Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Abdullah Yıldız İle İmam Serahsî Hakkındaki mülakatımıza devam ediyoruz. İkinci Bölüm

Oğuz Çetinoğlu: Serahsî'nin sünnet - vahiy ilişkilerindeki görüşü nedir?

Doç. Dr. Abdullah Yıldız: Serâhsî, vahyi metlüv ve gayri metlüv (lafzı okunan ve okunmayan) olmak üzere ikiye ayırmış ve metlüv vahyin Kur'an-ı Kerim, gayri metlüv vahyin de sünnet olduğunu belirtmiştir.  Serahsî, aynı konuyla ilgili bir başka değerlendirmesinde de vahyi, vahy-i zâhir ve vahy-i bâtın diye ikiye ayırır. Ona göre zâhir olan vahiy de ikiye ayrılır. Birincisi, Cebrail'in Allah'tan alarak Hz. Peygamber'e getirdiği şeylerdir. O, bu tür vahyin Yüce Allah'ın, 'De ki: İnananların imanlarını sağlamlaştırmak ve Müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu (Kur'ânı), Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) Rabb'ından gerçek (bilgi) olarak indirdi.'  âyeti ve 'And olsun bunlara ki O, değerli bir elçinin (Cebrail'in) sözüdür.'  âyetiyle ifâde edildiğini belirtmektedir.  İkincisi ise, meleğin işaret yoluyla Resûlullah'a (s) açıkladığı şeylerdir. .Resûlullah'ın, 'Rûhu'l-Kudûs, kalbime 'Hiçbir canlı rızkını tamamlamadan ölmeyecektir.' diye vahyetti. 'O halde siz, rızkınızı güzelce arayınız.'  anlamındaki hadisin bu ikinci kısmı işâret ettiğini belirtmektedir.

Serahsî'ye göre vahy-i bâtın ise hiçbir şüphe ve tereddüte düşmeden kalbin herhangi bir konuda belirli bir noktada bir kanâate sahip olmasıdır. Bu kanâat, Resûlullah'ın kalbine Allah tarafından hakkın izhârı ile olur. Böylece bir olayın hükmü Resûlullah için açıklığa kavuşur. Yüce Allah, 'Biz sana kitabı (Kur'ânı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin; sakın hâinlerin savunucusu olma!' âyetiyle bu tür vahye işaret etmektedir. Vahyi bu şekilde ikiye ayıran Serahsî, Hz. Peygamber'in her sünnetinin vahye istinât etmediğini, O'nda vahye benzeyen bir söz veya davranış biçiminin bulunduğunu, bu vahye benzeyen şeyin Resûlullah'ın rey ve içtihâdı olduğunu ve bu durumun vahiyle sabit durum ve konumunda olduğunu ifâde eder.

Serahsî'nin ifâdesine göre özetle Hz. Peygamber, herhangi bir konuda hüküm vermek için vahyi beklerdi. Belli bir süre zarfında vahiy gelirse onunla hükmeder, değilse O,  kendi içtihât ve görüşü ile hüküm verirdi ve O'nun,  dinle ilgili üzerinde karar kıldığı ve verdiği hüküm kesin hüccet olurdu. Serahsî'ye göre genelde Kur'an, tabiat ve insan öncülüğünde olan Resûlullah'ın içtihadı vahiyle sabit menzilindeydi. Ancak Rasûlüllah, verdiği hükümde isâbet edebileceği gibi hata da edebilirdi. Fakat hatada karar kılmazdı. Böyle bir ictihat, Hz. Peygamber için vahiy iken, ümmetinden hata ve isâbet ihtimali olan bir müctehit için kuşkusuz vahiyden sayılmamaktadır.

Çetinoğlu: Bâzı âlimler sünneti bölümlere ayırıyorlar...

Doç. Yıldız: Evet!  Mekhul'den gelen rivâyete dayalı olarak amelde uyulması gereken sünnet Serahsî'ye göre iki kısımdır:

a) Uyulması mâhza hidâyet ve terki dalâlet olan, yerine getirilmesi dinin bir gereği olan sünnet ki buna "Sünnetü'l-Hüdâ" da denilir. Bayram namazı, ezân, kâmet, cemâatle namaz bu kısım sünnete girmektedir. Şayet bâzı insanlar bunları terk ederlerse, kerâhat ve kötülük işlemiş olup azarlama ve kınamaya müstahak olurlar. Eğer bir belde halkı topyekûn, kasıt ve ısrarla bu tür sünneti terk ederlerse, bunları edâ etmeleri için onlarla savaşılır. Bu durumda sünneti 'dinde takip edilen yol' olarak tanımlayan Serahsî, âdeta sünnetin pratiklik ve normatifliğîni (uygulanırlık ve kuralsallığını) da işâret etmektedir.

b)Uyulması güzel, terki mubah olan, terkinde herhangi bir beis olmayan sünnettir ki buna "Sünnetü'z-Zevâid" de denilir. Hz. Peygamber'in oturuşu, kalkışı, giyinişi, binişi, inişi gibi hususlarda benimsediği tarz ve davranışlarından bize intikal eden rivâyetlerdir. Bu kısım sünnet, Resûlullah'ın bize te'dîben (âdab ve usul) için bıraktığı sünnettir. Bunların terkinde herhangi bir cezaî müeyyide bulunmamaktadır.  Ayrıca Hz. Peygamber'in ibâdetlerdeki sünneti de tabî olunacak sünnetlerden olup bu sünnetlerden bir kısmı var ki terki mekruhtur. Bu tür sünnetlerden bazılarını terk eden günahkâr olurken bazılarını terk eden günahkâr olmamakta; ama bu tür sünnete uyarsa güzel bir iş yapmış olmaktadır. Fakihlerin, sünneti 'müekked' ve 'gayr-i müekked' şeklinde ayırması da bu tasnifin başka bir şekli olup, tabi ki bu sınıflandırmada yerine getirilmesi gereken ve yapılması hidâyet olan sünnet ise birinci kısma giren sünnetlerdir.

Çetinoğlu: Serahsî'nin hadis anlayışı hakkındaki bilgilere geçebiliriz zannediyorum.

Doç. Yıldız: Bilindiği üzere senedi dikkate alınarak haberler, ilk zamanlarda 'mütevâtir' olan ve olmayan, diğer bir ifâdeyle 'mütevâtir' ve 'âhad' haberler şeklinde iki kısımdı. Daha sonraki asırlarda, mütevâtirle âhad haber anlayışı arasında meşhur haber'in de yer aldığını belirten Serahsî, mütevâtir olmadığı halde bize göre muteber olan haber diyerek haberleri üç kısma ayırmaktadır: a)Mütevâtir Haber, b)Meşhûr Haber, c) Âhad Haber.

Serahsî'ye göre meşhur haber, derece îtibâriyle mütevâtir haberin gerisinde, âhad haberin ilerisindedir. Nitekim Hanefi ulemâsı da mütevâtirle âhad haberler arasında meşhur haberlerin yer aldığını belirterek böyle üçlü bir taksime gitmekledirler.

Çetinoğlu: Her birinin özelliklerini örneklerle anlatır mısınız?

Doç. Yıldız: 1-Mütevâtir Haber: Hz. Peygamber'den bize ard arda kopuksuz bir senetle, onu görüp işitenin aldığı şekilde aktarılan haberdir. Serahsî'ye göre Mütevâtir: Sayıları çok  (kalabalık) ve ayrı ayrı yerlerden,  sayıları çok ve  râvi nitelikli oldukları için yalan üzere birleşmeleri ve uzlaşmaları düşünülemeyen (imkansız olan)  topluluğun, yine kendileri gibi bir topluluktan naklettikleri haberdir. Böylece bu haberin başlangıcı, sonu, ortası ve uçları arasında bir fark yoktur. Kur'ân-ı Kerim'in nakli, beş vakit namaz, rekâtlarının sayıları, zekât miktarları, diyet meselesi ve miktarları gibi haberler mütevâtir haberin bazı örnekleridir.  Kendisinde bulunan şartların ( nitelikli râvi çokluğu, ayrı ayrı yerlerden olma durumları vb.' nin) tahakkuku ile uydurma ve yalan töhmeti ortadan kalktığından mütevâtir haber, gözle görülme gibi kesin bilgiyi ve mecburî bilmeyi gerektirir. Bu sebeplen tevâtür yoluyla gelen bir haberi inkâr eden kimse, gözüyle gördüğü şeyi inkâr eden kimse gibidir. Böyle bir kimse dinini ve dünyasını, anasını, babasını gördüğü halde tanımayan sefih bir kimse durumundadır.

Hanefîlere göre mütevâtir haberlerin verdiği bilgi, o şeyi görmüş ve elle tutmuşçasına bir ilim olup mecburî olarak kesin bilgiyi gerektirir. Şafi'îlere göre ise tevâtür, kesin bilgiyi ifâde eder fakat bu zarurî ilim değil, iktisâbî  bir ilimdir. Birtakım zihnî faaliyetler ve gayretler sonu meydana gelmektedir. Meselâ mu'cizeleri öğrendiğimizde, nübüvveti bilmemiz böyledir. Bu, kesin bilgidir fakat zarurî değil kesbîdir. Çünkü zarûrî ilimde ihtilâf vâkî olmaz. Halbu ki mu'cizeler hususunda ihtilâf bulunmaktadır. Böyle bir görüşü fâsit gören Serahsî ise, tevatürün müktesep bir ilim olduğu anlayışına karşı: 'Eğer bu ilim kesbî olsaydı, birtakım zihin çalışmalarını gerektirseydi, sadece onu elde edenlere mahsus olurdu. Ve o zaman pek az kimse bu ilmi elde edebilirdi. Bu zihnî faaliyeti yaşamayanlarda ve çocuklarda tevâtürün vereceği ilim hâsıl olmazdı. İttifakla sabittir ki, mütevâtir haberlerle elde edilen bilginin giderilmesi mümkün olmamaktadır. Görüyoruz ki bu ilim, sadece onu iktisab edenlere mahsus olmayıp, duyan insanda da mecburî olarak bilgi sahibi olma gerçekleşmektedir. Meselâ her birimiz,  anne ve babamızı, buluğdan sonra da küçüklüğümüzde bildiğimiz gibi biliyorduk. Eğer bunu iktisâb yoluyla bilseydik, bu iktisâbı terk ettikten sonra bu konuda ilmimiz, olmaması gerekirdi." diyerek mütevâtir haberi sabit ve zarûrî ilim olarak değerlendirir.

Bir kısım kimselere göre de  mütevâtir haberle içnde şüphe olmayan kesin bilgi değil, ancak tatmin ve ikna edici ilim (ilm-i tuma'nîne) hasıl olmaktadır. Yani böyle bir ilimde yalan ve galat ihtimâli de vardır; ancak doğruluğu galip olup tatmin edici olma niteliklidir. Bu görüş sahipleri mütevâtir haberi, âhad haberlerin toplamından ibâret sanmakta ve insanların yalan üzerinde ittifak edebileceği görüşündedirler. Meselâ Hıristiyan ve Yâhûdîler Hz. İsa'nın katli ve çarmıha gerilmesi üzerinde ittifâk etmişlerdir. Bu, onlar arasında tevâtüren rivayet edilmiştir. Halbuki bu olay yalandır. Mecûsiler de Zerdüşt'ün mucizelerini ittifakla nakletmişlerdir. Halbuki bunun da aslı yoktur.

Serahsî, bir haberin yalan ihtimâlinin onun tevatürünü ortadan kaldırmayacağı; bununla beraber kesin bilgi de ifâde etmeyeceği; ancak doğruluğu gâlib olan yatıştırıcı ve ikna edici ilim olabileceği kanaatindedir. Serahsî'ye ve Hanefîlere göre, zarurî ve kesin bilgi ifâde ettiği için mütevâtir haberi (mütevâtir hadisi) inkâr eden tekfir olunur ve böyle bir haberin neshi ancak dengi olan mütevâtir bir haberle mümkün olur.

2-Meşhur Haber: Başlangıçta tevâtür derecesine ulaşmayacak şekilde birkaç (en az iki ve daha çok) sahâbenin Peygamberimizden naklettiği, daha sonraki dönemlerde tevâtür derecesine ulaşmakla beraber, yalan üzere birleşmelerinden emin olunmayan sayıda bir topluluğun  rivâyet ettiği haberlerdir. 'Haber-i müstefiz' de denilir. Meşhur haber, her tabakada en az üç kişinin veya her tabakada üç ayrı versiyonu olan hadisdir.

Hanefîlerce bilinen ve onlara mahsus olan 'meşhur haber' ve 'meşhur hadis' terimi, sahâbe tabakasında 'âhad' olarak rivayet edilip, tabiin ve tebeü't-tâbîin tabakalarında tevâtür derecesine ulaşan haberlerdir. Dolayısıyla meşhur hadis asıl itibariyle âhad, fer olarak mütevâtirdir. Meşhur hadisi Hz. Peygamber'den nakledenlerin yalan üzere ittifak edebilecekleri ihtimâli var olmasına rağmen Hanefi ulemâsı onu kabul edip, onunla amel ederler. Hanefîlere göre haberin ikinci nevidir. Meşhur haber, mütevâtir derecesinde olmadığı halde, derece bakımından haber-i âhad'tan üstündür. Mest üzerine meshetmeyi haber veren hadis, bir müddet mubah sayılmasından sonra mut'a nikâhının haram kılındığını bildiren hadis, bir kadının teyzesi ve halası ile birlikte aynı erkeğin nikâhı altında birleşemeyeceğini belirten hadis ve altı çeşit malın ribâ malları (fâize esas teşkil eden maddeler) oluşu ve bunların alış-verişlerindeki fazlalığın haramlığını bildiren hadisler Serahsî'nin meşhur habere verdiği örneklerdir.

3- Âhad Haber (Haber-i Vâhid): Ahad haber, meşhur ve mütevâtir haberlerin niteliklerine sahip olmayan, Hz. Peygamberden bir, iki veya daha çok kişinin rivâyet ettiği, meşhur haber seviyesine ulaşamayan haberlerdir. Derecesi mütevâtir ve meşhur haberin gerisindedir. Haber-i Vâhidin, kesin bilgi ifâde edip etmediği konusunda İslâm âlimleri arasında ihtilâf vardır. Hanefîlere göre haber-i vâhid, haber nevinin üçüncüsü olup kesin bilgi ifâde etmediği, zan ifâde etliği halde dinle ameli gerektirmektedir.

Haber-i Vâhidlerin akâidle alâkalı konularda delil olamayacağını ileri sürenlerin başında da Serahsî gelmektedir. Ona göre haber-i vâhidler dîni konularda hüccet olmakla birlikle kesin bilgi ile isbât anlayışını vermemektedir.  Serahsî, ayrıca Allah'ın sıfatları, tevhid, peygamberliğin isbâtı gibi konuların kesin bilgi gerektirdiğini, dolayısıyla bu tür konuların ancak şek ve şüphe olmayan yollarla bilinebileceğini ifâde eder.

Haber-i Vâhidle zarurî ve kesin bilgi vâki olmaz, ilmi gerektirmeyen şeyin ameli de gerektirmeyeceği ve amelin ancak kesin ilimle olacağı görüşünde olanlar, Allah Teâla'nın: 'Bilmediğin şeyin ardına düşme...' âyetiyle istidlal ederler. Bu itibarla âhad haberin kesin ilmi gerektirmediğine, dolayısıyla onunla dinde amelin caiz olmadığına kâil olurlar ve Yüce Allah'ın: 'Allah'a haktan (doğrudan) başkasını söylemeyiniz.' âyetini ve 'Zan (kurunlıı) ise şüphesiz haktan bir şeyi ifâde etmez.' âyetlerini kendilerine delil edinirler.

Haber-i âhadın râvi açısından da galat ve noksanlık ihtimâli taşıdığı için kesin bilgi ifâde etmeyeceğini belirten Serahsî, râvi hakkında beslenen hüsnü zan, râvinin adalet ve doğruluğunun ortaya çıkmasıyla ve doğruluk yönünden tercihi sebebiyle ameli gerektirdiğini belirtir. Serahsî'ye göre âhad haberi inkâr eden tekfir olunamaz, ancak onunla amel gerekli olduğu için inkâr eden dalâlete düşer. Şayet âhad haberle amelin vâcipliğini kabul ediyor da onu te'vil ediyorsa bu takdirde de dalâlete düşmemektedir. Serahsî, haber-i âhadla amel edenin itâatkâr, te'vil etmeksizin terk edenin ise âsi olduğu kanaatindedir. O'nu bu anlayışa götüren sebep, nassa yapılan ziyâdenin nesh olduğu, nasla sabit olan bir hükmün ise haber-i âhadla ıneshedilemeyeccği hükmüdür. Bu sebepten Serahsî, haber-i vâhidin nassa ziyâdeliğini kabul etmemekte, onun kesin bilgi ifâde etmediğine inanmakta ve onunla ameli vâcip görmekle beraber, inkâr edeni tekfir etmemektedir.

Hanefîler, Kur'ân'a muhalif olan âhad haberleri manevî inkıta gerekçesiyle reddederler. Bu konuda onların öne sürdükleri delil ise: 'Allah'ın kitabında olmayan her şart bâtıldır ve Allah'ın kitabı daha haktır.' hadisidir. Serahsî'ye göre hadisteki şarttan maksat, Allah'ın kitabına muhalif olan her şarttır; yoksa şartın kendisinin Kur'ân-ı Kerim'de bulunması değildir. Çünkü delil olan bu hadisin kendisi de Kur'an-ı Kerim'de yer almamaktadır. Bu sebepten Allah'ın kitabına muhalif olan her hadis merduttur. Serahsî, bu görüşünü açıkladıktan sonra, 'Bizler böylece bu hadisten (Allah'ın kitabında olmayan her şey bâtıldır hadisinden) kastedilen şeyin Allah'ın kitabına aykırı olan şeyler olduğunu anlamış bulunmaktayız; bu da bizi Allah'ın kitabına aykırı olan her hadisin reddi neticesine götürür.' demektedir.  Nitekim Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: 'Benden aktarılan hadisleri, Allah'ın kitabına arz edip karşılaştırın, O'na uygun ise ben söylemişimdir, aykırı ise ben söylememişimdir.' Ona göre Kitabın ve mütevâtir haberin kesinlikleriyle beraber âhâd haberin ittisali şüphelidir; kesin olan alınır, şüpheli olan ise terk edilir. Hanefîlerin bu durumu bize hadislerin Kur'ân-ı Kerim'e arzına müsbet baktıklarını da göstermektedir.

(Devam Edecek)

 

 

 

12/28/2015 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top