecektir. Ahlâklılık öncelikle mesela Allah'ı tanımak ve O'na itaatle başlar.

Çetinoğlu: İslamî kaynaklara baktığımızda ahlâk ile alakalı olarak neler görüyoruz?

Prof. Açıkgenç: Az önce 'nazarî' olarak ahlâk, din ile özdeştir dedik. Buna göre İslâm ahlâk anlayışında dinden ayrı bir ahlâk felsefesi yoktur. Bu yüzden filozoflar dahî ahlâk üzerine yazdıkları eserlerinde Yunan filozoflarından ayrılmışlardır. Mesela Farâbî önemli bir eseri olan ahlâk kitabını 'Tahsilu's-Sa'ade' (Mutluluğu Kazanma) olarak adlandırmıştır. Bu tür eserleri biz yine de ahlâk felsefesi olarak sayıyoruz. Çünkü usul olarak aynı yaklaşımı kullanmıştır. Ancak görüşlerde çok farklılıklar vardır. Bunları görmezsek müsteşrikler gibi Müslüman filozofların özgün olan hiçbir yönü yoktur sonucuna ulaşırız. Bu tür eserlere İbn Miskeveyh'in Tehzibu'l-Ahlâk adlı eserini ve bunun gibi aynı benzer tarzda yazılan birçok eserleri sayabiliriz. Bunlar felsefi yaklaşım olarak sayılırsa birinci sınıf eserler olur. İkinci sınıf eserler burada açıklamaya çalıştığım hukukullah, hukuk-u ibâdillah ve kevnî ahlâkı açıklamaya çalışan fıkıh eserleridir. Bunu fıkıh ahlâkı dersek gerçek anlamda İslâm ahlâk anlayışını bizzat İslâm dünya görüşüne bağlı kalarak ortaya koyan eserler diye bu sınıfa dâhil olanlar sâdece fukaha değil aynı zamanda kelam ve tasavvuf düşünürleridir. Örnek olarak Ebu Talip el-Mekki'nin Kûtu'l-Kulub (Kalplerin Azığı) ve Gazali'nin İhya'sını sayabiliriz. Üçüncü sınıf ahlâk eserleri de bugün uygulamalı ahlâk dediğimiz sınıfa giren eserlerdir. Bunlara 'âdab'[22] eserleri denmektedir. Mesela 'âdabu'l-fukaha', 'âdabu'l-etibba' vs türünden olan eserlerdir. Mesela Kınalızade'nin Ahlâk-ı Alâi'si de buna örnek olarak verilebilir. Yine siyasetnâmeler de bu sınıfa dâhil edilebilir.

Çetinoğlu: 'Etik' kelimesinin tahlilini yapar mısınız?

Prof. Açıkgenç: Etik, ahlâk kelimesinin Yunancasıdır. Tamamen eş anlamlıdır. Kök itibariyle de Arapçadaki ahlâk kelimesine benzemektedir. Ancak anlayış olarak şüphesiz ki çok farklıdır çünkü eskiçağ Yunan felsefesinde ahlâk akıl temeline dayandırılmıştır. İslâm'da ise açıklamaya çalıştığımız gibi 'evamir-i ilahiye' kavramı ile şekillenmektedir. Yâni Allah inancı üzerine ahlâk kurulmuştur.

Çetinoğlu: 'Ahlâk' kelimesinin derinliğini, enginliğini, mânâ zenginliğini 'etik' kelimesinde bulmak mümkün mü?

Prof. Açıkgenç: Kesinlikle bu mümkün değildir. Çünkü felsefî ahlâk olan etik anlayışta temel alınan akıl zaten İslâm ahlâkında vardır. Ama akıl dışında İslâm ahlâkında saydığımız birçok kavramı etik kavramında bulmak asla mümkün değildir.

Çetinoğlu: 'Ahlâk' yerine 'etik' kelimesi kullanılıyor ve aynı mânâya geldiği iddia ediliyor. Bu iddiaya itirazınız var mı?

Prof. Açıkgenç: Elbette var. Ahlâksızlık yapmış bir kimseye 'etik dışı davrandı' diyorlar. Bunun insanlarımız üzerinde bıraktığı etki ne olabilir? Hâlbuki 'ahlâksızlık yaptı' dediğimizde o insanın en azından yüzü kızaracağı gibi diğer insanlar da onun ne kadar kötü bir cürüm işlediğini anlar. Dolayısıyla ahlâk kelimesini kullanılması toplum ve fertler üzerinde daha etkili olacaktır, çünkü yüzyılların birikimi ile anlam zenginliği kazanan 'ahlâk' gibi bir kelimenin yerine henüz dilimize sokulmaya çalışılan bir kavramın etkileri farklı olacaktır.

Çetinoğlu: 'Ahlâk' kelimesinin geri plana itilip yerine 'etik' kelimesinin konulmasıyla kayıplarımız nelerdir?

Prof. Açıkgenç: Bence ahlâk konusunda çok kayıplarımız oldu ancak bu kayıpları 'etik' kelimesinin kullanımına yüklemek yanlış olur. Zâten bu kavram son yıllarda kullanılmaya başlandı. Problemi kendimizde aramalıyız. 'Etik' kavramının kullanılması bizi yavaş yavaş kendi geleneğimizden ve ahlâk anlayışımızdan ilerde uzaklaştırabilir ve felsefî ahlâk anlayışına götürebilir.

(DEVAM EDECEK)

 


[1] Vahiy: Cenab-ı Allah'ın, peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesi.

[2] Fıtrat: Allah'ın yarattıklarına verdiği özellikler.

[3] İtmi'nan: Emin olmak, inanmak, güvenmek, şüphe etmemek.

[4] Yakîn: Şüpheden kurtulmuş, doğru, kesin ve sağlam bilgi.

[5] Mutmain: Emin, kani, müsterih, şüphesi olmayan.

[6] Seküler: Dünyevî, ahretin varlığını kabul etmeyip dünya işlerini ön planda tutan düşünce sistemi

[7] Takvâ: Allah'a iman edip emir ve yasaklarına uymak, fiil ve davranışlarını mutlak disiplin altına alarak her türlü günahlardan sakınmak.

[8] Sa'îd: Mübâret, uğurlu, kutlu, mes'ud.

[9] İnhiraf: Sapma, başka tarafa yönelme, yoldan çıkma.

[10] Uluhiyet: İlahlık, Allah'lıkvasfı. Bu vasfa sâhip olan, ibâdet ve mutlak itaat edilecek tek varlık Allah'tır.

[11] Hukukullah: İman ve ibâdet gibi sâdece Allah'a yöneltilebilen, sâdece O'nun lâyık olduğu haklar.

[12] Mârifetullah: Allah'ı Kur'an'ın bildirdiği gibi tanımak, sıfatlarını, isimlerini ve bunların sonsuz kemalde olduğunu bilmek.

[13] Hukuk-u ibadullah: Allah'a karşı kulların yapmakla yükümlü oldukları vazife ve mes'uliyetler.

[14] Muamelat: Muamele kelimesinin çoğuludur. İslamî bir terim olarak; alışveriş, kira, şirketler, evlilik, miras, vasiyet gibi insanlar arası ilişkileri düzenleyen kuralların tamamını ifâde eder.

[15] Kevnî: Varlık âlemi ile, kâinatın oluşumu ile alakalı.

[16] Muttaki: Takvâ sâhibi. Kur'an-ı Kerim'e göre muttakiler,Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahret gününe ve gabya iman eden, hidâyet üzre olan, dinî vecibelerini yerine getiren ve Allah'ın diğer bütün emir ve yasaklarına harfiyen uyan insan.

[17] Ontolojik-epistemolojik: Varlık bilimi. Felsefede, metafiziğin en temel kollarından biridir. Ontoloji varlık veya varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. Varlık, var olduğu söylenebilen herhangi bir şeydir. Epistemolojik kelimesi ise varlık bilimi ile alakalı demektir.  Felsefede, metafiziğin en temel kollarından biridir. Ontoloji varlık veya varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. Varlık, var olduğu söylenebilen herhangi bir şeydir.

[18] Aşkın: İnsanlık seviyesinin üstünde bulunan: Allah. Şuuru aşan, şuurun dışına çıkan, tbiat st.

[19] Hilm: Akıllı ve kültürlü olmakla elde edilen, beşerî lişkilerde bağışlayıcı, hoşgörülü ve medenî davranmayı sağlayan  ahlâkî üstünlük.

[20] Zikir: Allah'ı hatırlamak ve anmak. Allah kelimesini tekrarlamak.

[21] İhlas: İman, ibâdet, itâat, dua gibi her türlü dinî görevleri, en iyi şekilde yapmak.

[22] Âdab: Edeb kelimesinin çoğuludur. Edeb ise hayırlı  ve faydalı bilgilerle davranış alışkanlıklarını ifâde eder.