Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Çevre Mühendisi, Prof. Dr. İdil Arslan Alaton Bütün dünyanın korkulu rüyası olan su kıtlığı ve çevre problemleri ile ilgili sorularımızı cevaplandırdı.

Giriş:

İnsanoğlu'nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Bu hafta, insanlık için hayatî önem taşıyan çevre problemlerini Çevre Mühendisi, Prof.. Dr. İdil Arslan Alaton ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, 'Endüstriyel kirlenme' kavramının tanımı ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton: Otomotiv sanayi, deri, tekstil, kimya ve benzeri sektörlerdeki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı, sıvı veya gaz formunda doğaya deşarj edilen ve çevremizi tehdit eden tüm olumsuz etkilerin toplamını târif eden bir kavramdır.

Çetinoğlu: Endüstriyel kirlenmenin sebepleri ve sonuçlarından da söz eder misiniz?

Alaton: Yukarıda sözü edilen sektörlerden kaynaklanan katı, hava ve sıvı emisyonların, nehirlere, göllere, denizlere ve benzeri doğal ortamlara deşarj edilmelerini engellemezsek, kirlilik kontrolüne ve arıtmaya önem vermezsek bu atıkların tabiatta oluşturdukları olumsuz etkilere şahit oluruz.

Endüstriyel kirlenmeden kaynaklanan çevre ile ilgili problemler sonucunda; küresel ısınma, çölleşme/kuraklık (genel olarak iklim değişikliği), asit yağmurları, tabiattaki bitki ve hayvan türlerinin azalması, ozon tabakasının incelmesi örnek verilebilir.

Çetinoğlu: İhtisas alanınız su arıtımı. Su arıtımı ile atık suların, farklı alanlarda yeniden kullanımı sağlanıyor. Bahçe sulanması ve sokak temizliği dışında hangi alanlarda?

Alaton: İleri derecede arıtılan bir su, içme suyu olarak bile kullanılabilir. Uygulanan arıtma teknolojisine/derecesine göre istediğiniz kalitede, hijyen açısından mükemmel düzeyde su elde edebilirsiniz.

Çetinoğlu: Bu şekilde elde edilen su çok pahalı olmaz mı?

Alaton: Evet çok pahalı olur. Fakat en pahalı mal, bulunmayan maldır. İnsanoğlu mecbur kalınca ne kadar pahalıya mal olursa olsun, arıtma yöntemiyle elde edilen suyu kullanmak mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Yine pahalı bir yöntem olmakla birlikte, deniz suyundan da kullanılabilir su elde edilebiliyor. Atıklar tekrar denize veriliyor ve böylece, deniz suyunun arıtılmasının maliyeti gederek artıyor. Bu yöntem zamanla ıslah edilerek geliştirilebilecek mi, yoksa tamamen vaz mı geçilecek?

Alaton: Tüm dünyada, özellikle Akdeniz ülkelerinde kuraklık ve su sıkıntısı çok önemli ve öncelikli bir konu haline gelmiştir. Nüfusun ve dolayısıyla su ihtiyacının hızla artması, temiz/doğal su kaynakların gün geçtikçe tükenmesi sebebiyle suyun geri kazanımını sağlayacak ileri arıtma teknolojileri geliştirilmektedir. Bunlardan membran teknolojilerinde kullanılan malzemelerin geliştirilmesi, işletim ve ilk yatırım maliyetlerinin azaltılması ile ilgili bilimsel/mühendislik çalışmalar yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Membran teknolojilerinin maliyetleri giderek azalmaktadır ve deniz suyunun arıtılması pek çok ülke için alternatifsiz bir seçenek haline gelmektedir. Öte yandan, su ihtiyaçlarının giderek artması, temiz su kaynaklarının da buna paralel olarak azalması, arıtma maliyetlerini gün geçtikçe 2. plana atmaktadır.

Çetinoğlu: Membran teknolojileri hakkında kısa bir bilgi mümkün mü?

Alaton: Membran bir nevi filtredir. Halk arasında 'süzgeç' olarak anılır. Membranlar, tabiattaki benzerleri gibi, kendisinden geçirilen sıvının içerisindeki istenmeyen partikül ve mineralleri bulunduğu yerde tutarak, suyun diğer tarafa geçmesine izin veren aparatlardır.

Membranlar, geçirecekleri suyun içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin en küçüğünü bile tutabilecek bir ölçüye ve düzgün bir yapıya sahiptir. Burada önemli olan husus, membranın ekonomik ve kullanılabilir olması için, yüksek akış değerlerine müsaade etmesidir. Membranlar yalnız su arıtımında değil, saflaştırma ve yalıtım işlerinde, inşaat sektöründe ve dializ işlemlerinde de kullanılmaktadır.

İlk yapılan selüloz-asetat membranları, suya karşı oldukça geçirgen bulundular. Daha sonra çok ince deri şeklinde bir membran, gözenekli bir geçirgen olan ve daha kalın polisulfan destek malzeme üzerine kaplanarak, yüksek akış değerleri ve mukavemet elde edildi.

İkinci jenerasyon olan İnce Film Komposite membranları yapıldı. Bunların ısıya mukavemetleri, kimyevî stabiliteleri organik ve inorganik maddeleri tutabilmeleri ilk yapılan Selüloz-Asetat membranlara göre çok daha iyiydi. 0,001 mikron'un altında filtrasyon kabiliyetine sahiptirler. Böylece suyun içerisinde bulunan mineraller ve bakterilerin giriş suyu kalitesine bağlı olarak %95'in üzerinde oranlarda ayrılmasını sağlarlar.

Günümüzde plakalı ve sargılı tip membranlar kullanılmaktadır. Bunlar, sıcak iklimlerde tercih edilmektedir. Ancak selüloz asetat membranların aksine, klora karşı dayanıksızdırlar.

Çetinoğlu: Çevre mühendisliği, ülkemizde mâhiyeti ve önemi yeterince bilinmeyen bir alan. Okuyucularımızı; çevre mühendisliğinin ilgi ve çalışma alanı hakkında bilgilendirir misiniz?

Alaton: Çevre Mühendisliği; çevre ile ilgili problemlerin çözümünde teorinin ve pratiğin öğretildiği bir mühendislik dalıdır. Özellikle halk sağlığının korunması için temiz, ve yeterli içme suyunun temini, atıksuların arıtılması ve/veya tekrar kullanımı, katı atıkların bertaraf edilmesi veya geri dönüşümü, yeterli miktarda kanalizasyon ve atıksu arıtma tesislerinin yapımı, hava, toprak ve su

kirliliğinin sürdürülebilir kontrolünü sağlamak için teknik çözümlerin üretimi, bu konudaki teknolojik ilerlemeleri yakından izlemek ve araştırmak Çevre Mühendislilerin başlıca çalışma alanları ve görevleridir.

Bunlara ek olarak rekreasyonel alanlarda, kırsal bölgelerde ve şehirlerde sağlıklı ortamların hazırlanması, endüstriyel kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilmesi, böcekler ve hayvanlar tarafından kaynaklanan hastalıkların kontrolü gibi halk sağlığı alanındaki mühendislik problemleri ile ilgilenir.

Öte yandan, bir çevre mühendisi, peyzaj mimarlığı gibi konularla ilgilenmez. Çevrenin veya binaların düzenlenmesi çevre mühendislerinin görevi değildir.

Çetinoğlu: Çevre duyarlılığının sağlayacağı kazanımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Alaton: Günümüzde ilmî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan herhangi bir faaliyette çevreye karşı duyarlılık/çevre ile ilgili etkilerin değerlendirilmesi ve dikkate alınması ön plandadır. Gelecek nesillerin bu ince anlayışla yetiştirilmesi artık kaçınılmaz/vazgeçilmezdir. Âdetâ bir mecburiyet hâline gelmiştir. Çevre duyarlılığın dikkate alınmadığı bir ülkelerin veya toplumların büyük problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: Çevre koruması sanayileşmeyi, dolayısıyla zenginliği kısıtlıyor. Çevrenin korunmaması ise verimsizliğe ve dolayısıyla fakirliğe yol açıyor. Sanayileşme ile çevre korunması arasındaki ideal denge nasıl kurulmalı?

Alaton: Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, insan ile tabiat arasında denge kurarak tabîi kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin hayatını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânlarla ilgili ve kültürel boyutları olan bir kavramdır.

Çetinoğlu: Çevre problemleri, ekosistemlerin bozulmasından kaynaklanıyor. 'Ekosistem' kavramını açar mısınız?

Alaton: Belirli bir yerde bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere 'ekosistem' denir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir.

Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar veya topluluklardan çok bütün alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur.

Ekosistemlerde hayat, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.

Çetinoğlu: Ekosistem, tabiat olaylarından ve insanların aykırı davranışlarından bozuluyor. Her iki sebeple meydana gelen bozulmaları önleyici tedbirler olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Alaton: Mesela, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bir gölün veya akarsu havzasının korunması, iki türlü olmalıdır; ilki suyun içerisindeki canlıların yaşama alanlarının, ikincisi ise biyolojik kaynakların korunması. Herhangi bir ekosistemin korunması denilince, toprak, su, yaban hayatı kaynakları ve yaşama alanlarının rekreasyonu da dahil olmak üzere, tabiatın dengesini bozmayacak

bir şekilde kullanılması anlaşılır. Biyolojik koruma ise, ekosistemin sürekliliği ve kullanılması, gerekirse insan yararına uzun süre hizmet edebilecek durumda tutulması anlamına gelir. Yapılması gerekenler sırasıyla; fizikî koruma önlemlerinin alınması, çevredeki insanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, ilmî araştırmaların ivedilikle yürütülmesine başlanması, eksik olan türlerin sahaya yerleştirilmesi ve bir bütünleşik yönetim planının uygulanmasıdır.

Çetinoğlu: Nüfus artışı ve sanayileşme, ekosistemleri tehdit eden önemli etkenlerden biri olarak biliniyor. Nüfus artışından, sanayileşmeden ve temiz çevreden vazgeçemeyeceğimize göre çözüm nerede aranmalı?

Alaton: Dünya son 30 yılda hem sosyal, hem ekonomik, hem de çevresel açıdan radikal biçimde değişti. Küresel nüfus artarak 1.500.000.000 kişiden 5.000.000.000 kişiye ulaştı. Küreselleşmenin şekillendirmesiyle küresel ekonomi büyüdü. Aynı zamanda dünyada büyük politik değişimler de yaşandı. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme tabîi kaynaklara olan talebi ve dolayısıyla tabîi kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırdı. Su kaynakları, ormanlar, balıkçılık, arazi kullanımı da dâhil olmak üzere pek çok kaynağın sürdürülebilir olmayan kullanımı, kişiye ait geçim kaynaklarını tehdit edebildiği gibi mahallî, millî ve milletlerarası ekonomileri de ciddî boyutlarda tehdit edebiliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı bilinçlendirme ve eğitimdir. Bu anlayış ile sürdürülen kalkınmada, insanların sağlığı ile birlikte tabiatın maruz kaldığı tehditler en düşük düzeye inecektir.

Çetinoğlu: Fosil esaslı yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri giderilebilir mi?

Alaton: Fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Fosil yakıtların kullanılması ısıyı absorplayan (soğuran) sera gazlarının açığa çıkmasına sebebiyet verir. Bunlardan en önemlileri karbondioksit ve metandır. Diğer fosil yakıt yanma ürünleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve küldür. Fosil yakıtların tüketilmesi ile küresel ısınma ve iklim değişiklikleri meydana gelmektedir.

1900'lerden 2000'lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0,5 derece artmıştır ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş hayatı etkilemektedir. Su kaynakları kurumakta, çiçekler erken açmakta, erken yağan karlar tarım ürünlerinde tahribata sebep olmakta, bitkiler zamansız meyve vermekte veya hiç vermemektedir.

Çetinoğlu: Çevre koruması, karbon salımının düşük olduğu enerji girdilerinin kullanılmasını gerektiriyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi Türkiye'nin gündemine geç girdi. Hızla mesafe alınması mümkün mü, nasıl?

Alaton: Türkiye yenilenemeyen enerji kaynakların (petrol, doğal gaz, vb.) temini açısından büyük oranda dışa bağımlı bir ülkedir. Ne yazık ki gelir kaynaklarımızın önemli bir bölümünü enerji üretimine/yenilenemez yakıtların ithal edilmesine harcıyoruz. Giderek artan enerji açığı/ kesintileri hayat kalitemizi ve ekonomimizi, daha önemlisi de çevremizi ciddî boyutlarda tehdit ediyor. Oysa rüzgâr ve güneş enerjisi, enerji getirisi sınırsız ve işletme maliyeti sıfıra yakın olan yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Türkiye bu enerji kaynakları açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve son yıllarda bu konuda pek çok proje başlatıldı.

Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları söz konusu potansiyellerin tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. 1990'lı yıllardan başlayarak bazı küçük uygulamalar

Yap - İşlet - Devret Modeliyle gerçekleştirilmiştir. Mesela, Türkiye'de ilk rüzgâr santrali Demirer Holding'in Çeşme'de kurduğu santraldir.

Türkiye'de güneş enerjisinden yararlanma çalışmaları şöyle öngörülebilir;

* Evlerin ısıtılması, sıcak su üretimi gibi küçük çapta uygulamalar

* Yazlık olarak kullanılan yerleşim yerlerinin, dağlık merkezden uzak yerleşim bölgelerinin elektrik enerjisini karşılama çalışmaları,

* Yukarıda sayılan alanlarda güneş enerjisinden faydalanılarak suların ve atıksuların arıtımı ile ilgili çalışmalar... ve benzerleri...

Ülkemizde bu konu ile ilgili kanunların yürürlüğe girmesiyle alternatif, çevreye zarar vermeyen ve ülke ekonomisini zedelemeyen enerji üretim kaynaklarının kullanımı da paralel olarak artacaktır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin elektrik enerjisi üretiminde doğal gaza bağımlı oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alaton: Türkiye'de uzun yıllardan beri kömür ve petrol gibi birincil enerji kaynaklarından üretilen enerji, değişik sebeplerle artan enerji ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmiştir. Mevcut enerji kaynaklarının bugüne kadar yetersiz değerlendirilmesi, dışa bağımlı bir enerji politikasının takip edilmesi, uzun vâdeli enerji potansiyelimizin değerlendirilmesi ile ilgili projelere yeterli önemin/önceliğin verilmemesi, teknik/ekonomik imkânsızlıklar ve varolan imkânların istenen şekilde sonuçlanmaması Türkiye'de enerji problemlerinin ana sebepleri sayılabilir.

Çetinoğlu: Doğal gaz havayı hiç mi kirletmiyor?

Alaton: Elbette doğal gazın yapısında bulunan organik karbonun yanması ile meydana gelen karbon monoksitler ve karbon dioksit yanma gazları da hava kirliliği açısından yukarıda sayılan problemlere sebebiyet vermektedir. Fakat fosil yakıtları arasında en zararsız olanıdır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne imza koyması sebebiyle karşılaştığı kazanım ve kayıpları karşılaştırır mısınız?

Alaton: Göz göre göre gelen çevre felaketlerine ve bilim insanlarının, Kuzey Kutbu'ndaki buzulların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli oranda eriyeceği ve ekosistemlerin alt üst olacağı uyarısına rağmen, ülkeler çevreyi değil, kısa vâdeli ekonomi dengelerini gözetmeyi tercih ediyorlar. Bu politika, önümüzdeki yıllarda fosil yakıtların temel enerji kaynağı olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Kyoto Protokolü, ilk bakışta ülkemizin yetkili mercileri arasında bile Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeye ciddî problemler, kısıtlamalar altından kalkamayacağımız birtakım yükümlülükler getireceği gibi olumsuz bir önyargı oluşturmuştur. Hâlbuki bu sathî bir yaklaşımdır, bir yanılgıdır. Protokolün yürürlüğe girmesiyle ülkemizde sera gazları emisyonları, iklim değişikliğin önlenmesi konusunda başlanan projelerin daha fazla ciddiyet ve ivme kazanacağı kanaatindeyim. Son yıllarda orman alanlarının artırılması, yeni hidroelektrik santrallerinin kurulması, yenilenebilir enerji kaynakların daha iyi değerlendirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Elbette bu yatırımların ülkemize bir maliyeti da var; Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı'nın hesaplarına göre, Kyoto Protokolünü imzalayarak toplam olarak yaklaşık 38.000.000.000 dolarlık bir faturayla da yüz yüze kalmıştır. Fakat herşeyin bir bedeli vardır.

Çetinoğlu: Bütün gayretlere rağmen çevre tahribatı, her geçen gün artıyor. Çevre mühendislerinin önerdiği ve ilgili makamların uygulamaya koymakta geciktikleri veya yetersiz kaldıkları çözümleri buradan kamuoyuna açıklamak ister misiniz?

Alaton: Kanunlarda gerekli düzenlemelerin yapılması, halihazırda yürürlükte olan çevre kanunlarının uygulanması, yaptırımların/cezaların artırılması, bilinçlendirmeye/eğitime daha fazla önem verilmesi gibi konularda ciddî atılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kanunlar uygulanmıyorsa, en güzel kanun bile hiçbir işe yarayamayacaktır.

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton 18 Ocak 1973'te İstanbul'da doğdu. 1995'te İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya - Metalurji Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü'nden lisans derecesini ve 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü, Çevre Teknolojisi Bölümü'nden doktora derecesini aldı. Doktorası sırasında 1998 yılında Finlandya, Tampere Teknik Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde ve 1999 yılında Hannover Üniversitesi'ne bağlı Güneş Enerjisi Araştırma Enstitüsü'nde burslu araştırıcı olarak çalıştı. 2000 yılında Berlin Teknik Üniversitesi, Su ve Atıksu Artıma Teknolojileri Bölümü'nde, 2001 yılında ise University of South Carolina, Kimya ve Biyokimya Bölümü'nde doktora sonrası burslu araştırmacı olarak çalıştı. Kasım 2001'de İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde yardımcı doçent olarak tâyin edildi. İdil Arslan Alaton, bu röportaj hazırlandıktan hemen sonra, 26 Nisan 2010 tarihinde, Profesör unvanının onaylandığı haberini aldı. Prof. Dr. İdil Arslan Alaton'un çalışma Alanları * İçme Sularının Arıtılması (Oksidasyon) * Endüstriyel Atıksuların ve Kirleticilerin Kimyasal Oksidasyonu * Tekstil Boyarmaddelerin ve Boyahane Atıksularının İleri Oksidasyonu * İlaç Endüstrisi Atıksuları ve Antibiyotik Formülasyon Atıksularının İleri Oksidasyonu * Ozonlama, Fotokatalaliz, İleri Oksidasyon Prosesleri ve diğer İleri Arıtma Teknikleri * Ev ile ilgili Atıksuların Ziraî Faaliyetlerde Yeniden Kullanımı, Geri Kazanımı * Hidrotermal Oksidasyon Prosesleri, Süperkritik Su Oksidasyonu

Giriş:

İnsanoğlu'nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Bu hafta, insanlık için hayatî önem taşıyan çevre problemlerini Çevre Mühendisi, Prof.. Dr. İdil Arslan Alaton ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, 'Endüstriyel kirlenme' kavramının tanımı ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton: Otomotiv sanayi, deri, tekstil, kimya ve benzeri sektörlerdeki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı, sıvı veya gaz formunda doğaya deşarj edilen ve çevremizi tehdit eden tüm olumsuz etkilerin toplamını târif eden bir kavramdır.

Çetinoğlu: Endüstriyel kirlenmenin sebepleri ve sonuçlarından da söz eder misiniz?

Alaton: Yukarıda sözü edilen sektörlerden kaynaklanan katı, hava ve sıvı emisyonların, nehirlere, göllere, denizlere ve benzeri doğal ortamlara deşarj edilmelerini engellemezsek, kirlilik kontrolüne ve arıtmaya önem vermezsek bu atıkların tabiatta oluşturdukları olumsuz etkilere şahit oluruz.

Endüstriyel kirlenmeden kaynaklanan çevre ile ilgili problemler sonucunda; küresel ısınma, çölleşme/kuraklık (genel olarak iklim değişikliği), asit yağmurları, tabiattaki bitki ve hayvan türlerinin azalması, ozon tabakasının incelmesi örnek verilebilir.

Çetinoğlu: İhtisas alanınız su arıtımı. Su arıtımı ile atık suların, farklı alanlarda yeniden kullanımı sağlanıyor. Bahçe sulanması ve sokak temizliği dışında hangi alanlarda?

Alaton: İleri derecede arıtılan bir su, içme suyu olarak bile kullanılabilir. Uygulanan arıtma teknolojisine/derecesine göre istediğiniz kalitede, hijyen açısından mükemmel düzeyde su elde edebilirsiniz.

Çetinoğlu: Bu şekilde elde edilen su çok pahalı olmaz mı?

Alaton: Evet çok pahalı olur. Fakat en pahalı mal, bulunmayan maldır. İnsanoğlu mecbur kalınca ne kadar pahalıya mal olursa olsun, arıtma yöntemiyle elde edilen suyu kullanmak mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Yine pahalı bir yöntem olmakla birlikte, deniz suyundan da kullanılabilir su elde edilebiliyor. Atıklar tekrar denize veriliyor ve böylece, deniz suyunun arıtılmasının maliyeti gederek artıyor. Bu yöntem zamanla ıslah edilerek geliştirilebilecek mi, yoksa tamamen vaz mı geçilecek?

Alaton: Tüm dünyada, özellikle Akdeniz ülkelerinde kuraklık ve su sıkıntısı çok önemli ve öncelikli bir konu haline gelmiştir. Nüfusun ve dolayısıyla su ihtiyacının hızla artması, temiz/doğal su kaynakların gün geçtikçe tükenmesi sebebiyle suyun geri kazanımını sağlayacak ileri arıtma teknolojileri geliştirilmektedir. Bunlardan membran teknolojilerinde kullanılan malzemelerin geliştirilmesi, işletim ve ilk yatırım maliyetlerinin azaltılması ile ilgili bilimsel/mühendislik çalışmalar yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Membran teknolojilerinin maliyetleri giderek azalmaktadır ve deniz suyunun arıtılması pek çok ülke için alternatifsiz bir seçenek haline gelmektedir. Öte yandan, su ihtiyaçlarının giderek artması, temiz su kaynaklarının da buna paralel olarak azalması, arıtma maliyetlerini gün geçtikçe 2. plana atmaktadır.

Çetinoğlu: Membran teknolojileri hakkında kısa bir bilgi mümkün mü?

Alaton: Membran bir nevi filtredir. Halk arasında 'süzgeç' olarak anılır. Membranlar, tabiattaki benzerleri gibi, kendisinden geçirilen sıvının içerisindeki istenmeyen partikül ve mineralleri bulunduğu yerde tutarak, suyun diğer tarafa geçmesine izin veren aparatlardır.

Membranlar, geçirecekleri suyun içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin en küçüğünü bile tutabilecek bir ölçüye ve düzgün bir yapıya sahiptir. Burada önemli olan husus, membranın ekonomik ve kullanılabilir olması için, yüksek akış değerlerine müsaade etmesidir. Membranlar yalnız su arıtımında değil, saflaştırma ve yalıtım işlerinde, inşaat sektöründe ve dializ işlemlerinde de kullanılmaktadır.

İlk yapılan selüloz-asetat membranları, suya karşı oldukça geçirgen bulundular. Daha sonra çok ince deri şeklinde bir membran, gözenekli bir geçirgen olan ve daha kalın polisulfan destek malzeme üzerine kaplanarak, yüksek akış değerleri ve mukavemet elde edildi.

İkinci jenerasyon olan İnce Film Komposite membranları yapıldı. Bunların ısıya mukavemetleri, kimyevî stabiliteleri organik ve inorganik maddeleri tutabilmeleri ilk yapılan Selüloz-Asetat membranlara göre çok daha iyiydi. 0,001 mikron'un altında filtrasyon kabiliyetine sahiptirler. Böylece suyun içerisinde bulunan mineraller ve bakterilerin giriş suyu kalitesine bağlı olarak %95'in üzerinde oranlarda ayrılmasını sağlarlar.

Günümüzde plakalı ve sargılı tip membranlar kullanılmaktadır. Bunlar, sıcak iklimlerde tercih edilmektedir. Ancak selüloz asetat membranların aksine, klora karşı dayanıksızdırlar.

Çetinoğlu: Çevre mühendisliği, ülkemizde mâhiyeti ve önemi yeterince bilinmeyen bir alan. Okuyucularımızı; çevre mühendisliğinin ilgi ve çalışma alanı hakkında bilgilendirir misiniz?

Alaton: Çevre Mühendisliği; çevre ile ilgili problemlerin çözümünde teorinin ve pratiğin öğretildiği bir mühendislik dalıdır. Özellikle halk sağlığının korunması için temiz, ve yeterli içme suyunun temini, atıksuların arıtılması ve/veya tekrar kullanımı, katı atıkların bertaraf edilmesi veya geri dönüşümü, yeterli miktarda kanalizasyon ve atıksu arıtma tesislerinin yapımı, hava, toprak ve su

kirliliğinin sürdürülebilir kontrolünü sağlamak için teknik çözümlerin üretimi, bu konudaki teknolojik ilerlemeleri yakından izlemek ve araştırmak Çevre Mühendislilerin başlıca çalışma alanları ve görevleridir.

Bunlara ek olarak rekreasyonel alanlarda, kırsal bölgelerde ve şehirlerde sağlıklı ortamların hazırlanması, endüstriyel kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilmesi, böcekler ve hayvanlar tarafından kaynaklanan hastalıkların kontrolü gibi halk sağlığı alanındaki mühendislik problemleri ile ilgilenir.

Öte yandan, bir çevre mühendisi, peyzaj mimarlığı gibi konularla ilgilenmez. Çevrenin veya binaların düzenlenmesi çevre mühendislerinin görevi değildir.

Çetinoğlu: Çevre duyarlılığının sağlayacağı kazanımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Alaton: Günümüzde ilmî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan herhangi bir faaliyette çevreye karşı duyarlılık/çevre ile ilgili etkilerin değerlendirilmesi ve dikkate alınması ön plandadır. Gelecek nesillerin bu ince anlayışla yetiştirilmesi artık kaçınılmaz/vazgeçilmezdir. Âdetâ bir mecburiyet hâline gelmiştir. Çevre duyarlılığın dikkate alınmadığı bir ülkelerin veya toplumların büyük problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: Çevre koruması sanayileşmeyi, dolayısıyla zenginliği kısıtlıyor. Çevrenin korunmaması ise verimsizliğe ve dolayısıyla fakirliğe yol açıyor. Sanayileşme ile çevre korunması arasındaki ideal denge nasıl kurulmalı?

Alaton: Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, insan ile tabiat arasında denge kurarak tabîi kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin hayatını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânlarla ilgili ve kültürel boyutları olan bir kavramdır.

Çetinoğlu: Çevre problemleri, ekosistemlerin bozulmasından kaynaklanıyor. 'Ekosistem' kavramını açar mısınız?

Alaton: Belirli bir yerde bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere 'ekosistem' denir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir.

Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar veya topluluklardan çok bütün alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur.

Ekosistemlerde hayat, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.

Çetinoğlu: Ekosistem, tabiat olaylarından ve insanların aykırı davranışlarından bozuluyor. Her iki sebeple meydana gelen bozulmaları önleyici tedbirler olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Alaton: Mesela, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bir gölün veya akarsu havzasının korunması, iki türlü olmalıdır; ilki suyun içerisindeki canlıların yaşama alanlarının, ikincisi ise biyolojik kaynakların korunması. Herhangi bir ekosistemin korunması denilince, toprak, su, yaban hayatı kaynakları ve yaşama alanlarının rekreasyonu da dahil olmak üzere, tabiatın dengesini bozmayacak

bir şekilde kullanılması anlaşılır. Biyolojik koruma ise, ekosistemin sürekliliği ve kullanılması, gerekirse insan yararına uzun süre hizmet edebilecek durumda tutulması anlamına gelir. Yapılması gerekenler sırasıyla; fizikî koruma önlemlerinin alınması, çevredeki insanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, ilmî araştırmaların ivedilikle yürütülmesine başlanması, eksik olan türlerin sahaya yerleştirilmesi ve bir bütünleşik yönetim planının uygulanmasıdır.

Çetinoğlu: Nüfus artışı ve sanayileşme, ekosistemleri tehdit eden önemli etkenlerden biri olarak biliniyor. Nüfus artışından, sanayileşmeden ve temiz çevreden vazgeçemeyeceğimize göre çözüm nerede aranmalı?

Alaton: Dünya son 30 yılda hem sosyal, hem ekonomik, hem de çevresel açıdan radikal biçimde değişti. Küresel nüfus artarak 1.500.000.000 kişiden 5.000.000.000 kişiye ulaştı. Küreselleşmenin şekillendirmesiyle küresel ekonomi büyüdü. Aynı zamanda dünyada büyük politik değişimler de yaşandı. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme tabîi kaynaklara olan talebi ve dolayısıyla tabîi kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırdı. Su kaynakları, ormanlar, balıkçılık, arazi kullanımı da dâhil olmak üzere pek çok kaynağın sürdürülebilir olmayan kullanımı, kişiye ait geçim kaynaklarını tehdit edebildiği gibi mahallî, millî ve milletlerarası ekonomileri de ciddî boyutlarda tehdit edebiliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı bilinçlendirme ve eğitimdir. Bu anlayış ile sürdürülen kalkınmada, insanların sağlığı ile birlikte tabiatın maruz kaldığı tehditler en düşük düzeye inecektir.

Çetinoğlu: Fosil esaslı yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri giderilebilir mi?

Alaton: Fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Fosil yakıtların kullanılması ısıyı absorplayan (soğuran) sera gazlarının açığa çıkmasına sebebiyet verir. Bunlardan en önemlileri karbondioksit ve metandır. Diğer fosil yakıt yanma ürünleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve küldür. Fosil yakıtların tüketilmesi ile küresel ısınma ve iklim değişiklikleri meydana gelmektedir.

1900'lerden 2000'lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0,5 derece artmıştır ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş hayatı etkilemektedir. Su kaynakları kurumakta, çiçekler erken açmakta, erken yağan karlar tarım ürünlerinde tahribata sebep olmakta, bitkiler zamansız meyve vermekte veya hiç vermemektedir.

Çetinoğlu: Çevre koruması, karbon salımının düşük olduğu enerji girdilerinin kullanılmasını gerektiriyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi Türkiye'nin gündemine geç girdi. Hızla mesafe alınması mümkün mü, nasıl?

Alaton: Türkiye yenilenemeyen enerji kaynakların (petrol, doğal gaz, vb.) temini açısından büyük oranda dışa bağımlı bir ülkedir. Ne yazık ki gelir kaynaklarımızın önemli bir bölümünü enerji üretimine/yenilenemez yakıtların ithal edilmesine harcıyoruz. Giderek artan enerji açığı/ kesintileri hayat kalitemizi ve ekonomimizi, daha önemlisi de çevremizi ciddî boyutlarda tehdit ediyor. Oysa rüzgâr ve güneş enerjisi, enerji getirisi sınırsız ve işletme maliyeti sıfıra yakın olan yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Türkiye bu enerji kaynakları açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve son yıllarda bu konuda pek çok proje başlatıldı.

Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları söz konusu potansiyellerin tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. 1990'lı yıllardan başlayarak bazı küçük uygulamalar

Yap - İşlet - Devret Modeliyle gerçekleştirilmiştir. Mesela, Türkiye'de ilk rüzgâr santrali Demirer Holding'in Çeşme'de kurduğu santraldir.

Türkiye'de güneş enerjisinden yararlanma çalışmaları şöyle öngörülebilir;

* Evlerin ısıtılması, sıcak su üretimi gibi küçük çapta uygulamalar

* Yazlık olarak kullanılan yerleşim yerlerinin, dağlık merkezden uzak yerleşim bölgelerinin elektrik enerjisini karşılama çalışmaları,

* Yukarıda sayılan alanlarda güneş enerjisinden faydalanılarak suların ve atıksuların arıtımı ile ilgili çalışmalar... ve benzerleri...

Ülkemizde bu konu ile ilgili kanunların yürürlüğe girmesiyle alternatif, çevreye zarar vermeyen ve ülke ekonomisini zedelemeyen enerji üretim kaynaklarının kullanımı da paralel olarak artacaktır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin elektrik enerjisi üretiminde doğal gaza bağımlı oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alaton: Türkiye'de uzun yıllardan beri kömür ve petrol gibi birincil enerji kaynaklarından üretilen enerji, değişik sebeplerle artan enerji ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmiştir. Mevcut enerji kaynaklarının bugüne kadar yetersiz değerlendirilmesi, dışa bağımlı bir enerji politikasının takip edilmesi, uzun vâdeli enerji potansiyelimizin değerlendirilmesi ile ilgili projelere yeterli önemin/önceliğin verilmemesi, teknik/ekonomik imkânsızlıklar ve varolan imkânların istenen şekilde sonuçlanmaması Türkiye'de enerji problemlerinin ana sebepleri sayılabilir.

Çetinoğlu: Doğal gaz havayı hiç mi kirletmiyor?

Alaton: Elbette doğal gazın yapısında bulunan organik karbonun yanması ile meydana gelen karbon monoksitler ve karbon dioksit yanma gazları da hava kirliliği açısından yukarıda sayılan problemlere sebebiyet vermektedir. Fakat fosil yakıtları arasında en zararsız olanıdır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne imza koyması sebebiyle karşılaştığı kazanım ve kayıpları karşılaştırır mısınız?

Alaton: Göz göre göre gelen çevre felaketlerine ve bilim insanlarının, Kuzey Kutbu'ndaki buzulların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli oranda eriyeceği ve ekosistemlerin alt üst olacağı uyarısına rağmen, ülkeler çevreyi değil, kısa vâdeli ekonomi dengelerini gözetmeyi tercih ediyorlar. Bu politika, önümüzdeki yıllarda fosil yakıtların temel enerji kaynağı olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Kyoto Protokolü, ilk bakışta ülkemizin yetkili mercileri arasında bile Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeye ciddî problemler, kısıtlamalar altından kalkamayacağımız birtakım yükümlülükler getireceği gibi olumsuz bir önyargı oluşturmuştur. Hâlbuki bu sathî bir yaklaşımdır, bir yanılgıdır. Protokolün yürürlüğe girmesiyle ülkemizde sera gazları emisyonları, iklim değişikliğin önlenmesi konusunda başlanan projelerin daha fazla ciddiyet ve ivme kazanacağı kanaatindeyim. Son yıllarda orman alanlarının artırılması, yeni hidroelektrik santrallerinin kurulması, yenilenebilir enerji kaynakların daha iyi değerlendirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Elbette bu yatırımların ülkemize bir maliyeti da var; Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı'nın hesaplarına göre, Kyoto Protokolünü imzalayarak toplam olarak yaklaşık 38.000.000.000 dolarlık bir faturayla da yüz yüze kalmıştır. Fakat herşeyin bir bedeli vardır.

Çetinoğlu: Bütün gayretlere rağmen çevre tahribatı, her geçen gün artıyor. Çevre mühendislerinin önerdiği ve ilgili makamların uygulamaya koymakta geciktikleri veya yetersiz kaldıkları çözümleri buradan kamuoyuna açıklamak ister misiniz?

Alaton: Kanunlarda gerekli düzenlemelerin yapılması, halihazırda yürürlükte olan çevre kanunlarının uygulanması, yaptırımların/cezaların artırılması, bilinçlendirmeye/eğitime daha fazla önem verilmesi gibi konularda ciddî atılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kanunlar uygulanmıyorsa, en güzel kanun bile hiçbir işe yarayamayacaktır.

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton 18 Ocak 1973'te İstanbul'da doğdu. 1995'te İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya - Metalurji Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü'nden lisans derecesini ve 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü, Çevre Teknolojisi Bölümü'nden doktora derecesini aldı. Doktorası sırasında 1998 yılında Finlandya, Tampere Teknik Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde ve 1999 yılında Hannover Üniversitesi'ne bağlı Güneş Enerjisi Araştırma Enstitüsü'nde burslu araştırıcı olarak çalıştı. 2000 yılında Berlin Teknik Üniversitesi, Su ve Atıksu Artıma Teknolojileri Bölümü'nde, 2001 yılında ise University of South Carolina, Kimya ve Biyokimya Bölümü'nde doktora sonrası burslu araştırmacı olarak çalıştı. Kasım 2001'de İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde yardımcı doçent olarak tâyin edildi. İdil Arslan Alaton, bu röportaj hazırlandıktan hemen sonra, 26 Nisan 2010 tarihinde, Profesör unvanının onaylandığı haberini aldı. Prof. Dr. İdil Arslan Alaton'un çalışma Alanları * İçme Sularının Arıtılması (Oksidasyon) * Endüstriyel Atıksuların ve Kirleticilerin Kimyasal Oksidasyonu * Tekstil Boyarmaddelerin ve Boyahane Atıksularının İleri Oksidasyonu * İlaç Endüstrisi Atıksuları ve Antibiyotik Formülasyon Atıksularının İleri Oksidasyonu * Ozonlama, Fotokatalaliz, İleri Oksidasyon Prosesleri ve diğer İleri Arıtma Teknikleri * Ev ile ilgili Atıksuların Ziraî Faaliyetlerde Yeniden Kullanımı, Geri Kazanımı * Hidrotermal Oksidasyon Prosesleri, Süperkritik Su Oksidasyonu

Giriş:

İnsanoğlu'nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Bu hafta, insanlık için hayatî önem taşıyan çevre problemlerini Çevre Mühendisi, Prof.. Dr. İdil Arslan Alaton ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, 'Endüstriyel kirlenme' kavramının tanımı ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton: Otomotiv sanayi, deri, tekstil, kimya ve benzeri sektörlerdeki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı, sıvı veya gaz formunda doğaya deşarj edilen ve çevremizi tehdit eden tüm olumsuz etkilerin toplamını târif eden bir kavramdır.

Çetinoğlu: Endüstriyel kirlenmenin sebepleri ve sonuçlarından da söz eder misiniz?

Alaton: Yukarıda sözü edilen sektörlerden kaynaklanan katı, hava ve sıvı emisyonların, nehirlere, göllere, denizlere ve benzeri doğal ortamlara deşarj edilmelerini engellemezsek, kirlilik kontrolüne ve arıtmaya önem vermezsek bu atıkların tabiatta oluşturdukları olumsuz etkilere şahit oluruz.

Endüstriyel kirlenmeden kaynaklanan çevre ile ilgili problemler sonucunda; küresel ısınma, çölleşme/kuraklık (genel olarak iklim değişikliği), asit yağmurları, tabiattaki bitki ve hayvan türlerinin azalması, ozon tabakasının incelmesi örnek verilebilir.

Çetinoğlu: İhtisas alanınız su arıtımı. Su arıtımı ile atık suların, farklı alanlarda yeniden kullanımı sağlanıyor. Bahçe sulanması ve sokak temizliği dışında hangi alanlarda?

Alaton: İleri derecede arıtılan bir su, içme suyu olarak bile kullanılabilir. Uygulanan arıtma teknolojisine/derecesine göre istediğiniz kalitede, hijyen açısından mükemmel düzeyde su elde edebilirsiniz.

Çetinoğlu: Bu şekilde elde edilen su çok pahalı olmaz mı?

Alaton: Evet çok pahalı olur. Fakat en pahalı mal, bulunmayan maldır. İnsanoğlu mecbur kalınca ne kadar pahalıya mal olursa olsun, arıtma yöntemiyle elde edilen suyu kullanmak mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Yine pahalı bir yöntem olmakla birlikte, deniz suyundan da kullanılabilir su elde edilebiliyor. Atıklar tekrar denize veriliyor ve böylece, deniz suyunun arıtılmasının maliyeti gederek artıyor. Bu yöntem zamanla ıslah edilerek geliştirilebilecek mi, yoksa tamamen vaz mı geçilecek?

Alaton: Tüm dünyada, özellikle Akdeniz ülkelerinde kuraklık ve su sıkıntısı çok önemli ve öncelikli bir konu haline gelmiştir. Nüfusun ve dolayısıyla su ihtiyacının hızla artması, temiz/doğal su kaynakların gün geçtikçe tükenmesi sebebiyle suyun geri kazanımını sağlayacak ileri arıtma teknolojileri geliştirilmektedir. Bunlardan membran teknolojilerinde kullanılan malzemelerin geliştirilmesi, işletim ve ilk yatırım maliyetlerinin azaltılması ile ilgili bilimsel/mühendislik çalışmalar yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Membran teknolojilerinin maliyetleri giderek azalmaktadır ve deniz suyunun arıtılması pek çok ülke için alternatifsiz bir seçenek haline gelmektedir. Öte yandan, su ihtiyaçlarının giderek artması, temiz su kaynaklarının da buna paralel olarak azalması, arıtma maliyetlerini gün geçtikçe 2. plana atmaktadır.

Çetinoğlu: Membran teknolojileri hakkında kısa bir bilgi mümkün mü?

Alaton: Membran bir nevi filtredir. Halk arasında 'süzgeç' olarak anılır. Membranlar, tabiattaki benzerleri gibi, kendisinden geçirilen sıvının içerisindeki istenmeyen partikül ve mineralleri bulunduğu yerde tutarak, suyun diğer tarafa geçmesine izin veren aparatlardır.

Membranlar, geçirecekleri suyun içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin en küçüğünü bile tutabilecek bir ölçüye ve düzgün bir yapıya sahiptir. Burada önemli olan husus, membranın ekonomik ve kullanılabilir olması için, yüksek akış değerlerine müsaade etmesidir. Membranlar yalnız su arıtımında değil, saflaştırma ve yalıtım işlerinde, inşaat sektöründe ve dializ işlemlerinde de kullanılmaktadır.

İlk yapılan selüloz-asetat membranları, suya karşı oldukça geçirgen bulundular. Daha sonra çok ince deri şeklinde bir membran, gözenekli bir geçirgen olan ve daha kalın polisulfan destek malzeme üzerine kaplanarak, yüksek akış değerleri ve mukavemet elde edildi.

İkinci jenerasyon olan İnce Film Komposite membranları yapıldı. Bunların ısıya mukavemetleri, kimyevî stabiliteleri organik ve inorganik maddeleri tutabilmeleri ilk yapılan Selüloz-Asetat membranlara göre çok daha iyiydi. 0,001 mikron'un altında filtrasyon kabiliyetine sahiptirler. Böylece suyun içerisinde bulunan mineraller ve bakterilerin giriş suyu kalitesine bağlı olarak %95'in üzerinde oranlarda ayrılmasını sağlarlar.

Günümüzde plakalı ve sargılı tip membranlar kullanılmaktadır. Bunlar, sıcak iklimlerde tercih edilmektedir. Ancak selüloz asetat membranların aksine, klora karşı dayanıksızdırlar.

Çetinoğlu: Çevre mühendisliği, ülkemizde mâhiyeti ve önemi yeterince bilinmeyen bir alan. Okuyucularımızı; çevre mühendisliğinin ilgi ve çalışma alanı hakkında bilgilendirir misiniz?

Alaton: Çevre Mühendisliği; çevre ile ilgili problemlerin çözümünde teorinin ve pratiğin öğretildiği bir mühendislik dalıdır. Özellikle halk sağlığının korunması için temiz, ve yeterli içme suyunun temini, atıksuların arıtılması ve/veya tekrar kullanımı, katı atıkların bertaraf edilmesi veya geri dönüşümü, yeterli miktarda kanalizasyon ve atıksu arıtma tesislerinin yapımı, hava, toprak ve su

kirliliğinin sürdürülebilir kontrolünü sağlamak için teknik çözümlerin üretimi, bu konudaki teknolojik ilerlemeleri yakından izlemek ve araştırmak Çevre Mühendislilerin başlıca çalışma alanları ve görevleridir.

Bunlara ek olarak rekreasyonel alanlarda, kırsal bölgelerde ve şehirlerde sağlıklı ortamların hazırlanması, endüstriyel kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilmesi, böcekler ve hayvanlar tarafından kaynaklanan hastalıkların kontrolü gibi halk sağlığı alanındaki mühendislik problemleri ile ilgilenir.

Öte yandan, bir çevre mühendisi, peyzaj mimarlığı gibi konularla ilgilenmez. Çevrenin veya binaların düzenlenmesi çevre mühendislerinin görevi değildir.

Çetinoğlu: Çevre duyarlılığının sağlayacağı kazanımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Alaton: Günümüzde ilmî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan herhangi bir faaliyette çevreye karşı duyarlılık/çevre ile ilgili etkilerin değerlendirilmesi ve dikkate alınması ön plandadır. Gelecek nesillerin bu ince anlayışla yetiştirilmesi artık kaçınılmaz/vazgeçilmezdir. Âdetâ bir mecburiyet hâline gelmiştir. Çevre duyarlılığın dikkate alınmadığı bir ülkelerin veya toplumların büyük problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: Çevre koruması sanayileşmeyi, dolayısıyla zenginliği kısıtlıyor. Çevrenin korunmaması ise verimsizliğe ve dolayısıyla fakirliğe yol açıyor. Sanayileşme ile çevre korunması arasındaki ideal denge nasıl kurulmalı?

Alaton: Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, insan ile tabiat arasında denge kurarak tabîi kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin hayatını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânlarla ilgili ve kültürel boyutları olan bir kavramdır.

Çetinoğlu: Çevre problemleri, ekosistemlerin bozulmasından kaynaklanıyor. 'Ekosistem' kavramını açar mısınız?

Alaton: Belirli bir yerde bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere 'ekosistem' denir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir.

Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar veya topluluklardan çok bütün alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur.

Ekosistemlerde hayat, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.

Çetinoğlu: Ekosistem, tabiat olaylarından ve insanların aykırı davranışlarından bozuluyor. Her iki sebeple meydana gelen bozulmaları önleyici tedbirler olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Alaton: Mesela, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bir gölün veya akarsu havzasının korunması, iki türlü olmalıdır; ilki suyun içerisindeki canlıların yaşama alanlarının, ikincisi ise biyolojik kaynakların korunması. Herhangi bir ekosistemin korunması denilince, toprak, su, yaban hayatı kaynakları ve yaşama alanlarının rekreasyonu da dahil olmak üzere, tabiatın dengesini bozmayacak

bir şekilde kullanılması anlaşılır. Biyolojik koruma ise, ekosistemin sürekliliği ve kullanılması, gerekirse insan yararına uzun süre hizmet edebilecek durumda tutulması anlamına gelir. Yapılması gerekenler sırasıyla; fizikî koruma önlemlerinin alınması, çevredeki insanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, ilmî araştırmaların ivedilikle yürütülmesine başlanması, eksik olan türlerin sahaya yerleştirilmesi ve bir bütünleşik yönetim planının uygulanmasıdır.

Çetinoğlu: Nüfus artışı ve sanayileşme, ekosistemleri tehdit eden önemli etkenlerden biri olarak biliniyor. Nüfus artışından, sanayileşmeden ve temiz çevreden vazgeçemeyeceğimize göre çözüm nerede aranmalı?

Alaton: Dünya son 30 yılda hem sosyal, hem ekonomik, hem de çevresel açıdan radikal biçimde değişti. Küresel nüfus artarak 1.500.000.000 kişiden 5.000.000.000 kişiye ulaştı. Küreselleşmenin şekillendirmesiyle küresel ekonomi büyüdü. Aynı zamanda dünyada büyük politik değişimler de yaşandı. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme tabîi kaynaklara olan talebi ve dolayısıyla tabîi kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırdı. Su kaynakları, ormanlar, balıkçılık, arazi kullanımı da dâhil olmak üzere pek çok kaynağın sürdürülebilir olmayan kullanımı, kişiye ait geçim kaynaklarını tehdit edebildiği gibi mahallî, millî ve milletlerarası ekonomileri de ciddî boyutlarda tehdit edebiliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı bilinçlendirme ve eğitimdir. Bu anlayış ile sürdürülen kalkınmada, insanların sağlığı ile birlikte tabiatın maruz kaldığı tehditler en düşük düzeye inecektir.

Çetinoğlu: Fosil esaslı yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri giderilebilir mi?

Alaton: Fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Fosil yakıtların kullanılması ısıyı absorplayan (soğuran) sera gazlarının açığa çıkmasına sebebiyet verir. Bunlardan en önemlileri karbondioksit ve metandır. Diğer fosil yakıt yanma ürünleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve küldür. Fosil yakıtların tüketilmesi ile küresel ısınma ve iklim değişiklikleri meydana gelmektedir.

1900'lerden 2000'lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0,5 derece artmıştır ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş hayatı etkilemektedir. Su kaynakları kurumakta, çiçekler erken açmakta, erken yağan karlar tarım ürünlerinde tahribata sebep olmakta, bitkiler zamansız meyve vermekte veya hiç vermemektedir.

Çetinoğlu: Çevre koruması, karbon salımının düşük olduğu enerji girdilerinin kullanılmasını gerektiriyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi Türkiye'nin gündemine geç girdi. Hızla mesafe alınması mümkün mü, nasıl?

Alaton: Türkiye yenilenemeyen enerji kaynakların (petrol, doğal gaz, vb.) temini açısından büyük oranda dışa bağımlı bir ülkedir. Ne yazık ki gelir kaynaklarımızın önemli bir bölümünü enerji üretimine/yenilenemez yakıtların ithal edilmesine harcıyoruz. Giderek artan enerji açığı/ kesintileri hayat kalitemizi ve ekonomimizi, daha önemlisi de çevremizi ciddî boyutlarda tehdit ediyor. Oysa rüzgâr ve güneş enerjisi, enerji getirisi sınırsız ve işletme maliyeti sıfıra yakın olan yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Türkiye bu enerji kaynakları açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve son yıllarda bu konuda pek çok proje başlatıldı.

Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları söz konusu potansiyellerin tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. 1990'lı yıllardan başlayarak bazı küçük uygulamalar

Yap - İşlet - Devret Modeliyle gerçekleştirilmiştir. Mesela, Türkiye'de ilk rüzgâr santrali Demirer Holding'in Çeşme'de kurduğu santraldir.

Türkiye'de güneş enerjisinden yararlanma çalışmaları şöyle öngörülebilir;

* Evlerin ısıtılması, sıcak su üretimi gibi küçük çapta uygulamalar

* Yazlık olarak kullanılan yerleşim yerlerinin, dağlık merkezden uzak yerleşim bölgelerinin elektrik enerjisini karşılama çalışmaları,

* Yukarıda sayılan alanlarda güneş enerjisinden faydalanılarak suların ve atıksuların arıtımı ile ilgili çalışmalar... ve benzerleri...

Ülkemizde bu konu ile ilgili kanunların yürürlüğe girmesiyle alternatif, çevreye zarar vermeyen ve ülke ekonomisini zedelemeyen enerji üretim kaynaklarının kullanımı da paralel olarak artacaktır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin elektrik enerjisi üretiminde doğal gaza bağımlı oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alaton: Türkiye'de uzun yıllardan beri kömür ve petrol gibi birincil enerji kaynaklarından üretilen enerji, değişik sebeplerle artan enerji ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmiştir. Mevcut enerji kaynaklarının bugüne kadar yetersiz değerlendirilmesi, dışa bağımlı bir enerji politikasının takip edilmesi, uzun vâdeli enerji potansiyelimizin değerlendirilmesi ile ilgili projelere yeterli önemin/önceliğin verilmemesi, teknik/ekonomik imkânsızlıklar ve varolan imkânların istenen şekilde sonuçlanmaması Türkiye'de enerji problemlerinin ana sebepleri sayılabilir.

Çetinoğlu: Doğal gaz havayı hiç mi kirletmiyor?

Alaton: Elbette doğal gazın yapısında bulunan organik karbonun yanması ile meydana gelen karbon monoksitler ve karbon dioksit yanma gazları da hava kirliliği açısından yukarıda sayılan problemlere sebebiyet vermektedir. Fakat fosil yakıtları arasında en zararsız olanıdır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne imza koyması sebebiyle karşılaştığı kazanım ve kayıpları karşılaştırır mısınız?

Alaton: Göz göre göre gelen çevre felaketlerine ve bilim insanlarının, Kuzey Kutbu'ndaki buzulların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli oranda eriyeceği ve ekosistemlerin alt üst olacağı uyarısına rağmen, ülkeler çevreyi değil, kısa vâdeli ekonomi dengelerini gözetmeyi tercih ediyorlar. Bu politika, önümüzdeki yıllarda fosil yakıtların temel enerji kaynağı olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Kyoto Protokolü, ilk bakışta ülkemizin yetkili mercileri arasında bile Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeye ciddî problemler, kısıtlamalar altından kalkamayacağımız birtakım yükümlülükler getireceği gibi olumsuz bir önyargı oluşturmuştur. Hâlbuki bu sathî bir yaklaşımdır, bir yanılgıdır. Protokolün yürürlüğe girmesiyle ülkemizde sera gazları emisyonları, iklim değişikliğin önlenmesi konusunda başlanan projelerin daha fazla ciddiyet ve ivme kazanacağı kanaatindeyim. Son yıllarda orman alanlarının artırılması, yeni hidroelektrik santrallerinin kurulması, yenilenebilir enerji kaynakların daha iyi değerlendirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Elbette bu yatırımların ülkemize bir maliyeti da var; Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı'nın hesaplarına göre, Kyoto Protokolünü imzalayarak toplam olarak yaklaşık 38.000.000.000 dolarlık bir faturayla da yüz yüze kalmıştır. Fakat herşeyin bir bedeli vardır.

Çetinoğlu: Bütün gayretlere rağmen çevre tahribatı, her geçen gün artıyor. Çevre mühendislerinin önerdiği ve ilgili makamların uygulamaya koymakta geciktikleri veya yetersiz kaldıkları çözümleri buradan kamuoyuna açıklamak ister misiniz?

Alaton: Kanunlarda gerekli düzenlemelerin yapılması, halihazırda yürürlükte olan çevre kanunlarının uygulanması, yaptırımların/cezaların artırılması, bilinçlendirmeye/eğitime daha fazla önem verilmesi gibi konularda ciddî atılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kanunlar uygulanmıyorsa, en güzel kanun bile hiçbir işe yarayamayacaktır.

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton 18 Ocak 1973'te İstanbul'da doğdu. 1995'te İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya - Metalurji Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü'nden lisans derecesini ve 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü, Çevre Teknolojisi Bölümü'nden doktora derecesini aldı. Doktorası sırasında 1998 yılında Finlandya, Tampere Teknik Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde ve 1999 yılında Hannover Üniversitesi'ne bağlı Güneş Enerjisi Araştırma Enstitüsü'nde burslu araştırıcı olarak çalıştı. 2000 yılında Berlin Teknik Üniversitesi, Su ve Atıksu Artıma Teknolojileri Bölümü'nde, 2001 yılında ise University of South Carolina, Kimya ve Biyokimya Bölümü'nde doktora sonrası burslu araştırmacı olarak çalıştı. Kasım 2001'de İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde yardımcı doçent olarak tâyin edildi. İdil Arslan Alaton, bu röportaj hazırlandıktan hemen sonra, 26 Nisan 2010 tarihinde, Profesör unvanının onaylandığı haberini aldı. Prof. Dr. İdil Arslan Alaton'un çalışma Alanları * İçme Sularının Arıtılması (Oksidasyon) * Endüstriyel Atıksuların ve Kirleticilerin Kimyasal Oksidasyonu * Tekstil Boyarmaddelerin ve Boyahane Atıksularının İleri Oksidasyonu * İlaç Endüstrisi Atıksuları ve Antibiyotik Formülasyon Atıksularının İleri Oksidasyonu * Ozonlama, Fotokatalaliz, İleri Oksidasyon Prosesleri ve diğer İleri Arıtma Teknikleri * Ev ile ilgili Atıksuların Ziraî Faaliyetlerde Yeniden Kullanımı, Geri Kazanımı * Hidrotermal Oksidasyon Prosesleri, Süperkritik Su Oksidasyonu

Giriş:

İnsanoğlu'nun ve bilumum canlı varlıkların, üretime katkı sağladıkları için canlı varlık sayılan hava, su ve toprağın bulunduğu her yer, çevre olarak kabul ediliyor. Çevremiz giderek kirleniyor. Çevrenin kirlenmesi sebebiyle; insan hayatı ve hayatın devamı için gerekli maddelerin üretimi zorlaşıyor.

Çevre kirliliği, toprağın verimini azaltıyor. Su ve havadan yararlanma imkânlarını kısıtlıyor. İnsan sağlığını tehdit eden olumsuzluklar çoğalıyor.

Yakın zamanlara kadar insanoğlunun amacı, rahat ve çağdaş şartlarda yaşamaktı. Bu amacın gerçekleşmesi için, kaynaklar hiç bitmeyecekmiş gibi sınırsız bir şekilde kullanıldı. Çevre kirliliği denilen oluşum hiç akla getirilmedi. Bu gün gelinen noktada, kaynakların sonsuz olmadığı, tabiatın da kirlenebileceği ve kirlenme sebebiyle kaynakların verimlerinin azalabileceği anlaşıldı. Olumsuzlukların farkına varılınca yeni standartlar, kavramlar ve ilkeler geliştirilmesi gündeme geldi. Bu yeni düzenlemelerin kamuoyuna tanıtılması ve kirliliğe dikkat çekilip önlem alınması şuurunun yerleştirilmesi için bütün dünyada Çevre ile ilgili günler, haftalar ihdas edildi.

Çevre ile ilgili çalışmaların ilmî metotlarla yürütülmesi için üniversitelerde Çevre Mühendisliği bölümleri açıldı. Çevre mühendisleri bir taraftan insanlarda çevre bilincini oluşturmaya çalışırlarken, diğer taraftan çevrenin kirlenmemesi için araştırmalar yapıyorlar, kirlenen çevrenin temizliği için projeler geliştiriyorlar.

Bu hafta, insanlık için hayatî önem taşıyan çevre problemlerini Çevre Mühendisi, Prof.. Dr. İdil Arslan Alaton ile konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Röportajımıza, 'Endüstriyel kirlenme' kavramının tanımı ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton: Otomotiv sanayi, deri, tekstil, kimya ve benzeri sektörlerdeki endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan katı, sıvı veya gaz formunda doğaya deşarj edilen ve çevremizi tehdit eden tüm olumsuz etkilerin toplamını târif eden bir kavramdır.

Çetinoğlu: Endüstriyel kirlenmenin sebepleri ve sonuçlarından da söz eder misiniz?

Alaton: Yukarıda sözü edilen sektörlerden kaynaklanan katı, hava ve sıvı emisyonların, nehirlere, göllere, denizlere ve benzeri doğal ortamlara deşarj edilmelerini engellemezsek, kirlilik kontrolüne ve arıtmaya önem vermezsek bu atıkların tabiatta oluşturdukları olumsuz etkilere şahit oluruz.

Endüstriyel kirlenmeden kaynaklanan çevre ile ilgili problemler sonucunda; küresel ısınma, çölleşme/kuraklık (genel olarak iklim değişikliği), asit yağmurları, tabiattaki bitki ve hayvan türlerinin azalması, ozon tabakasının incelmesi örnek verilebilir.

Çetinoğlu: İhtisas alanınız su arıtımı. Su arıtımı ile atık suların, farklı alanlarda yeniden kullanımı sağlanıyor. Bahçe sulanması ve sokak temizliği dışında hangi alanlarda?

Alaton: İleri derecede arıtılan bir su, içme suyu olarak bile kullanılabilir. Uygulanan arıtma teknolojisine/derecesine göre istediğiniz kalitede, hijyen açısından mükemmel düzeyde su elde edebilirsiniz.

Çetinoğlu: Bu şekilde elde edilen su çok pahalı olmaz mı?

Alaton: Evet çok pahalı olur. Fakat en pahalı mal, bulunmayan maldır. İnsanoğlu mecbur kalınca ne kadar pahalıya mal olursa olsun, arıtma yöntemiyle elde edilen suyu kullanmak mecburiyetinde kalacaktır.

Çetinoğlu: Yine pahalı bir yöntem olmakla birlikte, deniz suyundan da kullanılabilir su elde edilebiliyor. Atıklar tekrar denize veriliyor ve böylece, deniz suyunun arıtılmasının maliyeti gederek artıyor. Bu yöntem zamanla ıslah edilerek geliştirilebilecek mi, yoksa tamamen vaz mı geçilecek?

Alaton: Tüm dünyada, özellikle Akdeniz ülkelerinde kuraklık ve su sıkıntısı çok önemli ve öncelikli bir konu haline gelmiştir. Nüfusun ve dolayısıyla su ihtiyacının hızla artması, temiz/doğal su kaynakların gün geçtikçe tükenmesi sebebiyle suyun geri kazanımını sağlayacak ileri arıtma teknolojileri geliştirilmektedir. Bunlardan membran teknolojilerinde kullanılan malzemelerin geliştirilmesi, işletim ve ilk yatırım maliyetlerinin azaltılması ile ilgili bilimsel/mühendislik çalışmalar yüksek bir ivme ile devam etmektedir. Membran teknolojilerinin maliyetleri giderek azalmaktadır ve deniz suyunun arıtılması pek çok ülke için alternatifsiz bir seçenek haline gelmektedir. Öte yandan, su ihtiyaçlarının giderek artması, temiz su kaynaklarının da buna paralel olarak azalması, arıtma maliyetlerini gün geçtikçe 2. plana atmaktadır.

Çetinoğlu: Membran teknolojileri hakkında kısa bir bilgi mümkün mü?

Alaton: Membran bir nevi filtredir. Halk arasında 'süzgeç' olarak anılır. Membranlar, tabiattaki benzerleri gibi, kendisinden geçirilen sıvının içerisindeki istenmeyen partikül ve mineralleri bulunduğu yerde tutarak, suyun diğer tarafa geçmesine izin veren aparatlardır.

Membranlar, geçirecekleri suyun içerisinde bulunan istenmeyen maddelerin en küçüğünü bile tutabilecek bir ölçüye ve düzgün bir yapıya sahiptir. Burada önemli olan husus, membranın ekonomik ve kullanılabilir olması için, yüksek akış değerlerine müsaade etmesidir. Membranlar yalnız su arıtımında değil, saflaştırma ve yalıtım işlerinde, inşaat sektöründe ve dializ işlemlerinde de kullanılmaktadır.

İlk yapılan selüloz-asetat membranları, suya karşı oldukça geçirgen bulundular. Daha sonra çok ince deri şeklinde bir membran, gözenekli bir geçirgen olan ve daha kalın polisulfan destek malzeme üzerine kaplanarak, yüksek akış değerleri ve mukavemet elde edildi.

İkinci jenerasyon olan İnce Film Komposite membranları yapıldı. Bunların ısıya mukavemetleri, kimyevî stabiliteleri organik ve inorganik maddeleri tutabilmeleri ilk yapılan Selüloz-Asetat membranlara göre çok daha iyiydi. 0,001 mikron'un altında filtrasyon kabiliyetine sahiptirler. Böylece suyun içerisinde bulunan mineraller ve bakterilerin giriş suyu kalitesine bağlı olarak %95'in üzerinde oranlarda ayrılmasını sağlarlar.

Günümüzde plakalı ve sargılı tip membranlar kullanılmaktadır. Bunlar, sıcak iklimlerde tercih edilmektedir. Ancak selüloz asetat membranların aksine, klora karşı dayanıksızdırlar.

Çetinoğlu: Çevre mühendisliği, ülkemizde mâhiyeti ve önemi yeterince bilinmeyen bir alan. Okuyucularımızı; çevre mühendisliğinin ilgi ve çalışma alanı hakkında bilgilendirir misiniz?

Alaton: Çevre Mühendisliği; çevre ile ilgili problemlerin çözümünde teorinin ve pratiğin öğretildiği bir mühendislik dalıdır. Özellikle halk sağlığının korunması için temiz, ve yeterli içme suyunun temini, atıksuların arıtılması ve/veya tekrar kullanımı, katı atıkların bertaraf edilmesi veya geri dönüşümü, yeterli miktarda kanalizasyon ve atıksu arıtma tesislerinin yapımı, hava, toprak ve su

kirliliğinin sürdürülebilir kontrolünü sağlamak için teknik çözümlerin üretimi, bu konudaki teknolojik ilerlemeleri yakından izlemek ve araştırmak Çevre Mühendislilerin başlıca çalışma alanları ve görevleridir.

Bunlara ek olarak rekreasyonel alanlarda, kırsal bölgelerde ve şehirlerde sağlıklı ortamların hazırlanması, endüstriyel kaynaklı sağlık tehditlerinin bertaraf edilmesi, böcekler ve hayvanlar tarafından kaynaklanan hastalıkların kontrolü gibi halk sağlığı alanındaki mühendislik problemleri ile ilgilenir.

Öte yandan, bir çevre mühendisi, peyzaj mimarlığı gibi konularla ilgilenmez. Çevrenin veya binaların düzenlenmesi çevre mühendislerinin görevi değildir.

Çetinoğlu: Çevre duyarlılığının sağlayacağı kazanımlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Alaton: Günümüzde ilmî, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan herhangi bir faaliyette çevreye karşı duyarlılık/çevre ile ilgili etkilerin değerlendirilmesi ve dikkate alınması ön plandadır. Gelecek nesillerin bu ince anlayışla yetiştirilmesi artık kaçınılmaz/vazgeçilmezdir. Âdetâ bir mecburiyet hâline gelmiştir. Çevre duyarlılığın dikkate alınmadığı bir ülkelerin veya toplumların büyük problemlerle karşılaşması kaçınılmazdır.

Çetinoğlu: Çevre koruması sanayileşmeyi, dolayısıyla zenginliği kısıtlıyor. Çevrenin korunmaması ise verimsizliğe ve dolayısıyla fakirliğe yol açıyor. Sanayileşme ile çevre korunması arasındaki ideal denge nasıl kurulmalı?

Alaton: Sürdürülebilir kalkınma anlayışı, insan ile tabiat arasında denge kurarak tabîi kaynakları tüketmeden, gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasına ve kalkınmasına imkân verecek şekilde bugünün ve geleceğin hayatını ve kalkınmasını programlama anlamını taşımaktadır. Sürdürülebilir kalkınma sosyal, ekolojik, ekonomik, mekânlarla ilgili ve kültürel boyutları olan bir kavramdır.

Çetinoğlu: Çevre problemleri, ekosistemlerin bozulmasından kaynaklanıyor. 'Ekosistem' kavramını açar mısınız?

Alaton: Belirli bir yerde bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere 'ekosistem' denir. Ekosistem aynı zamanda bir besin ağı ile şekillenmektedir. Ekosistem, küresel ölçekte bir düzeni ifade etmekle beraber yerel ve korunaklı bir sistemin varlığına da atıfta bulunabilir.

Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar veya topluluklardan çok bütün alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur.

Ekosistemlerde hayat, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer.

Çetinoğlu: Ekosistem, tabiat olaylarından ve insanların aykırı davranışlarından bozuluyor. Her iki sebeple meydana gelen bozulmaları önleyici tedbirler olarak tavsiyelerinizi alabilir miyim?

Alaton: Mesela, zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bir gölün veya akarsu havzasının korunması, iki türlü olmalıdır; ilki suyun içerisindeki canlıların yaşama alanlarının, ikincisi ise biyolojik kaynakların korunması. Herhangi bir ekosistemin korunması denilince, toprak, su, yaban hayatı kaynakları ve yaşama alanlarının rekreasyonu da dahil olmak üzere, tabiatın dengesini bozmayacak

bir şekilde kullanılması anlaşılır. Biyolojik koruma ise, ekosistemin sürekliliği ve kullanılması, gerekirse insan yararına uzun süre hizmet edebilecek durumda tutulması anlamına gelir. Yapılması gerekenler sırasıyla; fizikî koruma önlemlerinin alınması, çevredeki insanların bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, ilmî araştırmaların ivedilikle yürütülmesine başlanması, eksik olan türlerin sahaya yerleştirilmesi ve bir bütünleşik yönetim planının uygulanmasıdır.

Çetinoğlu: Nüfus artışı ve sanayileşme, ekosistemleri tehdit eden önemli etkenlerden biri olarak biliniyor. Nüfus artışından, sanayileşmeden ve temiz çevreden vazgeçemeyeceğimize göre çözüm nerede aranmalı?

Alaton: Dünya son 30 yılda hem sosyal, hem ekonomik, hem de çevresel açıdan radikal biçimde değişti. Küresel nüfus artarak 1.500.000.000 kişiden 5.000.000.000 kişiye ulaştı. Küreselleşmenin şekillendirmesiyle küresel ekonomi büyüdü. Aynı zamanda dünyada büyük politik değişimler de yaşandı. Nüfus artışı ve ekonomik büyüme tabîi kaynaklara olan talebi ve dolayısıyla tabîi kaynaklar üzerindeki baskıyı arttırdı. Su kaynakları, ormanlar, balıkçılık, arazi kullanımı da dâhil olmak üzere pek çok kaynağın sürdürülebilir olmayan kullanımı, kişiye ait geçim kaynaklarını tehdit edebildiği gibi mahallî, millî ve milletlerarası ekonomileri de ciddî boyutlarda tehdit edebiliyor. Sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı bilinçlendirme ve eğitimdir. Bu anlayış ile sürdürülen kalkınmada, insanların sağlığı ile birlikte tabiatın maruz kaldığı tehditler en düşük düzeye inecektir.

Çetinoğlu: Fosil esaslı yakıtların çevre üzerindeki olumsuz etkileri giderilebilir mi?

Alaton: Fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından oluşturduğu olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artmaktadır. Fosil yakıtların kullanılması ısıyı absorplayan (soğuran) sera gazlarının açığa çıkmasına sebebiyet verir. Bunlardan en önemlileri karbondioksit ve metandır. Diğer fosil yakıt yanma ürünleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve küldür. Fosil yakıtların tüketilmesi ile küresel ısınma ve iklim değişiklikleri meydana gelmektedir.

1900'lerden 2000'lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0,5 derece artmıştır ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş hayatı etkilemektedir. Su kaynakları kurumakta, çiçekler erken açmakta, erken yağan karlar tarım ürünlerinde tahribata sebep olmakta, bitkiler zamansız meyve vermekte veya hiç vermemektedir.

Çetinoğlu: Çevre koruması, karbon salımının düşük olduğu enerji girdilerinin kullanılmasını gerektiriyor. Güneş ve rüzgâr enerjisi Türkiye'nin gündemine geç girdi. Hızla mesafe alınması mümkün mü, nasıl?

Alaton: Türkiye yenilenemeyen enerji kaynakların (petrol, doğal gaz, vb.) temini açısından büyük oranda dışa bağımlı bir ülkedir. Ne yazık ki gelir kaynaklarımızın önemli bir bölümünü enerji üretimine/yenilenemez yakıtların ithal edilmesine harcıyoruz. Giderek artan enerji açığı/ kesintileri hayat kalitemizi ve ekonomimizi, daha önemlisi de çevremizi ciddî boyutlarda tehdit ediyor. Oysa rüzgâr ve güneş enerjisi, enerji getirisi sınırsız ve işletme maliyeti sıfıra yakın olan yenilenebilir enerji kaynaklarıdır. Türkiye bu enerji kaynakları açısından büyük bir potansiyele sahiptir ve son yıllarda bu konuda pek çok proje başlatıldı.

Ülkemizde rüzgar ve güneş enerjisiyle ilgili çalışmaların başlangıç tarihi çok eskilere dayanmamaktadır. Bu konudaki çalışmaları ilk başlatan kurum 1980'li yılların ortalarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi olmuştur. Başlangıç çalışmaları söz konusu potansiyellerin tespit amacıyla gerçekleştirilen etüt faaliyetlerinden ibarettir. 1990'lı yıllardan başlayarak bazı küçük uygulamalar

Yap - İşlet - Devret Modeliyle gerçekleştirilmiştir. Mesela, Türkiye'de ilk rüzgâr santrali Demirer Holding'in Çeşme'de kurduğu santraldir.

Türkiye'de güneş enerjisinden yararlanma çalışmaları şöyle öngörülebilir;

* Evlerin ısıtılması, sıcak su üretimi gibi küçük çapta uygulamalar

* Yazlık olarak kullanılan yerleşim yerlerinin, dağlık merkezden uzak yerleşim bölgelerinin elektrik enerjisini karşılama çalışmaları,

* Yukarıda sayılan alanlarda güneş enerjisinden faydalanılarak suların ve atıksuların arıtımı ile ilgili çalışmalar... ve benzerleri...

Ülkemizde bu konu ile ilgili kanunların yürürlüğe girmesiyle alternatif, çevreye zarar vermeyen ve ülke ekonomisini zedelemeyen enerji üretim kaynaklarının kullanımı da paralel olarak artacaktır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin elektrik enerjisi üretiminde doğal gaza bağımlı oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alaton: Türkiye'de uzun yıllardan beri kömür ve petrol gibi birincil enerji kaynaklarından üretilen enerji, değişik sebeplerle artan enerji ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmiştir. Mevcut enerji kaynaklarının bugüne kadar yetersiz değerlendirilmesi, dışa bağımlı bir enerji politikasının takip edilmesi, uzun vâdeli enerji potansiyelimizin değerlendirilmesi ile ilgili projelere yeterli önemin/önceliğin verilmemesi, teknik/ekonomik imkânsızlıklar ve varolan imkânların istenen şekilde sonuçlanmaması Türkiye'de enerji problemlerinin ana sebepleri sayılabilir.

Çetinoğlu: Doğal gaz havayı hiç mi kirletmiyor?

Alaton: Elbette doğal gazın yapısında bulunan organik karbonun yanması ile meydana gelen karbon monoksitler ve karbon dioksit yanma gazları da hava kirliliği açısından yukarıda sayılan problemlere sebebiyet vermektedir. Fakat fosil yakıtları arasında en zararsız olanıdır.

Çetinoğlu: Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne imza koyması sebebiyle karşılaştığı kazanım ve kayıpları karşılaştırır mısınız?

Alaton: Göz göre göre gelen çevre felaketlerine ve bilim insanlarının, Kuzey Kutbu'ndaki buzulların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde önemli oranda eriyeceği ve ekosistemlerin alt üst olacağı uyarısına rağmen, ülkeler çevreyi değil, kısa vâdeli ekonomi dengelerini gözetmeyi tercih ediyorlar. Bu politika, önümüzdeki yıllarda fosil yakıtların temel enerji kaynağı olmaya devam edeceğini gösteriyor.

Kyoto Protokolü, ilk bakışta ülkemizin yetkili mercileri arasında bile Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeye ciddî problemler, kısıtlamalar altından kalkamayacağımız birtakım yükümlülükler getireceği gibi olumsuz bir önyargı oluşturmuştur. Hâlbuki bu sathî bir yaklaşımdır, bir yanılgıdır. Protokolün yürürlüğe girmesiyle ülkemizde sera gazları emisyonları, iklim değişikliğin önlenmesi konusunda başlanan projelerin daha fazla ciddiyet ve ivme kazanacağı kanaatindeyim. Son yıllarda orman alanlarının artırılması, yeni hidroelektrik santrallerinin kurulması, yenilenebilir enerji kaynakların daha iyi değerlendirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Elbette bu yatırımların ülkemize bir maliyeti da var; Türkiye, Devlet Planlama Teşkilatı'nın hesaplarına göre, Kyoto Protokolünü imzalayarak toplam olarak yaklaşık 38.000.000.000 dolarlık bir faturayla da yüz yüze kalmıştır. Fakat herşeyin bir bedeli vardır.

Çetinoğlu: Bütün gayretlere rağmen çevre tahribatı, her geçen gün artıyor. Çevre mühendislerinin önerdiği ve ilgili makamların uygulamaya koymakta geciktikleri veya yetersiz kaldıkları çözümleri buradan kamuoyuna açıklamak ister misiniz?

Alaton: Kanunlarda gerekli düzenlemelerin yapılması, halihazırda yürürlükte olan çevre kanunlarının uygulanması, yaptırımların/cezaların artırılması, bilinçlendirmeye/eğitime daha fazla önem verilmesi gibi konularda ciddî atılımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Kanunlar uygulanmıyorsa, en güzel kanun bile hiçbir işe yarayamayacaktır.

Prof. Dr. İdil Arslan Alaton 18 Ocak 1973'te İstanbul'da doğdu. 1995'te İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya - Metalurji Fakültesi, Kimya Mühendisliği Bölümü'nden lisans derecesini ve 2000 yılında Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü, Çevre Teknolojisi Bölümü'nden doktora derecesini aldı. Doktorası sırasında 1998 yılında Finlandya, Tampere Teknik Üniversitesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde ve 1999 yılında Hannover Üniversitesi'ne bağlı Güneş Enerjisi Araştırma Enstitüsü'nde burslu araştırıcı olarak çalıştı. 2000 yılında Berlin Teknik Üniversitesi, Su ve Atıksu Artıma Teknolojileri Bölümü'nde, 2001 yılında ise University of South Carolina, Kimya ve Biyokimya Bölümü'nde doktora sonrası burslu araştırmacı olarak çalıştı. Kasım 2001'de İstanbul Teknik Üniversitesi, İnşaat Fakültesi, Çevre Mühendisliği Bölümü'nde yardımcı doçent olarak tâyin edildi. İdil Arslan Alaton, bu röportaj hazırlandıktan hemen sonra, 26 Nisan 2010 tarihinde, Profesör unvanının onaylandığı haberini aldı. Prof. Dr. İdil Arslan Alaton'un çalışma Alanları * İçme Sularının Arıtılması (Oksidasyon) * Endüstriyel Atıksuların ve Kirleticilerin Kimyasal Oksidasyonu * Tekstil Boyarmaddelerin ve Boyahane Atıksularının İleri Oksidasyonu * İlaç Endüstrisi Atıksuları ve Antibiyotik Formülasyon Atıksularının İleri Oksidasyonu * Ozonlama, Fotokatalaliz, İleri Oksidasyon Prosesleri ve diğer İleri Arıtma Teknikleri * Ev ile ilgili Atıksuların Ziraî Faaliyetlerde Yeniden Kullanımı, Geri Kazanımı * Hidrotermal Oksidasyon Prosesleri, Süperkritik Su Oksidasyonu

 

 

 

7/31/2016 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top