Oğuz ÇETİNOĞLU

Oğuz ÇETİNOĞLU

Ekonomist, Araştırmacı-Yazar -

ocetinoglu1@gmail.com

Ülkemizde İronik Fıkra Geleneğinin Öncüsü Sayılan Değerli Yazar A h m e t T u r a n A l k a n

A h m e t T u r a n A l k a n

Diyor ki:

'ETİK KELİMESİNİ AHLAK KELİMESİ İLE AYNI ANLAMDA OLDUĞUNU ZANNEDENLER İÇİN İKİ İHTİMAL VAR;

YA BİLMİYORLAR VEYA AHLAK KELİMESİNİN MANEVÎ ANLAM DAİRESİNDEN ÇIKARARAK, DIŞARILARDA BİR YERDE LADİNİ BİR AHLAKI REFERANS GÖSTERDİKLERİNİ ZANNEDİYORLAR.'

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye'de yazar-çizer takımı, genellikle eleştiri yapar, çözüm yolunu pek göstermez. Bu durum nereden kaynaklanıyor? Oysaki yalnız tenkit etmek, okuyucuyu karamsarlığa yönlendirir. Hatta birçoğu lafı; 'Biz adam olmayız'a getirir. Ümitsizlik aşılar. Bizim kültürümüzde ise ümitsizlik yoktur.

Bu konulardaki yorumunuzu alabilir miyim?

Ahmet Turan Alkan: Sebebi basit: Eleştirmek, çözüm göstermekten daha kolaydır. Yapmak yıkmaktan zordur. Fakat bir hususun açıklığa kavuşması lazım: Yazar-çizer takımının ilk vazifesi tenkittir elbette; aksaklıkları göstermek, çelişkileri yakalamaktır. Doğru ve yapıcı tenkid, yapılan şeyin geliştirilebilmesi, kendini aşması için çok değerli bir kıymeti haizdir. Bu hususun altını çizmek lazım bence. Kıvamında yapılmış tenkidden vazgeçilmez. Bizim kültür iklimimizde yapıcı tenkidin geleneği tesis edilemediği için, genellikle kötü örneklerle karşılaşıyoruz. Haklı olarak basın hayatımızdaki tenkit örneklerinden yakınırız. Fakat akademik iklimdeki tenkid faaliyeti ondan daha seviyeli değildir.

Çetinoğlu: Hakkınızda; 'Tebessüm eden serlevhaların muharriri' ifadesini kullanmak yanlış olmasa gerek.  'Hafiften hafife ironik' bir üslûbunuz var. Başka bir anlatımla, 'Mizaha yatkın'sınız.

Türkiye'deki mizah yayıncılığını nasıl buluyorsunuz? Edepli-ahlaklı mizah yapmak mümkün değil mi?

Alkan: Tespitlerinizi iltifat kabul ediyor ve teşekkür ediyorum.

Kabul etmeliyiz ki bizde 'ironik fıkra' geleneğinin de fazlaca tarihi yok. Daha doğrusu gerek matbuat, gerek yazılı ve sözlü edebiyatımızda mizaha, ironiye dair unsurları bir başlangıç ve dayanak noktası kabul ederek yola çıkma imtiyazından mahrumuz. Sebebi, geçirdiğimiz kültür şokudur. Geleneklerimizle bağlarımızı biraz tahripkar bir tarzda kesmiştik. Şimdi yeni iltisak (1) noktaları yakalamak hiç de kolay olmuyor, pek çok bilineni yeniden keşfetmek zorunda kalıyoruz.

Mizahta edepsizliğe, kabalığa müracaat konusuna gelince: Bu; en basit, en anlaşılır tarzdır. Ve gelenek kesintisine uğradığımız için evvela bu bilinen ve kötü noktadan yola çıkılıyor. Bazı sulu sunucuların yaptığı şakalara gülebilen bir müşteri kitlesinin varlığı, varsayımımı destekliyor. Kaliteli örnekler zor gelişiyor ve pek rayici olmuyor. Şehirleşme sürecini tamamladığımızda güldüğümüz şeylerin niteliğinin de geliştiğini, farklılaştığını göreceğiz.

Çetinoğlu: Ahlak kavramını nasıl tarif edersiniz? Ahlakın temelinde ne vardır? 'Etik' kelimesi 'ahlak' kelimesinin yerine kullanılıyor.  Doğru mu yapılıyor?

Alkan: Dünyanın her yerinde ahlâkın kaynağı dindir; dindışı bir ahlâkî değerler silsilesi kurmak isteyenler bile neticede dini, ahlakın türevi olarak bir yere koymanın ötesine geçemiyorlar.

Ahlakla etik arasındaki nüansın silikleşmesi bir başka türden ahlakî bir meseledir. Etik, bir bilim dalında, bir meslekte, bir disiplinde itaat edilmesi gereken 'iç değerler manzumesi'dir. Etik kelimesini ahlak'ın müteradifi zannedenler için iki ihtimal var; ya bilmiyorlar veya ahlak kelimesinin manevî anlam dairesinden  ayırarak dışarılarda bir yerde ladinî (2) bir ahlâkî referans gösterdiklerini zannediyorlar.

Çetinoğlu: Biliniyor: Sizinle aynı gazetede yazılar yazan Recai Güllaptan adlı heccav ile uzaktan yakından bir alakanız yok. Yok da... Türkiye'deki yaygın kanaate göre; 'Köşe yazarları her şeyi bilmek mecburiyetinde...' Bunu da ancak siz bilebilirsiniz. Onun için size soruyorum:

Yoo... Recai Güllaptan'ın kim olduğunu sormayacağım. Kim olduğunu biliyorum.   İrfan Külyutmaz'ın komşusudur. Peki İrfan Külyutmaz kimdir?  O da efendim, Recai Güllaptan'ın  komşusudur.

Güllaptan diyor ki: 'Türkiye'yi kurtarırım. Fekat bir şartla.'

Size sorumuz şu efendim: Türkiye kurtarılmaya muhtaç mı, hangi belâ veya mûsibetten, olumsuzluktan kurtarılacak? Eğer Türkiye'nin kurtarılması gerekiyor ise, 'O şartı yerine getirelim de kurtaralım!' Dense, siz ne dersiniz?  Recai Beyefendi'nin şartı ne olabilir?

Alkan: Recai Bey'in şartı açık: 'Padişahınız olursam sizi kurtarırım.' Demeye getiriyor. Adam açıksözlü birisi zaten; demokrasiyi, parlamentarizmi değil monarşiyi savunuyor. Kurtarıcılık formülünü ise izhar etmiyor, kendinde mahfuz tutuyor. Monarşinin ve asaletin işte böyle kerameti kendinden menkul bir tarafı olduğunu biliriz. Hamamda asille köleyi birbirinden ayırt edemeyiz. Öyleyse asalet gibi kölelik de bir kuruntudur, bir bakış açısıdır. Monarşi'nin püf noktası ise monark'ın bazı şeyleri, adeta ilahî bir lütuf eseriymiş gibi tabii olarak kendiliğinden bilmesi ve böyle şeylere muktedir olmasıdır. Recai Bey, bu nükteye sığınıyor ve memleketi nasıl kurtaracağını söylemiyor. Onun söylemeyip sakladığı şeyle, şimdikilerin bilip de izhar ettiği şeyleri yanyana koysak Recai Bey'in vehmi, bizimkilerin ilmini eşek sudan gelinceye kadar dövecektir kanaatindeyim şahsan...

Çetinoğlu: Bazıları ısrarla insanın maymun soyundan geldiğini iddia ediyorlar. Bir kısım insanlar,  maymun soyundan geldiğini zannedebilirler. Onlara bir diyeceğimiz yok. Fakat 'Acaba...?' diyenlere sizin bir diyeceğiniz var mı?

Alkan: İnsanın menşei meselesini kendime hemen hiç derd edinmemişimdir. Fakat hayvanlar dünyasına dair belgeseller seyrettikçe 'Aa, bu filancaya ne kadar da benziyor.' Diye taaccüb (3) ettiğim oluyor. Nitekim beğenmediğimiz davranışları falan veya filan hayvana teşbih ederek kötülememiz bundan dolayı olsa gerektir. İnsan ister istemez, 'Bu hayvanlar vaktiyle ne tür bir insandı?' Diye tefekküre dalınca Evrim teorisine takla attırmış oluyor. Latife bir yana ben bu hususta Gasset'in o meşhur lafına bayılanlardanım; diyor ki üstad; 'İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır.'

Çetinoğlu: Kullanımda olan mevcut kavramlarla baş edemezken, her gün yeni bir takım kavramlar ortaya atılıyor: 'Psikolojik harp', 'Beyaz propaganda', 'Beyin kontrolü', 'Karar verme sürecini etkileme', 'Derin merkez' ... ve benzerleri gibi. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz? Yoksa rızâmız hilafına bir yerlere mi gönderiliyoruz?  Nereye?

Alkan: İnsanoğlu ezelden beri kontrol etmeyi sever; bunu da galiba ilk olarak avladığı hayvanlardan arta kalan etleri tuzlayarak veya ise tutarak veya kavurarak saklamayı öğrendiği gün keşfetmiş bulunuyor. Bütün politik sistem kontrol kavramı üzerine kurulmuştur zaten. Kezâ ticaret veya bilim de öyle... Fakat kontrol edemediğimiz şeyler, kontrol edebildiklerimizden daha fazla olduğu için 'hüsran'dan kurtulamıyoruz.

Çetinoğlu: 'Tek dünya Devleti'nden söz ediliyor. Bu proje uygulamaya konulduğunda veya konuldu ise, netice alma noktasına gelindiğinde... Türkiye için oluşacak tehditleri ve imkânları değerlendirir misiniz?

Alkan: Dünya üzerinde tek dünya devleti hiç olmadı; Roma imparatorluğu bile bilinen dünyanın ortasında bir evlek kadar yer tutuyordu. Şimdiden sonra olur mu bunu bilemeyiz, ancak kestirebiliriz. O tek dünya devleti kendi içinde bölünüp çatlar ve yeni çatışmalar çıkar. Savaşlar, ideolojiler, suikastlar, iktidar darbeleri hiç bitmez. O yüzden dünya tarihi aslında tek bir filimden ibarettir. Ne var ki her defasında bir yeni versiyonunu çekip, yeni bir filim diye merakla seyretmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Bu manzara içinde Türkiye'nin durumuna gelince... bir atasözümüz vardır hani, 'Elle gelen düğün bayram' diye...

Çetinoğlu: 'Mutlak demokrasiye geçiş' ve 'demokratikleşme hamleleri'; bölünmezlik ve bağımsızlık kavramının önünü kesiyor mu?

Alkan: İnsanoğlunun huysuz ve geçimsiz tabiatını hiç bir siyasî rejim zapt ü rapt altına alamamıştır;

alamaz. Demokrasiye bu manada kutsallık atfetmek doğru değil. O, becerilebilenin en az kötü olanı. Hristiyan teolojisindeki 'Göklerin Melekûtu' nevinden bir şey değil yani.

Neticede biz bölünmeyi murad edersek bunu hiçbir demokrasi uygulaması engelleyemez; diğer cihetten bir dikta ve zorbalık rejimi de 'birlik ve beraberliği' teminde fevkalade işe yarayabilir. İki güzeli idare edip yanyana getirmek kolay değil. Neyse ki birini ötekine tercih edip feda etmek mecburiyetinde değiliz. Demokrasi de olsun, bağımsız ve beraber de olalım. Üstesinden geliriz inşallah. İstersek başarabiliriz.

Çetinoğlu: Milletçe, La Fontaine'in 'Karga ile Tilki' hikâyesini biliyoruz. Bildiğimizi bildikleri için o oyunu sahnelemiyorlar. Fakat yine de bize ait bâzı şeylerin azar azar da olsa elimizden gittiğini hissediyoruz.   Tarih mi okumuyoruz, aklımızı mı kullanmıyoruz, Niçin?

Alkan: Azar azar  elimizden kayıp giden şey hayattır. Çünkü o bize ait, zatımıza bağlı bir fonksiyon. Bütün ilimlerin, bilgilerin, feraset ve irfanın durakladığı yer ölümlülüğümüz. Tarih okuduğumda bütün kahramanların -ve tabii hainlerin de- neticede aynı akıbete uğradığını görüyorum. Tarihten alınacak ibret, dünyanın pek de sağlam bir ikamet yeri olmadığıdır. İşin gülünç ve eğlenceli tarafı ise yaşarken bu basit gerçeği yokmuş gibi davranmamız.

Eğlenceli ama yine de gülemiyor insan...

AHMET TURAN ALKAN KİMDİR?

1954 yılında Sivas'ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini bu şehirde tamamladıktan sonra 1972 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Bu fakültenin Siyaset ve İdare Bölümü'nden 1977 yılında mezun oldu.

İlk köşe yazısı 1974 yılında, Sivas'ta çıkan mahallî Anadolu Gazetesi'nde yayınladı. Sivas Ülkü Ocakları Derneği tarafından dört sayı yayınlanan 'Pusat' isimli 'bülten-dergi'ye emeği geçti; 1976-1977 tarihleri arasında 'Fedai' adlı haftalık dergiyi yönetti ve yayınladı. O yıllarda öğrenci olaylarının yoğunluğu sebebiyle fakülteye devamda zorluklarla karşılaşınca Sivas'ta yeniden yayınlanmaya başlayan 'Hadiselerle Hakikat Gazetesi'nin yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başladı. Bu gazetede, sadece yazı işlerinde değil, bir gazetenin ve matbaanın gerektirdiği hemen her işte bilfiil tecrübe edindi. 1978 yılında Ankara'da yayınlanan Hasret ve Genç Arkadaş dergilerine kısa süre katkıda bulundu.

Mezun olduktan sonra Sivas'a dönen yazar, Hakikat Gazetesi'nde kadrolu fikir işçisi olarak iki yıl kadar çalıştıktan sonra 1980'de askerlik hizmeti için Tatvan'a gitti. 1982 başında askerliğini tamamlayarak Sivas'ta bir muhasebe bürosunda üç yıl çalıştıktan sonra 1985 yılında Cumhuriyet Üniversitesi'ne göreve başladı. Yüksek Lisans ve Doktorası'nın tamamlayarak İİBF Kamu Yönetimi Bölümü'ne öğretim üyesi olarak tâyin edildi.

1989 Yılında düzenli olarak başladığı yazarlık hayatı süresince muhtelif gazete ve dergilerde denemeleri yayınlandı; 19 basılı eseri bulunan yazar, halen Zaman Gazetesi'nde ve Aksiyon dergisinde yazı hayatına devam ediyor.

2008 yılında Cumhuriyet Üniversitesi'nden emekli olarak akademik kariyerini noktalayan Ahmet Turan Alkan, aynı yıl İstanbul'da Üsküdar semtine taşındı.

 

LÜGATÇE

(1) iltisak: birleşme, kaynaşma, kavuşma...

(2) ladinî: din dışı, dinî olmayan

(3) taaccüb: şaşırma, şaşma, hayret etme.

 

8/16/2015 -

HABER LİSTEMİZE KATILIN

To Top